Onur Ünsal: Anladık ki yoksulluk, işçilik, LGBT problemleri, o heteronormatif erkek şiddeti dünyanın her yerinde aynı
Onur Ünsal, Fransa’nın en başarılı yazarlarından biri olan Edouard Louis’nin külliyatından “Babamı Kim Öldürdü?” ve “Bir Kadının Kavga ve Dönüşümleri”ni sahneliyor Moda Sahnesi’nde. “Uyarlıyor” demiyorum çünkü Kemal Aydoğan rejisi ve Ayberk Erkay çevirisiyle seyirciyle buluşan oyunlarda, Ünsal, neredeyse harfiyen Louis’nin kitaplarındaki karakterlere can veriyor. Altıncı sezonuna giren, Edouard Louis’nin babasıyla, dünyayla, kendiyle hesaplaşmasının bir manifestosu olan “Babamı Kim Öldürdü?” ve geçtiğimiz yıl oynanmaya başlayan, Louis’nin, tüm ezilenlerin ve ötekileştirilenlerin meramını bu kez annesi üzerinden anlattığı “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri”ni sahnede kendi hikâyesiymişçesine anlatarak zihnimize okkalı bir çivi çakan Onur Ünsal’la, Louis’nin eserlerinin tiyatroya dönüşmesinden muhabbete girdik, ondan aldığımız referanslarla derinlere daldık, huzursuzlandık, öfkelendik, uyuz olduk… Elde avuçtaki az buçuk umutla, Onur Ünsal, iki saat sonra başlayacak oyunun provasına döndü, ben de Bad Company plağı aramak için Kadıköy sokaklarına daldım. Edouard Louis’nin dediği gibi, “Hayat işte…”
Burak Soyer ve Onur Ünsal
- Bildiğim kadarıyla Edouard Louis’yle sizi, sizin ekipten Ahsen Özercan tanıştırmış. 10 sayfalık bir çeviriyi önce oyunun yönetmeni Kemal Aydoğan, sonra sen okuyorsun…
Aynen öyle. Ayberk Erkay giriyor o sırada devreye. Ayberk Erkay'dan kaba çeviri istiyoruz. “Babamı Kim Öldürdü?”nün çevirisi geliyor. Onu çalışmaya başlıyoruz. Kitabın hiç çevirisi yok. İlk olarak “Babamı Kim Öldürdü?”nün kaba çevirisiyle tanışıyorum ben. Ardından yaz giriyor araya. O yaz gidiyorum abi Google'dan ilk kitabını buluyorum. Sonra onu okuyorum.
- Onu soracaktım. Önceki kitaplarını okumuş muydun?
Google'dan buluyorum onun ilk kitabının PDF'ini. Onu okuyorum. Çevirisi yok. Onu okuyup, onu anlatıyorum Kemal Abi’ye, Memel Abi’ye. Sonra Ayberk, “Babamı Kim Öldürdü?” bitince diğerlerini de çıkarıyor. Sonra bütün külliyatı çıkıyor zaten. Hepsini okuyoruz.
- Onda seni çeken ne oldu?
Hangisinde?
- “Babamı Kim Öldürdü?” Daha doğrusu Edouard Louis'de diyeyim.
İlk okuduğumda bir çırpıda bitirmiş olmak.
- Oyuncu gözüyle mi baktın, okur gözüyle mi?
Okur gözüyle okudum. Çünkü o sırada şöyle bir şey oluyordu. Kemal Abi bana 5-10 tane metin göndermişti ya işte bunlardan bir bak sen de ayıklayalım diye. Ben o 5-10 metin arasında bir sürü yerli yabancı bir sürü şey okudum. Edouard’da “Abi bu ne?” olmuştum. En kısa ve en hızlı bitendi. Acayip bir şeymiş. Okurken çok hoşuma gitti. Kemal Abi, “Benim de,” dedi. Sonra Edouard'a baktık, Fransa'yı yakmaya başlayan bir çocuk olduğunu öğrendik. Dedi ki iyi tamam biz de boş düşünmemişiz. Doğruymuş yani. Covid'’di zaten o sıra. Ondan sonra güzel denk düştü. Hemen yapmaya karar verdik. Ayberk de biz prova yaparken 10-15 kere çeviriyi revize ederek getirdi. Ve hemen koyulduk.
- Oyunda “anlatıcı” olarak geçiyor ama biz Edouard Louis olduğunu biliyoruz. Fikir oluştuktan sonra karakteri Edouard Louis olarak mı çıkarmayı mı düşündün?
Bu güzel bir soru. Ben bunu Kemal Abi’ye sordum. Hâlâ da konuştuğumuz bir şey bu arada. Yüzde yüz netleşmiş değiliz. Ama kabaca şöyle düşündük. Bunu sonra Edouard’la da konuştum. Ben heteroyum, işçi sınıfından gelmiyorum. Dolayısıyla anlattığı hikâye bana, benim hikâyeme benzemiyor. Ama bu metin sana şöyle bir şey söylüyor: Ben oyunculukla, edebiyatla falan pek ilgilenmiyorum. Ben bu konunun konuşulması gerektiğiyle ilgileniyorum. Daha aktivist bir yerden. Biz de bunun karşılığını şöyle düşündük. Yani sahnede bir şov yapmaya kalkmayalım dedik.
- Ki ona çok müsait. Manipüle etmeye, ajite etmeye, hadi bizim ağızla söyleyeyim, arabeskleştirmeye…
Çok müsait. Ben de Kemal Abi’ye dedim ki; ben burada eşcinsel taklidi mi yapacağım? Oyunculuk mu yapacağım? Ya da bu hikâyeyi mi anlatacağız? Ne yapacağız yani? Tabii ki şu var: Aşırı hetero erkek tavırlardan kaçacağız. Tamam. Çünkü metin de buradan kaçıyor. Bir, öyle bir taklit var mı? Yani bir tipolojiye mi sokuyorsun? O zaman öyle çalışman gerekiyor. İkincisi, bu şova gerek var mı? Yani sen bunu sen olarak anlattığında biz bunu almayacak mıyız? Alıyoruz gene. Biz Moda Sahnesi’nde oyunları hep şöyle düşünüyoruz: Abi sen Danimarka prensi falan değilsin. Anladın mı? Kendini de öyle zannetme. Ama şusun: Danimarka prensliği ya da prens olmak işte kavramsal olarak ne ifade ediyorsa, bunu yansıtan Modalı Onur’sun sen. Bu ikili bir perspektif. Bunu pek kaybetmeyelim demiştik. Burada da bu perspektif benim çok hoşuma gitti. Dedim ki şimdi oyundan çıkıp da eşcinsel taklidi -varsa öyle bir şey- iyi yaptı, kötü yaptı konuşulması bizim işimize gelmiyor abi. Edouard'ın da işine gelmiyor.
- Asıl meselenin dışına çıkıyor.
Evet, konunun dışına çıkıyor. Kişisel bir şova giriyor. Bu şovu ışıkçı da yapabilir, dekor da yapabilir, yönetmen de yapabilir. Bu şova kalkıyor muyuz, kalkmıyor muyuz? Kalkmıyoruz dedik. Biz Edouard'ın aktivizminden gideceğiz. Sonra hatta şöyle sorular oldu. Bir hetero erkek olarak, hetero erkek oyunu yönetti, bir hetero erkek oyunu oynuyor. Siz niye yapıyorsunuz bunu? Evet, hâlâ soruluyor olması saçma. Ben bunu Edouard'a da sordum geldiğinde. Dedim ki, “Seni rahatsız ediyor mu böyle bir şey? Bu sizin hikâyeniz değil ki diyor musun?” O da dedi ki, “Tam tersi!” Onun hikâyesini, onun gibi olan insanlar anlatıyor olsa, o ve onun gibiler izleyecek ve benim aktivizmim yine boşa çıkacak. “Benim zaten bu hikâyelerin duyulması için, hiç duymayan insanların, bu konuyla ilgili hiç fikri olmayan insanların görmesi için başka insanlara ihtiyacım var,” diyor. “Bu benim başarım olur,” diyor ve şöyle ekliyor: “Bir hetero erkeğin alıp da bu sorunu üstlenip sahneye taşıması ve bunu, atıyorum burjuvaysa kendi burjuva seyircisine göstermesi. Daha kıymetli benim için. Bu benim başarım oluyor.”
- Hürriyet’ten Ece Altıkulaç’a verdiğin röportajda, “‘Babamı Kim Öldürdü’ de Édouard Louis’nin aynı adlı eserinden uyarlanmıştı. Neden aynı yazarın hikâyesini seçtiniz?” sorusunu, “Tekrar hissedebileceğimiz acıları yeniden üretiyor. Bu, beni ve yönetmenimiz Kemal Aydoğan’ı oyuna bağladı. Yazar nasıl babasını yazdıktan sonra annesini yazma ihtiyacı duyduysa biz de aynı şekilde sahneleme ihtiyacı duyduk,” diye cevaplıyorsun. Buradaki “bağlanma” ve “ihtiyaç” her iki oyun için de aynı zamanda bir sahiplenmeye dönüşmüş sanırım… Biraz daha ileri gideyim, biyografi, sahnede otobiyografiye dönüşmüş.
Teşekkür ederim. Bir kere; “Babamı Kim Öldürdü?”deki o babayı biz çok iyi tanıyoruz abi Türkiye'de. Hiçbir yere gitmemize gerek yok. “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri”ndeki anneyi de çok iyi tanıyoruz. Herkesin annesi böyle yani. Anladık ki yoksulluk, işçilik, LGBT problemleri, o heteronormatif erkek şiddeti dünyanın her yerinde aynı. Dolayısıyla sahiplenmemiz için de dıştan bir problemi sahiplenmemiz gerekmedi. Herkesin hemen kendi amcasına, dayısına, babasına, kendi kız kardeşine, annesine bakması yetti. Oyunların tutmasının da sebebi bu bence.
- İzleyici pek şaşırmıyor bu oyunlarda…
Evet, “Aa, Fransa'da da böyle bir şey varmış,” demiyor. Çünkü hepimizde var böyle bir şey. Hatta şöyle oluyor: Her gelen izleyici babasıyla, annesiyle olan ilişkisini bir daha sorguluyor. Babasını getiriyor, annesini getiriyor, anneannesini getiriyor. Onlar da şahit olsunlar istiyor. Çünkü biliyor ki onların hikâyesi o. Dolayısıyla onların hikâyesi sahnede gösteriliyor. Onları da taşıyorlar. Eduard da böyle bir yazar. Bir keresinde biri şöyle bir şey demişti: “Bir hikâye ne kadar yerel ve kişiselse o kadar da evrensel oluyor.”
- Ben bu söylediğini hep Yılmaz Güney’in “Umut”uyla ve Vittorio De Sica'nın “Bisiklet Hırsızları”yla örneklendiririm.
Anladım ne demek istediğini. Aslında zaten Eduard'ın yaptığı şey de bu. Çok kişisel değil mi? Biyografik, kişisel. Otobiyografi falan değil onunki Adam başka bir şey yapmış. Bir panorama yazıyor aslında. Yani yaşadığı dönemin panoramasını yazıyor.
- Tam olarak temize çekme diyebiliriz herhalde…
Evet. Edebi olarak temize çekmek.
- “Babamı Kim Öldürdü”de anlatıcı, baba, anne rolündesin. Biz sahnede seni sadece anlatıcı olarak, diğer karakterlerde de farklı oyuncular görsek oyun bizde daha farklı bir şekilde karşılık bulurdu sanırım. Bunun da önceki soruda bahsettiğim bağlanma ve ihtiyaçtan neticesinde oluşan sahiplenmeyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir de insan yalnız olduğunda en çıplak hâlindedir ya. Biz de öyle izliyoruz seni. Katılır mısın buna?
Evet bu bir tercih. Öyle bir sahneleme farkı var. Bunu kabul ediyorum. “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri”nde genelde tek kişi, yani Eduard'ın ağzından oynuyor. “Babamı Kim Öldürdü?”de yatalak bir baba var ve babasıyla konuşuyor. Babasının yaptığı şeyler var. Dolayısıyla burada bir tercih meselesi var.
- Ama bu, metnin otobiyografi olmasıyla da alakalı bence.
Evet, tek kişi, bir çocuk bunu anlatıyor babasına bakarak. Dünyanın her yerinde de genelde tek kişi çıkarmış. 20 kişi yapanlar da var ama sanatsal olarak bir perspektif. Tek kişinin perspektifi.
- Bir de yalnızsın sahnede. Daha samimi geliyor bize.
Bana Kemal Abi şunu söylemişti: “Babanın taklidini ya da annenin taklidini yaparken birebir taklitlerini yapmak yerine aynı şeyi düşünen seni düşün.” Eduard da öyle yapıyor sonuçta. Annesinin söylediği şeyi kendi bir daha söylüyor ve ne demek istiyor acaba diye. Onu taklidini yapmak değil de içimden geçirmek. Onları anlamak için kendi içimden bir daha geçirmek.
“Edouard’a yabancı olduğum için bazı şeyleri tam olarak içselleştiremediğimi düşündüğüm oluyor”
- “Babamı Kim Öldürdü” de “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri”nin de -aslında Edouard Louis’nin tüm eserlerinde diyelim- dert aynı ancak Louis bu dertleri farklı biçimlerde, farklı karakterlerle ama en çok da kendisi üzerinden anlatıyor. Sen de ustalıkla bu karakterlere bürünüyorsun. Oyunlarda bu dengeyi nasıl sağladın?
Bunu başarıp başarmadığımı henüz bilmiyorum. Hâlâ böyle seken taraflar oluyor.
- Nerede mesela? Ne batıyor sana?
Şöyle: Mesela bazı cümleleri hâlâ Edouard'ın yazdığı hâlde okuyabiliyorum. Ama bazı cümleleri, ben Onur olarak da kendi süzgecimden geçirebiliyorum. Böyle zihinsel pratik bir şey var. Bazen mesela Edouard'ın söylediği bazı şeylere hâlâ kendimi biraz yabancı hissediyorum. Sadece o cümleleri yazıldığı için okuduğumu düşündüğüm bazı şeyler oluyor. Tam olarak içselleştiremediğimi düşündüğüm oluyor.
- Mevzuya yabancı olduğun için mi?
Evet, yabancı olduğum için herife. Bazı şeyler söylüyor mesela okulla ilgili… Oğlum benim okulla ilgili anılarım o kadar iyi ki ben okulda insanlardan kaçarak yaşamanın ne olduğunu bilmiyorum. Ben hep şımarık ve tiyatro isteyen, o oyuncu sevilen, sevilmeye çalışılan cıvık çocuktum. İlk kitabında, şöyle bir şey bir şey tarif ediyor: “Okulda hep,” diyor, “bir yerden bir yere yürürken sanki çok önemli bir işim varmış gibi yürüyordum,” diyor. Abi o ne demek şimdi anlamaya çalışıyorum onu. Köpekler yapar ya bunu mesela. Bu sokakta görürsün. O böyle kimseye bulaşmayayım diye hani benim bir ajandam var ben ona gidiyorum abi. E ama okulun içindesin teneffüste. Nereye gidiyorsun yani anladın mı? Ne işin vardı oradan oraya? Kimse benimle ilgilenmedi. Ben çok önemli bir şeye doğru gidiyorum taklidi yapıyor. Neden? İşte insanlar elime koluma kırıklığıma bakmasın benim. İnsanlar bana sataşmasın diye
- “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri”nde Edouard’ın annesi Monique’in değişimini, onun bedeninden fakat Edouard’ın ağzından anlatarak oynuyorsun. Bunda zorlandığın oldu mu?
Yani net olarak Edouard'ın yerine koyuyorum kendimi. Ve bu oyunda özellikle o illüzyonu bozmamaya çalışıyorum.
Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri
“Siyasiler otobiyografimizde niye yok?”
- “Babamı Kim Öldürdü?”, Edouard Louis’nin babasıyla, kendisiyle, dünyayla hesaplaştığı bir manifesto gibi. “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri”yse mevzuya daha ontolojik bir yerden bakıyor. “Değişmek” gibi… Oyunun tanıtım metninde dikkatimi çeken bence önemli bir nokta var bununla alakalı: “Bu bir kadının ‘değişmek’le olan ilişkisidir”. Moniqe, 20 yıllık bir kölelikten sonra kocasını evden kovarak değişimin ilk ve en önemli adımını atıyor ama aslında 20 yıllık bir süreç var onu bu noktaya getiren. Moniqe’in “değişmekle olan ilişkisi” tanımını bu yüzden önemli buldum çünkü Moniqe, o kişisel devrimi için ilk adımını atana kadar olmak istediği kişiye, yaşamak istediği hayata sadece özenerek bakıyor. Sonrasında iş, Yaşar Kemal, İnce Memed’de der ya, “İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli,” diye. Oraya varıyor. Zınk diye gerçekleşen bir durum değil Moniqe’inki. O “ince yerlerine” 20 yıl boyunca dokunulmuş birinin hikâyesini tahayyül ettin?
Ya hayat geçti, gitti. Ben bunu çok trajik tahayyül ediyorum ya. Babası için de aynısını söylüyor ya. Annesi için de aynısını söylüyor. Elli yaşında kavradınız diyor o mevzuyu. Ama zaten işin illüzyonu bu. Sizin bütün gençliğinizi aldılar zaten. Bir tanesini fabrikada işçi olarak çalıştırttılar, aldılar. Bir tanesi de evde köle olarak aldılar. Siz 50 yaşında bir şeyleri kavradınız. Evet, bir yere doğru da yol almak istiyorsunuz artık. Ama bu sefer de beden buna çok izin vermeyecek. Yaşadığınız sefil hayatın sonuçlarını göreceksiniz. Kara ciğer böbrek gidecek, babam da gitti bile. Bunu anlayana kadar o ömür geçiyor diyor. “Babamı Kim Öldürdü?”de diyor ya siyasiler için, “Bu insanlar otobiyografinizde niye yok?” diye. Bu hiçbirimizin aklına gelinen bir şey değil.
- Benim seni izledikten sonra aklıma geldi.
Benim de Edouard'ı okuduktan sonra aklıma geldi. Yani şunu yazıyoruz ya biz hâlâ. Kemal abinden örnek vereceğim yine. O bana şunu çok güzel söylemişti. Ya böyle Netflixlerde, Disneylerde bir şeylerde Hitler'i anlamaya çalışan belgeseller var. Seri katilleri anlamaya çalışan belgeseller. Ben bayılırım. Ulan hakikaten yani en son Monster'ı izledim. Kafa gidiyor, empatisi yok falan. Anlamaya çalışıyorsun. 10 kişiyi öldürmüş zevkle falan. Edouard diyor ki, anneni babanı da anlamaya çalış. Onlar da bir üretim aslında. Yani ya çocukluğunda yaşadığı bir şey ya devletin ona biçtiği görev. Yoksulluğun bir düşünme biçimi var. Erkek egemenliğin sana veriliyor olması, sosyal çevrenin baskısı seni biri yapıyor. Ve bunun kurallarını yazanlar var. Yani sen işçi olacaksın. Evinin karakolu olacaksın. Heteronormatif erkek şeyini üreteceksin. Eve gideceksin. Karın sana yemek yapacak. İşçiysen fabrikaya tekrar canlı geleceksin. Eve gideceksin. Karını seks işçisi olarak kullanacaksın. Fabrikaya mis gibi geleceksin. Şimdi bunu görüyorlar ki; bu kapitalizmin bir üretim isteği. Kendini aşan kişiliklerden bahsetmiyorum. Onlar az. Ama çoğunluk bundan nasıl kurtulacak? Sen dizayn ediliyorsun aslında. Geliyorsun, sana sosyal çevren diyor ki, oğlum karı gibi davranma. Karı gibi davranma. 3, 5, 10. Sen de diyorsun ki, bir on seneden sonra, yine karı gibi davranma. Bu senin hayat fikrin olmayabilir. Yani yoksulluk senin seçimin değildir ki. Alkolizm bile neredeyse senin seçim değil. Problemler ağının sonucudur o. Demek ki sosyolojide bir patoloji var. Demek ki bir kişilikte bir pathos var. Senin maruz kaldığın bir dünya var. Anlatabiliyor muyum? Bu bir dizayn işi.
Edouard'ın babası fabrikada sabahtan akşama kadar çalış çalış çalış çalış. Oradaki adamlarla adam sohbeti yap. Eve gel çocuğun eşcinsel. Utanıyor. Yani benim çocuğum da yolunu buluyor diyemiyorsun. Utanıyorsun. Neden? Çünkü bütün sosyolojinin, hatta Edouard bunu çok iyi yapıyor, yukarılara kadar çıkıyor. Diyor ki; size yapılan toplum mühendisliği bu abi. Sen mecburdun erkek olmaya. Ve hayatın boyunca itlik, serserilik yapmaya çalıştın. Neden? Çünkü gençliğini yaşayamadın. Gençlikte aslında senin bir boklar yiyip, eğlenip o defteri kapatman ve doğrudan devam etmen gerekiyordu. Ama şimdi yaşayamadığın için gençliğini, çalıyor. Habire çalıyor.
- Hayattan da çalıyor, başkasından da çalıyor.
Başkasının hayatından da çalıyorsun. Onu ötekileştiriyorsun, onu öyle yapıyorsun. Mesela kadınlarla ilgili çok güzel bir tespiti vardı. “Bizim kasabanın kadınları çok öfkeliydi,” diyor. “Fakat öfkelerinin nedenini bilemedikleri için yani onlara biçilen hayat, yoksulluk verilen yani bütün kadınlar kasabada bir şey olmak istiyordu. Maksimum olabildikleri kariyer market kasiyerliğiydi. Şimdi bu insanı bozar,” diyor. “Sen aktris olmak istiyorsun, sen şair olmak istiyorsun, sen dansçı olmak istiyorsun ama bu öyle bir şey ki kasiyer olduğuna mutlu oluyorsun. Şimdi bu bir öfke doğuruyordu,” diyor. “Ama bu öfkeyi nereye yönlendireceklerini bilmiyorlardı. Burada da cahillik işin içindeydi. Onlar zannediyorlardı ki, göçmenler ve eşcinseller yüzünden kötü hayattayız. Ve habire onlara bağırıyorlardı. Öfkeleri gerçekti. Ama yöneldiği yeri, neye kızmaları gerektiğini bilmiyorlardı. O yüzden bana kızıyorlardı. Annem yaşadığı hayatın öfkesinde gerçekti çünkü kaybetti hayatını babamla yaşarken ya da bu yoksulluk sefilliğin içinde. Kızacak beni bulmuştu,” diyor.
Bir haber okudum. Bu Hatay depreminde bir ailenin her şeyler yıkılıyor. Küçük kızları 7 yaşında. Aileyle kurtuluyorlar çok şükür. Konteynır eve çıkıyorlar. Ve yardım derneklerinde çalışan bir adam bunu taciz ediyor 9 yaşındayken. Kız gidiyor ailesine söylüyor. Ailesi olayı mahkemeye taşıyor. Adam da bütün aileyi öldürüyor. Kız da yoğun bakımda hastanede yatıyor. Şimdi bu kızın iyileştiğini düşünelim. Bu hayata karıştığını düşünelim. 10 yaşında. Yaşadığı şeyleri bir düşünelim. Deprem. Yıkılmış binalar. Konteynırda senelerce yaşamak, ona yardımcı olmakla görevlendirilen insanların onu taciz etmesi, şikâyet ettiği için ailesinin öldürülmesi adamın da beraat almış olması… Şimdi bu kız 12 yaşında ne düşünecek bu hayatta? Şimdi sen o kızdan ne bekliyorsun abi? Ne inşa ettiniz o kıza şimdi?
- Bina dışında. O da yıkıldı.
O da yıkıldı. Ne inşa ettiniz? Taciz, tecavüz, yıkılan binalar, öldürülen aile… Bitti. O kızın bütün kafasını belirlediniz siz bu hayatta. Ve diyebilecek mi ki... Daha 10 yaşında belki bilgiye ulaşamadı, bakamadı, defter, kitap birilerini inceleyemedi, okuyamadı diyebilecek mi bu devlet yüzünden başıma bunlar geldi benim. Bu bizi yönetenlerin bize yaptığı şey. Diyebilecek mi? Diyemeyecek belki. Var mı başka kapasitesi? Gördü mü başka bir şey? Gösterdiniz mi? Biliyor musunuz ona amcası, abisi, babası ne yaptı acaba evde? Yani nasıl iyileşecek? Öyle patolojik vaka olarak gezecekler ortalıkta. Ve haklı olacak.
