menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Prof. Dr. İlter Turan: Hükümetimiz NATO'ya sadakatini kanıtlamak için büyük bir uğraş içinde, oysa NATO aleyhtarı gösterilerin yapılabilmesi Türkiye için bir güç unsuru

33 0
29.06.2026

Senelerdir dünyanın pek çok ülkesinde NATO zirveleri izledim. Hatta NATO’nun merkezinin bulunduğu Brüksel’de yaşadım. Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde yapılacak zirveden haftalar önce alınan türde bir sıkı yönetim rejimine hiç denk gelmedim ki zirvelerin yapıldığı diğer şehirlerde de konjonktüre göre irili ufaklı protestolar hep olmuştur. Adalet Kalkınma Partisi hükümetinin başkentte yapılacak NATO zirvesini küresel denklemdeki pozisyonunu tahkim etmek için bir vesile olarak gördüğünü anlatan çok şey var. ABD Başkanı Donald Trump’ın zirveye sırf Cumhurbaşkanı Erdoğan için geldiğini ilan etmesinin uzun vadede ne kadar pozitif bir etkisi olacak izleyeceğiz.

Türk-Amerikan ilişkilerinin Türkiye’deki geleneksel dostlarından Prof. Dr. İlter Turan, zirveye iki hafta kala Ekonomi Gazetesi’ndeki köşesinde dikkat çeken bir yazı kaleme aldı. “Türkiye’ye hakiki bir büyükelçi gönderiniz; işler iyi yürümüyor!” başlıklı yazıda Turan, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Thomas Barrack’ı doğrudan hedef adı. Kendisini tanıyanlar bilir, İlter Hoca köşeli üslubu olan biri değildir, ekseriyetle lafını diplomatik olarak zarflayarak söyler. Belli ki Barrack’ın Türkiye’nin idari yapısına gönderme yapan yorumları pek çok kimse gibi onu da çileden çıkartmış. İlter Turan’a göre hükümet Barrack’ı “persona non grata” (istenmeyen kişi) ilan etmek yerine Trump’tan onu değiştirmesini istemeli. Bu yapılmadığı sürece Barrack’ın “sömürge valisi” gibi algılanmasının önüne geçmenin mümkün olmadığını düşünüyor. Dahası bu durumun sadece Türkiye’ye değil Amerika Birleşik Devletleri’ne de zarar verdiğine inanıyor.

Tarsus’ta okurken American Field Service bursunu kazanıp ABD’ye giden Turan liseyi Kaliforniya’da bitirdikten sonra Oberlin Koleji’nden Siyasal Bilimler Lisansı, 1964 yılında Columbia Üniversitesi’nden Siyasal Bilimler Yüksek Lisansı almış. Eğitim hayatının büyük bölümünü ABD’de geçirmesine rağmen vatandaşlık almayı hiç düşünmemiş. Doçentliğini, profesörlüğünü İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde almış. Son dönemde kapatılıp tekrar açılmasıyla gündeme gelen Bilgi Üniversitesi’nin ikinci rektörü. Uluslararası saygınlığı nedeniyle “Emeritus Profesör” unvanı da almış bir hoca. Tüm bu detayları neden verme gereği hissettiğimi söyleşiyi okurken anlayacaksınız.

Bir not olarak da 2002’de dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un Türkiye’ye ziyareti öncesinde kendisiyle NTV adına mülakat yapmak için davet edilen kişinin İlter Turan olduğunu hatırlatmak isterim. Ezcümle İlter Turan, Amerikalıların sözüne itimat ettiği Türklerden biri oldu hep. Bugün 85 yaşında bu kadar açık konuşma noktasına geldiğine göre işlerin içyüzü hakikaten de Trump-Erdoğan hattından dinlediğimiz gibi olmayabilir.

Prof. Dr. İlter Turan

Bizim kuşak yurtdışında tahsil yapsa da dönüp memlekete hizmet etme düşüncesinde olan bir kuşaktı

-Sizin çifte vatandaşlığınız var mı, yani aynı zamanda ABD vatandaşı mısınız?

Vatandaşlığım yok ve herhangi bir noktada da böyle bir girişimim olmadı. Çünkü bizim kuşak yurt dışında tahsil ettikten sonra dahi Türkiye'ye dönüp memlekete hizmet etme düşüncesinde olan bir kuşaktı. Ben de o çerçeve içerisinde İktisat Fakültesi'nde çalışmaya başladım. Fakültemiz çok anlayışlı davrandı bana. Her zaman yurt dışında hocalık yapmam için de izin verdi ama ben hep onu bir geçici görev olarak gördüm. Yani benim esas öğretim üyesi olarak bulunduğum kurum hep İstanbul Üniversitesi oldu. Özel eğitim kurumları gelişmeye başladığında benim yaşım hayli ilerlemişti. Önce Koç Üniversitesi'nin açılışında rol aldım, beş yıl orada çalıştım. Ondan sonra da Bilgi Üniversitesi'ne rektör oldum. Rektörlükten sonra da Bilgi Üniversitesi'nde çalışmaya devam ettim. On yılı aşkındır artık emekliyim ama her noktada siyaseti izlemeye çalışıyorum. Tabii ki muhtelif sebeplerden Amerikan siyasetini birçok diğer ülkenin siyasetine nazaran daha yakından tanıyorum.

Büyükelçi Barrack profesyonellikten uzak tutumuyla kendi ülkesi açısından da sıkıntılı bir noktaya geldi

-Geçen hafta köşenizde yer verdiğiniz “Türkiye’ye hakiki bir büyükelçi gönderiniz; işler iyi yürümüyor!” başlıklı yazıda açıktan ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Thomas Barrack’ı hedef aldınız. Ve NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Bay Trump’tan rica edelim, bu büyükelçiyi bir an önce buralardan çeksin ve yerine ülkemize daha fazla saygı gösteren profesyonel bir diplomat atasın” çağrısı yaptınız. Sizden hiç alışık olmadığımız bu köşeli pozisyonu açıktan almanızın sebebi nedir?

Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye'ye genelde profesyonel diplomatlarını göndermiştir. Son döneme kadar Türkiye’ye gönderilen ve kariyer diplomatı olmayan tek kişi 12 Eylül’den sonra gönderilen akademisyen Robert Strausz-Hupé idi. Çok istisnai bir durumdu. Geçen dönem Biden ilk kez bir siyasetçiyi gönderdi; ABD Kongresi’nde üç dönem görev yapmış olan Cumhuriyetçi Jeff Flake. Şimdi Trump’a özgü başka bir durumla karşı karşıyayız. Bu tür otoriter teamülü olan liderlerin büyükelçileri profesyonel devlet kadrosundan gelmiyor, kendi tanıdıkları çevrede kime güveniyorlarsa onu önemli telakki ettikleri yerlere gönderiyorlar. Şimdi Trump’ın sadece tek bir kriter, kendisine yakın olma kriteri, üzerinden atadığı bu Büyükelçi profesyonellikten uzak tutumuyla Türk-Amerikan ilişkilerine zarar vermeye başladı. Kendinden menkul görüşleri itinasızca ifade eden Büyükelçi, Türkiye açısından zaten sıkıntı. Ancak bana kalırsa bu durum artık Amerika Birleşik Devletleri açısından da sıkıntılı bir noktaya geldi. Bu iyi bir şey değil.

Bütün bölgeyi kapsayan ‘yumuşak bir monarşi ’den bahsediyor, Türkiye’de böyle bir rejimi özlemle anan kimse yok

-Türkiye açısından Thomas Barrack’ın neden sıkıntı yarattığı mevzusunu biraz açarak ilerleyelim. Başta seçilmiş CHP yönetimi olmak üzere muhalefet partilerin pek çoğu Barrack’ın Ortadoğu’nun yeniden dizaynı için gönderilmiş adeta “bir sömürge valisi” gibi davrandığını ileri sürüyor. Görev yapmak için misafir olarak gittikleri ülkelerin idari yapılarıyla ilgili kafasına göre yorumlarda bulunmamak normalde kariyer diplomatları açısından birincil kuraldır. Barrack’ın Aralık 2025’te Doha’da kurduğu şu cümleleri hatırlatayım: “İster hoşunuza gitsin ister gitmesin, bu bölgede aslında en iyi işleyen sistem ‘hayırsever bir monarşi’ ya da ‘monarşik cumhuriyetlerdir.’” Size göre bu yorumun en sorunlu kısmı nedir?

Sayın Büyükelçi’nin kastettiği sadece Türkiye'yi kapsayan bir “monarşi” modeli değildir, bütün bölgeyi kapsayan bir “yumuşak monarşi”den bahsediyor. Misafir olarak bulundukları ülkelerin yönetim modelleriyle ilgili konuşmanın vahameti bir yana, bölgedeki ülkelerin hepsi hakkında genel bir kanaat ifade etmenin de doğru olduğunu ben zannetmiyorum. “Orta Doğu” diye tanımladığımız bölgede birbirinden son derece farklı rejimler ve meşruiyetini farklı şekilde bulan siyasi düzenlemeler var. Başta “Arap Baharı” denen o ayaklanmalar sırasında Arap ülkelerindeki halkın ülkelerindeki mevcut düzenlere karşı genel hoşnutsuzluğunu gördük ama itiraz ettikleri şeyin yerine koymak istedikleri yeni düzen önerileri çok da açık değildi. Türkiye ise bambaşka bir örnektir. Türkiye demokrasiye geçmiştir, siyasi rekabete geçmiştir ve muhtelif aksamalara rağmen de siyasi rekabeti devam ettirmiştir. Türkiye'nin içerisinde kimsenin eski rejimi büyük bir özlemle andığını, “Nerede o eski güzel günler?” dediğini ben görmedim.

Sanki Osmanlınınki, etrafımızdaki milliyetçi akımların doğmasına neden olan otoriter bir yönetim tarzı değilmiş gibi konuşuyor

-Bu sözleri Thomas Barrack’ın bir diğer tartışmalı açıklamasına referansla söylediğinizi anlıyorum. “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki millet sisteminin farklı grupların merkezi sistemdeki varlıklarını yüzlerce yıl sürdürmelerine imkân verdiğini” hatırlatarak yaptığı yorumlar da ABD ve müttefiklerinin Türkiye’deki rejim tartışmalarına paralel arayış içinde olduğu izlenimine neden oluyor. Büyükelçi Barrack’ın sözleri üzerinden hakikaten de böyle bir okuma yapılabilir mi?

Efendim, Büyükelçinin sözleri açık. Sanki Osmanlı’da bugün hem bizim kendi halkımızın hem de komşularımızın özlemle andığı bir yönetim biçimi varmış da o değiştirilmiş gibi bir anlam çıkıyor. Sayın Büyükelçinin bilgisi hilafına söyleyeyim; aslında Osmanlı Devleti ne Orta Doğu halklarının ne de Türk halkının özlemle andığı bir yönetimi temsil etmiyor. Giderek sıkılaşan bir otoriter yönetimdir ve bugün çok arzulanan bir şey de değildir. Milliyetçilik akımlarının doğmasına neden olan bir otoriter yönetim tarzıdır.

Yüz sene önce Türklerin yönetimi altında olmayı iyilikle anmayan Arapların bugün Türk yönetici arzulamaları için zaten bir sebep yok

-Thomas Barrack’ın Araplar arasındaki ve Balkanlardaki “Osmanlı travması”nı yok sayan bir analiz yaptığını da söylemiş oluyorsunuz.

Bizim “Arap” dediğimiz ahali aslında bölünmüş bir ahalidir. Mesela Mısır ve Suriye iki ayrı Arap milleti olarak bir araya gelmeye çalışmıştır ve bunun başarılı bir sonuç vermediği de ortadadır. Üç yıl sonra Suriyeli Araplar, Mısırlıları kovmuşlardı. Çünkü Mısırlılar, Suriyelilere karşı küçümseyici bir yaklaşımla meseleye girmiştir. Bunu şunun için hatırlatıyorum; karşımızda birleşik bir Arap dünyası zaten yok. İkincisi, birleşik bir Arap dünyası olmamasına rağmen her bir kesimi ayrı ayrı olarak Türkler tarafından yönetilmenin iyi olmadığını düşünmüşler. Bunların bir kısmı hatta Türkleri küçüksemektedirler. Türklerin dini anlayışlarıyla, kendilerini ifade tarzlarıyla vesaire alay etmişlerdir. Milliyetçilik akımlarının çoğu Osmanlı idaresine karşı çıkmıştır, kendi milletlerinden olmayanlar tarafından yönetilmeye itiraz etmişlerdir. Araplar uzun süreler Türk yönetimi altında kalmış olmanın kendilerini iyiye götürdüğünü düşünmüyorlar. Hatta tam tersine Arapların gelişmesine........

© T24