menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İlker Çatak ve Ayda Meryem Çatak, Altın Ayı kazanan ‘Sarı Zarflar’ı anlattı: Filmi Türkçe çekmek politik bir duruş, Almanya'daki insanların ödedikleri vergilerle Türkçe film izleme hakkı yok mu?

19 0
27.03.2026

Altın Ayı ödüllü Sarı Zarflar, bu Cuma nihayet Türkiye’de vizyona giriyor. “Nihayet” diyorum, çünkü son yıllarda bu kadar merak edilen, bu kadar beklenen başka bir film oldu mu bilmiyorum.

İlker Çatak’ın yönettiği, Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen ile birlikte yazdıkları film, politik baskı altında çatırdayan bir evliliği anlatıyor. Aziz (Tansu Biçer) ve Derya (Özgü Namal) Devlet Tiyatroları’nda çalışan bir yazar-oyuncu çift. Ankara’da konforlu bir hayat sürüyor, hafif kibirli bir kültürel iktidar kozasında sanatlarını icra ediyorlar. Ta ki bir oyunları tepedekileri rahatsız edip, ikisi de işlerinden olana dek. Geçim derdi devreye girince İstanbul’a, Aziz’in annesinin (İpek Bilgin) yanına taşınıyorlar. Emanet hayat dar, bir de ergen kızları (Leyla Smyrna Cabas) var. Davalar, işsizlik, geleceksizlik…Boğuluyorlar.

Böylece bir ikilem başlıyor: Direnmeye devam edip, inandıkları sanatı ve hayatı yaşamaya mı çalışacaklar, yoksa güçlüye yanaşmayı kabul edip ekonomik ve sivil bir ölümden mi yırtacaklar? Sarı Zarflar, binlerce akademisyen ve muhalif sanatçının yaşadığı bu açmazı bir evlilik hikayesine dönüştürerek anlatıyor. Ve çok şık bir seçimle, hikâyeyi Türkiye’den alıp Almanya’ya koyuyor. Filmde Berlin İstanbul’u, Hamburg da İstanbul’u oynuyor.  Böylece üç şey başarıyor Çatak: Hem bu mevzunun evrensel olduğunu, çok matah sandığımız batı demokrasilerinde de kolayca yaşanabileceğini hatırlatıyor, hem de Almanya’da doğup büyüyen, kendi deyimiyle oranın imtiyazlarını yaşayan bir sanatçı olarak, öznesi hissetmediği bir hikâyeye mesafeleniyor. Son olarak da, memleketinden uzakta yaşamak zorunda kalan her göçmenin her gün yaptığı bir şeyi yapıyor, bir ülkeyi mecazen “yıkıp,” küçük yaşanmışlıklarda, “sana benzettim” mekanlarda ve hislerde tekrar kuruyor. Filmin en güçlü yanıysa bu anları izlerken hangi tarafı tutacağınıza karar verememeniz. Direnmek mi zor, teslim olmak mı diye sorarken, kendinizi emin olduğunuz fikirlerin uzağında, başka bir karakterle empatinin kıyılarında buluvermeniz.

Bu İlker ve Ayda Çatak’ın beraber verdiği ilk röportaj. O yüzden kişisel hikayelerinden başladık konuşmaya. Nasıl tanıştılar, nasıl beraber çalışmaya başladılar, İlker Çatak’ın Oscar adayı bir sinemacı olma macerasında birbirleri için nasıl fedakarlıklar yaptılar, Almanya’da yaşarken ne gibi zorluklarla, ayrımcılıklarla karşılaştılar?

Sonrasında bol bol filmi konuştuk. Fikrin oluşum sürecinden Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı aldıkları ana kadar. Festival sırasında yaşanan “sinema politikanın dışında kalmalıdır” tartışmasını, Çatak’ın basın toplantısında söylediği “Sokakta kendimi ateşe versem bile politikacılar hiçbir şeyi değiştirmezdi” cümlesinden pişman olup olmadığını, eleştirileri nasıl karşıladığını ve filmi Türkçe çekmekteki ısrarını.

Birbirinin cümlelerini tamamlayan, beraber çalışmanın, dayanışmanın ve bir yaşamı beraber örmenin inceliklerini bilen bu iki sanatçının kaleminden çıkan Sarı Zarflar’ı görmeniz, sorduğu soruları kendi “ailem” dediklerinizle düşünmeniz ümidiyle, buyurun sohbetimize:

- Daha önce ikinizin beraber verdiği bir röportaj görmedim hiç. O yüzden biraz kişisel tarihinizi sorarak başlamak istiyorum. İlker senin Almanya’da göçmen bir aileye doğduğunu, Türkiye’de okuduktan sonra Almanya’ya döndüğünü ve kariyerine orada devam ettiğini biliyoruz. Ayda senin hikâyeni ise çok bilmiyoruz. Nerede doğdun, nasıl bir aileden geliyorsun? Bu hikâyenin neresinde İlker ‘le karşılaştın?

Ayda Çatak: Farklı bir yerden başlayan ama benzer bir hikayemiz var. Benim annem Alman, babam Türk. Almanya'da tanışıyorlar ve Türkiye'ye taşınıyorlar beraberce ve orada bir yuva kuruyorlar. Yani ben de aslında Almanya'yla başladım hayata, ama Türkiye'de. İstanbul'da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde resim eğitimi aldım.  ve sonrasında yurt dışına gitmek istedim. O genç yaşta yeni bir perspektif kazanmak, dünyada neler yapılabilir görmek istedim Berlin'e geldim ve ilk hafta İlker ile tanıştık.

- Okulda mı tanıştınız?

AÇ: Hayır, ortak bir arkadaşımız sayesinde tanıştık. Bir şekilde burada kalacakmışım demek ki. 2007’de geldim Berlin’e. O zamandan beri beraberiz.

- Yabancı ülkelerde başlayan ilişkiler biraz daha farklı temellere dayanıyor. İnsan beraber büyüyor, o “dünyaya karşı biz” hissi biraz daha hızlı oluşuyor diye düşünüyorum. Sizde de öyle mi oldu?

AÇ: Benim için İlker’le karşılaşmak çok anlamlıydı çünkü annem Alman olsa da ben Türk gibi yetiştim ve Almanya’da ben de bir göçmenlik yaşıyordum. Almanya'da çok uzun kalmayı da açıkçası planlamamıştım. İlker’le tanışınca bir yuva hissi oldu. Yurt dışında yaşayıp kenetlenen insanlar psikolojisini çok iyi anlayabiliyorum.

- Peki ne zamandır beraber çalışıyorsunuz? Sarı Zarflar beraber yazdığınız ilk senaryo. Ne oldu da beraber çalışmaya karar verdiniz?

AÇ: İlker’in film geçmişinde paylaştığımız pek çok şey var. Okul projelerinde beraber çektiğimiz kısa filmler var. Her şeyi tırnaklarımızla kazıyarak yaptığımız dönemde 2008’de İlker’in benim üzerime yaptığı bir kısa film var, benim oynadığım. Ben de resim eğitiminden geldiğim için hikâye anlatma, ifade biçimlerimiz, görsel dilimiz ortak. Ben her zaman İlker’in yanındaydım ama Sarı Zarflar ilk defa beraber oturup yazmaya karar verdiğimiz, daha aktif olduğum bir işe dönüştü.

- Sarı Sarflar politik baskıların ikiye böldüğü bir aileyi anlatıyor. İlker bu senin daha önce de En İyi Uluslararası Kısa Film dalında Altın Öğrenci Oscar’ı kazanan filmin Sadakat ’ta da işlediğin bir konu. Neden tekrar bu konuya dönmek istedin?

İlker Çatak: Çünkü politik baskı ne yazık ki güncelliğini yitirmeyen bir konu. Sadakat’i çektiğim günden beri kafamda “Bunun bir uzun metraj versiyonunu çekebilir miyim?” sorusu dönüyordu. Birkaç sene önce Enis (Köstepen) ve Nadir (Öperli) "Türkiye'de bir şeyler yapmak ister misin?" dediğinde bu fikri önerdim. Onlar da sağ olsunlar hemen dahil olmak istediler. Zaten kendileri politik duyarlılığı yüksek insanlar. Enis'in, Nadir'in ve Mustafa'nın (Sönmez) politik duyarlılıkları, Türk yapımcı olarak bilinçli ve bizi iyi yönlendirebilecek insanlar olması benim için çok önemliydi. Enis hikâyenin politik tarafı konusunda çok daha bilgiliydi ve bizi çok çok değerli insanlarla bir araya getirdi. Ayda ile beraber onlarla konuştuk, araştırdık. Filmin içinde bir de Ayda ile yoğunlaşabileceğimiz bir evlilik hikayesi vardı. Orada ne anlattığımızı da çok iyi bildiğimiz için, bu hikâyeyi beraber yazabilmek benim için çok büyük şans oldu.

- Sarı Zarflar politik baskıyla mücadeleyi nereye kadar götürebileceğimizi irdeliyor. "Geçim derdi kapıyı çaldığı zaman direnmeye devam edebilecek misin?" diye bir soru soruyor. Bu bir çok sanatçının karşı karşıya kaldığı bir ikilem aslında. Çünkü ün ve hayat standartları yükseldikçe yapılacak fedakarlıklar, kaybedilecek şeyler artıyor. Halk da tam tersi onlardan ayrıcalıklarını kullanmalarını, haksızlıklara karşı seslerini yükseltmelerini bekliyor. Sizce sanatçıların böyle bir sorumluluğu var mı?

AÇ: Tarihin her döneminde sanatçıların bu anlamda vazifesi çok önemli. Biz kafamızı kurcalayan konuları sanatla daha büyük topluluklara ulaştırmaya çalışıyoruz. Her iki kültürü de tanıyor olmamız tabii ki avantajımız. Çünkü belki pek çok kişi bunu öncelikle bir Türkiye hikayesi gibi duymak istese de bu tüm dünyada hali hazırda yaşanan bir hikâye. Bu çok da büyük bir sorumluluk taşımak anlamına geliyor. Ama öte yandan bu sorumluluğu biz taşımayacaksak kimler taşıyacak?

- Politik anlamda kendinize koyduğunuz sınırlar, “asla çalışmam” dediğiniz kurumlar var mı?

İÇ: Kendi adıma konuşayım, bir film çekerken hep düşünmem gerekiyor. Kiminle çalışıyorum, kimin için çalışıyorum? Ama bizim çocuğumuz yok, iki kedimiz var. Belki çocuğumuz olsa maddi zorunluluklarımız çok farklı olacak. Bu durumda belki kafamıza göre seçemeyeceğiz çalıştığımız insanı. Belki ekmek parasını öncelik olarak göreceğiz. Ama şunu biliyorum: Bir Amazon gelse, benimle çalışmak istese, herhalde zorlanırım çalışmakta. Çünkü Jeff Bezos'un Washington Post'u yaraladığını görüyoruz. Melania Trump'a bir propaganda filmi sunduğunu görüyoruz. Yani şu an gelseler bana “James Bond'u çeker misin?” deseler muhtemelen “hayır” derim. Çünkü öyle bir lüksüm var.

- Yani seçme şansın var. İnsan sınanmadığı sınavı da geçemiyor.

İÇ: Evet aynen öyle. Aynı zamanda biz gerçekten mütevazı yaşayan insanlarız. Ne derler? Ayağımı yorganıma göre uzatma konusunda dünya şampiyonuyum. Hiçbir zaman hayatımda çok büyük bir lüksün gereğini duymadım. Benim için en büyük lüks çalıştığım insanları, çalıştığım hikayeleri seçebilmek ve kendi yolumda kendi kendime sadık kalabilmek.

- Örneğin Berlin Film Festivali bitiminde bundan sonra katılımcılar ve çalışanlar için bir davranış kuralları belgesi hazırlanacağı söylendi. Sen bunun açık bir sansür olduğunu ve böyle bir şey olursa bir daha asla filmini festivale göndermeyeceğini söyledin. Biraz daha açar mısın?

İÇ: Alman hükümetinin iki arada kalmışlığının bir çırpınışı olarak yorumluyorum bunu. Bir taraftan Gazze'de yaşananları soykırım olarak adlandırmak istemiyorlar. “Soykırım” diyen insanların kendi paralarıyla finanse ettikleri festival sahnesinde olmalarını da istemiyorlar. Bir taraftan da sansür getiremiyor olduklarının farkındalar. Çünkü sansür sinemanın kendisiyle çelişiyor.  Sadece Almanya değil, tüm dünyada sinemacılar ayağa kalktı. Alman hükümeti bu durumda görünüşü kurtarmaya, rezil olmamaya çalışıyor. Bu arada şunu da söylemek istiyorum. Gerçekten bize festival tarafından “Şöyle konuşacaksın, böyle konuşacaksın” denmedi. Hepimiz çok rahattık.  Filistin bayrağıyla çıkmak istiyorsan çıkıyorsun. Hukukun müsaade ettiği çerçevede istediğini yapabilirsin.

- Sarı Zarflar’ın en kuvvetli yanlarından bir tanesi kimin tarafını tutacağınıza karar verememeniz. Hepimiz kendi bagajlarımızla geliyoruz bir sanat eserinin önüne. Ben daha politik anlamda direnen karakterin, yani Aziz’in (Tansu Biçer) tarafında duracağımı düşünerek başladım izlemeye. Ve film ilerledikçe, kadın-erkek ve evlilik dengesi işin içine girdikçe, kendimi bazı anlarda daha pragmatik olan Derya'nın (Özgü Namal) tarafını tutarken buldum. Siz o dengeyi nasıl kurdunuz? Hanginiz daha Aziz, hanginiz daha Derya’ydınız senaryoyu yazarken?

AÇ: Söylemesi çok zor çünkü yazarken çatır çatır rolleri değiştirdik. Rolleri karşılıklı okuyarak yürüttük.

İÇ: Avukatlığını yaptım ikisinin de. Diyalogları karşılıklı okuduk, ondan sonra da birbirimizi sorguladık. Ama erişmeye çalıştığımız nokta tam da buydu. Seyircinin ne o tarafa ne bu tarafa çok rahat bir şekilde hak vermemesini istedik. Fakat şunu görüyorum, film sanki kadınlar arasında daha pozitif algılanıyor.

- Öyle mi? Neye bağlıyorsun bunu?

İÇ: Birçok insan bana........

© T24