menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İlker Çatak ve Ayda Meryem Çatak, Altın Ayı kazanan ‘Sarı Zarflar’ı anlattı: Filmi Türkçe çekmek politik bir duruş, Almanya'daki insanların ödedikleri vergilerle Türkçe film izleme hakkı yok mu?

5 0
latest

Altın Ayı ödüllü Sarı Zarflar, bu Cuma nihayet Türkiye’de vizyona giriyor. “Nihayet” diyorum, çünkü son yıllarda bu kadar merak edilen, bu kadar beklenen başka bir film oldu mu bilmiyorum.

İlker Çatak’ın yönettiği, Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen ile birlikte yazdıkları film, politik baskı altında çatırdayan bir evliliği anlatıyor. Aziz (Tansu Biçer) ve Derya (Özgü Namal) Devlet Tiyatroları’nda çalışan bir yazar-oyuncu çift. Ankara’da konforlu bir hayat sürüyor, hafif kibirli bir kültürel iktidar kozasında sanatlarını icra ediyorlar. Ta ki bir oyunları tepedekileri rahatsız edip, ikisi de işlerinden olana dek. Geçim derdi devreye girince İstanbul’a, Aziz’in annesinin (İpek Bilgin) yanına taşınıyorlar. Emanet hayat dar, bir de ergen kızları (Leyla Smyrna Cabas) var. Davalar, işsizlik, geleceksizlik…Boğuluyorlar.

Böylece bir ikilem başlıyor: Direnmeye devam edip, inandıkları sanatı ve hayatı yaşamaya mı çalışacaklar, yoksa güçlüye yanaşmayı kabul edip ekonomik ve sivil bir ölümden mi yırtacaklar? Sarı Zarflar, binlerce akademisyen ve muhalif sanatçının yaşadığı bu açmazı bir evlilik hikayesine dönüştürerek anlatıyor. Ve çok şık bir seçimle, hikâyeyi Türkiye’den alıp Almanya’ya koyuyor. Filmde Berlin İstanbul’u, Hamburg da İstanbul’u oynuyor.  Böylece üç şey başarıyor Çatak: Hem bu mevzunun evrensel olduğunu, çok matah sandığımız batı demokrasilerinde de kolayca yaşanabileceğini hatırlatıyor, hem de Almanya’da doğup büyüyen, kendi deyimiyle oranın imtiyazlarını yaşayan bir sanatçı olarak, öznesi hissetmediği bir hikâyeye mesafeleniyor. Son olarak da, memleketinden uzakta yaşamak zorunda kalan her göçmenin her gün yaptığı bir şeyi yapıyor, bir ülkeyi mecazen “yıkıp,” küçük yaşanmışlıklarda, “sana benzettim” mekanlarda ve hislerde tekrar kuruyor. Filmin en güçlü yanıysa bu anları izlerken hangi tarafı tutacağınıza karar verememeniz. Direnmek mi zor, teslim olmak mı diye sorarken, kendinizi emin olduğunuz fikirlerin uzağında, başka bir karakterle empatinin kıyılarında buluvermeniz.

Bu İlker ve Ayda Çatak’ın beraber verdiği ilk röportaj. O yüzden kişisel hikayelerinden başladık konuşmaya. Nasıl tanıştılar, nasıl beraber çalışmaya başladılar, İlker Çatak’ın Oscar adayı bir sinemacı olma macerasında birbirleri için nasıl fedakarlıklar yaptılar, Almanya’da yaşarken ne gibi zorluklarla, ayrımcılıklarla karşılaştılar?

Sonrasında bol bol filmi konuştuk. Fikrin oluşum sürecinden Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı aldıkları ana kadar. Festival sırasında yaşanan “sinema politikanın dışında kalmalıdır” tartışmasını, Çatak’ın basın toplantısında söylediği “Sokakta kendimi ateşe versem bile politikacılar hiçbir şeyi değiştirmezdi” cümlesinden pişman olup olmadığını, eleştirileri nasıl karşıladığını ve filmi Türkçe çekmekteki ısrarını.

Birbirinin cümlelerini tamamlayan, beraber çalışmanın, dayanışmanın ve bir yaşamı beraber örmenin inceliklerini bilen bu iki sanatçının kaleminden çıkan Sarı Zarflar’ı görmeniz, sorduğu soruları kendi “ailem” dediklerinizle düşünmeniz ümidiyle, buyurun sohbetimize:

- Daha önce ikinizin beraber verdiği bir röportaj görmedim hiç. O yüzden biraz kişisel tarihinizi sorarak başlamak istiyorum. İlker senin Almanya’da göçmen bir aileye doğduğunu, Türkiye’de okuduktan sonra Almanya’ya döndüğünü ve kariyerine orada devam ettiğini biliyoruz. Ayda senin hikâyeni ise çok bilmiyoruz. Nerede doğdun, nasıl bir aileden geliyorsun? Bu hikâyenin neresinde İlker ‘le karşılaştın?

Ayda Çatak: Farklı bir yerden başlayan ama benzer bir hikayemiz var. Benim annem Alman, babam Türk. Almanya'da tanışıyorlar ve Türkiye'ye taşınıyorlar beraberce ve orada bir yuva kuruyorlar. Yani ben de aslında Almanya'yla başladım hayata, ama Türkiye'de. İstanbul'da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde resim eğitimi aldım.  ve sonrasında yurt dışına gitmek istedim. O genç yaşta yeni bir perspektif kazanmak, dünyada neler yapılabilir görmek istedim Berlin'e geldim ve ilk hafta İlker ile tanıştık.

- Okulda mı tanıştınız?

AÇ: Hayır, ortak bir arkadaşımız sayesinde tanıştık. Bir şekilde burada kalacakmışım demek ki. 2007’de geldim Berlin’e. O zamandan beri beraberiz.

- Yabancı ülkelerde başlayan ilişkiler biraz daha farklı temellere dayanıyor. İnsan beraber büyüyor, o “dünyaya karşı biz” hissi biraz daha hızlı oluşuyor diye düşünüyorum. Sizde de öyle mi oldu?

AÇ: Benim için İlker’le karşılaşmak çok anlamlıydı çünkü annem Alman olsa da ben Türk gibi yetiştim ve Almanya’da ben de bir göçmenlik yaşıyordum. Almanya'da çok uzun kalmayı da açıkçası planlamamıştım. İlker’le tanışınca bir yuva hissi oldu. Yurt dışında yaşayıp kenetlenen insanlar psikolojisini çok iyi anlayabiliyorum.

- Peki ne zamandır beraber çalışıyorsunuz? Sarı Zarflar beraber yazdığınız ilk senaryo. Ne oldu da beraber çalışmaya karar verdiniz?

AÇ: İlker’in film geçmişinde paylaştığımız pek çok şey var. Okul projelerinde beraber çektiğimiz kısa filmler var. Her şeyi tırnaklarımızla kazıyarak yaptığımız dönemde 2008’de İlker’in benim üzerime yaptığı bir kısa film var, benim oynadığım. Ben de resim eğitiminden geldiğim için hikâye anlatma, ifade biçimlerimiz, görsel dilimiz ortak. Ben her zaman İlker’in yanındaydım ama Sarı Zarflar ilk defa beraber oturup yazmaya karar verdiğimiz, daha aktif olduğum bir işe dönüştü.

- Sarı Sarflar politik baskıların ikiye böldüğü bir aileyi anlatıyor. İlker bu senin daha önce de En İyi Uluslararası Kısa Film dalında Altın Öğrenci Oscar’ı kazanan filmin Sadakat ’ta da işlediğin bir konu. Neden tekrar bu konuya dönmek istedin?

İlker Çatak: Çünkü politik baskı ne yazık ki güncelliğini yitirmeyen bir konu. Sadakat’i çektiğim günden beri kafamda “Bunun bir uzun metraj versiyonunu çekebilir miyim?” sorusu dönüyordu. Birkaç sene önce Enis (Köstepen) ve Nadir (Öperli) "Türkiye'de bir şeyler yapmak ister misin?" dediğinde bu fikri önerdim. Onlar da sağ olsunlar hemen dahil olmak istediler. Zaten kendileri politik duyarlılığı yüksek insanlar. Enis'in, Nadir'in ve Mustafa'nın (Sönmez) politik duyarlılıkları, Türk yapımcı olarak bilinçli ve bizi iyi yönlendirebilecek insanlar olması benim için çok önemliydi. Enis hikâyenin politik tarafı konusunda çok daha bilgiliydi ve bizi çok çok değerli insanlarla bir araya getirdi. Ayda ile beraber onlarla konuştuk, araştırdık. Filmin içinde bir de Ayda ile yoğunlaşabileceğimiz bir evlilik hikayesi vardı. Orada ne anlattığımızı da çok iyi bildiğimiz için, bu hikâyeyi beraber yazabilmek benim için çok büyük şans oldu.

- Sarı Zarflar politik baskıyla mücadeleyi nereye kadar götürebileceğimizi irdeliyor. "Geçim derdi kapıyı çaldığı zaman direnmeye devam edebilecek misin?" diye bir soru soruyor. Bu bir çok sanatçının karşı karşıya kaldığı bir ikilem aslında. Çünkü ün ve hayat standartları yükseldikçe yapılacak fedakarlıklar, kaybedilecek şeyler artıyor. Halk da tam tersi onlardan ayrıcalıklarını kullanmalarını, haksızlıklara karşı seslerini yükseltmelerini bekliyor. Sizce sanatçıların böyle bir sorumluluğu var mı?

AÇ: Tarihin her döneminde sanatçıların bu anlamda vazifesi çok önemli. Biz kafamızı kurcalayan konuları sanatla daha büyük topluluklara ulaştırmaya çalışıyoruz. Her iki kültürü de tanıyor olmamız tabii ki avantajımız. Çünkü belki pek çok kişi bunu öncelikle bir Türkiye hikayesi gibi duymak istese de bu tüm dünyada hali hazırda yaşanan bir hikâye. Bu çok da büyük bir sorumluluk taşımak anlamına geliyor. Ama öte yandan bu sorumluluğu biz taşımayacaksak kimler taşıyacak?

- Politik anlamda kendinize koyduğunuz sınırlar, “asla çalışmam” dediğiniz kurumlar var mı?

İÇ: Kendi adıma konuşayım, bir film çekerken hep düşünmem gerekiyor. Kiminle çalışıyorum, kimin için çalışıyorum? Ama bizim çocuğumuz yok, iki kedimiz var. Belki çocuğumuz olsa maddi zorunluluklarımız çok farklı olacak. Bu durumda belki kafamıza göre seçemeyeceğiz çalıştığımız insanı. Belki ekmek parasını öncelik olarak göreceğiz. Ama şunu biliyorum: Bir Amazon gelse, benimle çalışmak istese, herhalde zorlanırım çalışmakta. Çünkü Jeff Bezos'un Washington Post'u yaraladığını görüyoruz. Melania Trump'a bir propaganda filmi sunduğunu görüyoruz. Yani şu an gelseler bana “James Bond'u çeker misin?” deseler muhtemelen “hayır” derim. Çünkü öyle bir lüksüm var.

- Yani seçme şansın var. İnsan sınanmadığı sınavı da geçemiyor.

İÇ: Evet aynen öyle. Aynı zamanda biz gerçekten mütevazı yaşayan insanlarız. Ne derler? Ayağımı yorganıma göre uzatma konusunda dünya şampiyonuyum. Hiçbir zaman hayatımda çok büyük bir lüksün gereğini duymadım. Benim için en büyük lüks çalıştığım insanları, çalıştığım hikayeleri seçebilmek ve kendi yolumda kendi kendime sadık kalabilmek.

- Örneğin Berlin Film Festivali bitiminde bundan sonra katılımcılar ve çalışanlar için bir davranış kuralları belgesi hazırlanacağı söylendi. Sen bunun açık bir sansür olduğunu ve böyle bir şey olursa bir daha asla filmini festivale göndermeyeceğini söyledin. Biraz daha açar mısın?

İÇ: Alman hükümetinin iki arada kalmışlığının bir çırpınışı olarak yorumluyorum bunu. Bir taraftan Gazze'de yaşananları soykırım olarak adlandırmak istemiyorlar. “Soykırım” diyen insanların kendi paralarıyla finanse ettikleri festival sahnesinde olmalarını da istemiyorlar. Bir taraftan da sansür getiremiyor olduklarının farkındalar. Çünkü sansür sinemanın kendisiyle çelişiyor.  Sadece Almanya değil, tüm dünyada sinemacılar ayağa kalktı. Alman hükümeti bu durumda görünüşü kurtarmaya, rezil olmamaya çalışıyor. Bu arada şunu da söylemek istiyorum. Gerçekten bize festival tarafından “Şöyle konuşacaksın, böyle konuşacaksın” denmedi. Hepimiz çok rahattık.  Filistin bayrağıyla çıkmak istiyorsan çıkıyorsun. Hukukun müsaade ettiği çerçevede istediğini yapabilirsin.

- Sarı Zarflar’ın en kuvvetli yanlarından bir tanesi kimin tarafını tutacağınıza karar verememeniz. Hepimiz kendi bagajlarımızla geliyoruz bir sanat eserinin önüne. Ben daha politik anlamda direnen karakterin, yani Aziz’in (Tansu Biçer) tarafında duracağımı düşünerek başladım izlemeye. Ve film ilerledikçe, kadın-erkek ve evlilik dengesi işin içine girdikçe, kendimi bazı anlarda daha pragmatik olan Derya'nın (Özgü Namal) tarafını tutarken buldum. Siz o dengeyi nasıl kurdunuz? Hanginiz daha Aziz, hanginiz daha Derya’ydınız senaryoyu yazarken?

AÇ: Söylemesi çok zor çünkü yazarken çatır çatır rolleri değiştirdik. Rolleri karşılıklı okuyarak yürüttük.

İÇ: Avukatlığını yaptım ikisinin de. Diyalogları karşılıklı okuduk, ondan sonra da birbirimizi sorguladık. Ama erişmeye çalıştığımız nokta tam da buydu. Seyircinin ne o tarafa ne bu tarafa çok rahat bir şekilde hak vermemesini istedik. Fakat şunu görüyorum, film sanki kadınlar arasında daha pozitif algılanıyor.

- Öyle mi? Neye bağlıyorsun bunu?

İÇ: Birçok insan bana bunun feminist bir film olduğunu söyledi. Çünkü sonuçta bütün kadınlar bir şekilde çalışıyor, hayata devam ediyor, çocuğuna bakıyor.  Derya'nın almış olduğu karar filmin sonunda çelişkili olsa bile, onu neden yaptığını anladıktan sonra karakteri kaybetmiyoruz. Bizim en büyük önceliğimiz, bu karakterleri korumak, yani yargılamamak. Ben İlker Çatak olarak belki yargılıyor olabilirim ama yazar İlker karakterleri hatalarıyla sevmeli. Ben de onlara severek yaklaştım.

AÇ: Ben de hem Derya’yı hem Aziz’i sevdim. Bizler tabii ki bir söz söylemeye çalışan insanlarız ama kendi cevaplarımızı net olarak filmin içine koyamayız. Bizim yapmaya çalıştığımız şey daha ziyade empatiye davet eden soruları sordurmaktı. Hikâyeyi biz yazdığımız halde, en az 12 kere sinemada izlediğim halde yeri geliyor Azizci oluyorum, yeri geliyor Deryacı. Dünya gündemi her an değişim halinde ve ben iki saat önceki Ayda ile bile bazen hemfikir olamayabiliyorum. İlker'in eski filmlerine baktığımızda, az önce Sadakat ’ten bahsettik mesela, hepsinin en büyük özelliği bu insanların tek bir iyiyi veya kötüyü değil, içimizde taşıdığımız bütün o katmanları, kırılganlıkları ve güçleri yansıtıyor oluşu. O yüzden de zannedersem film bu kadar ulaşabiliyor kalplere.

- Senaryoyu KHK süreçlerinden geçen kişilere, Barış Akademisyenleri’nden isimlere okuttunuz mu? Nasıl tepkiler aldınız? Türkiye’de yaşayan, birebir bu süreçleri yaşamamış insanlar olarak konuyu hakkıyla anlatmakla ilgili endişeleriniz var mıydı?

İÇ: Tabii ki okuttuk, onları dinledik ve onların hikayelerine göre de senaryoyu olabildiğince revize ettik, genişlettik. Senaryoyu okuttuğum isimlerden biri de Emin Alper’di. Ben biraz çelişkiliydim bu filmi çekmekle ilgili. Emin’in benzer bir süreçten geçtiğini bildiğim için dedim ki “Aslında bu filmi Emin’in çekmesi gerekir”. O da sağ olsun iki gün içerisinde okudu. Onun da rızasını aldıktan sonra çekime girdim. Bu arada Berkun Oya da çok yardımcı oldu. Onun da hakkını vermeliyim. Bu senaryo birçok insanın katkısıyla oluştu.  Oyunculara da “Arkadaşlar bir laf ağzınıza oturmuyorsa lütfen değiştirin. Ben kendimi size teslim ediyorum” dedim. Ben bu projede gerçekten başka bir projede olmadığım kadar kendimi çalışanlarıma teslim ettim.

Ondan sonra ortak yapımcımız ve yazarımız Enis (Köstepen) “Artık çok geç, hamama giren terler, hamama girmekten çekinme” dedi. “Eğer sen kendini gerçekten turist gibi hissediyorsan bu hikâyede, o zaman neden Almanya'ya taşımıyoruz bu hikâyeyi?” dedi. Ondan sonra Almanya'da çekebilmenin yollarını ve sebeplerini ve içerik olarak nasıl bir mantığa sığdırabileceğimize dair fikirler yürüttük.

- Filmin Almanya’da çekilmesinden ve Berlin’in Ankara, Hamburg’un İstanbul rolünü oynamasından bahsedelim. Bu seçim bence filmin en kuvvetli yanlarından biri. Görsel olarak da hikâyeye çok usta bir katman kattığını düşünüyorum. Çünkü Türkiye'yi mecazi anlamda Almanya'da tekrar kuruyorsunuz. Bu memleketi tekrar kurma işi göçmenlerin hemen her gün yaptığı bir şey. Bu fikre nasıl ulaştınız?

Bu fikrin sahibi kesinlikle Enis’tir. Hakkını teslim etmem gerekiyor. Çünkü dedim ya, benim aklımda, Almanya'da yaşayan ve buranın belli başlı imtiyazlarını ve avantajlarını yaşayan bir insan olarak “Bu hikâyeyi yapabilir miyim?” sorusu vardı. Enis “Bak, zaten Türkiye'nin bir sürgün problemi var, bir beyin göçü problemi var. Buranın problemleri, oranın gerçeği. Almanya’da zaten yaşanan bir Türkiye var. Biz o Türkiye'yi bulalım. Sen Almanya'da olduğun için kendini bu hikâyeye yabancı hissediyorsan, o zaman gel bu Türkiye’yi sana Almanya'da bulalım” dedi. Öyle dediği anda da çok mantıklı geldi. Çünkü birincisi o Türkiye var; ikincisi, filmde yaşanan sivil ölüm kavramını Almanya daha önce zaten vatandaşlarına uygulamış. 1933-1945 döneminde olsun, Batı ve Doğu Almanya'da olsun. Ve o sayede hem Almanların geçmişine, hem de Almanya’da şu anda yaşayan diaspora Türkleri’ne gittim. Film, onların da hikayesi oldu.

- Fikrin uygulaması da çok başarılı. “Ankara rolünde Berlin” anonsunu perdede görmek her şeyi değiştiriyor. O andan itibaren başka bir lensten bakmaya başlıyorsunuz filme.

Tabii bu teorik bir fikir. Bir noktada bu fikrin netleşmesi gerekiyor. Bu fikir kamera için ne demek? Ne derece Almanya'yı göstereceğiz ne derece Türkiye'yi? Türkiye hissini nasıl yaratacağız? O noktada görüntü yönetmenim Judith Kaufmann dedi ki “Türkiye dokusunu, o hissi Almanya’da bulmaya çalışalım, sonra kırarız.” Kurgunun önceki versiyonunda “Berlin rolünde Ankara,” “İstanbul rolünde Hamburg” diye anons yaptığımız o görseller yoktu. Ve insanlar anlamıyordu Almanya'da olduğumuzu. Diyelim ki Meksikalı bir insan izliyor, nerden bilsin Ankara ve Berlin arasındaki farkı? O şekilde sunmak yine Enis'in fikriydi. Dedi ki “Nasıl oyuncuları anons ediyorsun. ‘Derya Tufan rolünde Özgü Namal’ diyorsun, gel bunu şehirler için de yapalım” dedi. Ve o gerçekten çok derin bir katman yarattı.

- Filmin Türkiye'de çekilip çekilemeyeceği konusu çok konuşuldu. Ben şunu sormak istiyorum. Berlinale’deki prömiyerden sonraki basın toplantısında “Bu filmde benimle birlikte çalışan herkes büyük bir risk aldı” dedin.  Filmin çekimleri bittikten sonra yapımcınız Ingo Fliess da verdiği bir röportajda çekimlerin büyük güvenlik önlemleri altında yapıldığını, oyuncuları ve ekibi korumanız gerektiğini söylemişti. Bahsettiğin riskler neydi, ne tür güvenlik endişeleriyle karşılaştınız?

Sahnede “risk aldılar” derken hiçbir şekilde siyasi riskten bahsetmiyorum. Söylemek istediğim şey şuydu: Bana teslim oldukları için, tam olarak nasıl bir şeyin çıkacağını bilmedikleri için, Almancı bir yönetmene ya da gurbette yaşayan bir Türk yönetmenine, bu kadar Türkiye'ye ait bir hikâyeyi çekmesi için güvendikleri için risk aldılar. Ama tabii ki Öğretmenler Odası’nın Oscar’a aday olması sonrası çok yoğun bir ilgi olmaya başladı setlerimizde. Sete gelip fotoğraf çekenler olsun, bilgi sızdırmaya çalışanlar olsun. Hele ki Özgü Namal’ın filmde oynadığı duyulduktan sonra. Ingo da bunları kastetti. Çok büyük bir şey değildi, daha ziyade bütün büyük yapımlarda olan şeyler.

- Yani politik bir konuyu işlediğiniz için herhangi bir sorunla veya herhangi bir endişeyle karşılaşmadınız öyle mi?

İÇ: Şu ana kadar hiçbir şekilde bir sorunla karşılaşmadık. Ayrıca bizim filmimiz daha ziyade bir evlilik hikayesi. Tamam siyasete de dokunuyor, ama her şeyden önce bir evlilik hikayesi. O yüzden hani Almanlar da bu soruyu çok soruyor: İşte Türkiye'den herhangi bir şekilde bir baskı var mı? Filmi Türkiye’de gösterebilecek misiniz? Ve ben hep şunu diyorum. Neden gösteremeyelim?

- Nitekim gösterilecek.

İÇ: İnşallah.

- Peki hiç “bu filmi Türkiye'de çekelim” dediğiniz bir nokta var mıydı?

İÇ: Tabii. Taslağı komple Türkiye'de yazdım ben. O ilk taslakta hikâye tamamen Türkiye'de çekiliyordu. Ve sonra bu turist olma hissinden dolayı onu Almanya'ya taşımak istedim.

- 2024’te Öğretmenler Odası ile Almanya adına En İyi Uluslararası Film Oscar' ına aday olduğun zaman senin Alman bir yönetmen olmadığın gibi bir algı vardı. O yıl Oscar’a aday olan diğer Alman sanatçıların isimleri basında zikrediliyor, seninki edilmiyordu. Sen de bu durumu eleştiren bir açık mektup yayınlamıştın. Şimdi göçmen bir ailenin çocuğu olarak Sarı Zarflar ile neredeyse 20 yıl sonra Almanya’ya ilk Altın Ayı’yı kazandıran isim oldun. Muhtemelen yine Almanya’nın Oscar aday adayı olacaksın. Üstelik daha da büyük bir göçmen nefreti var şu anda dünyada. Neler düşündürüyor sana bu durum?

İÇ: Öğretmenler Odası zamanında benim eleştirim diğer aday olan isimler Sandra Hüller ve Wim Wenders’ın yazılması ama İlker Çatak isminin yazılmamasıydı. Sadece filmin ismini yazıyorsunuz. İsimlerimizi söylemiyorsunuz. Söylediğiniz veya yazdığınız zaman da yanlış yazıyorsunuz. Ve bu sadece benimle ilgili bir mesele değildi. Bunu gerçekten çok önemsiyorum. Çünkü zaten o dönem benim üzerimde yeterince bir ilgi vardı. Uluslararası medyada, Türk medyasında. Ben size sağcı akımların bu kadar yoğun olduğu bir dönemde pozitif bir göçmen hikayesi anlatabilme şansı sundum. Ama hiçbiriniz bu şansı kullanmadınız, kullanmadığınız gibi bir de beni göz ardı ettiniz. Şöyle de bir şey var. Diyelim ki okulda Max ve Mustafa okulda aynı performansı sergiliyor. Max her zaman Mustafa'dan daha iyi not alacak. Çünkü hoca Mustafa'nın ismini tanımıyor. Tanımadığı sürece de, Max ve Mustafa hiçbir zaman eşit olmayacak. O yüzden isimlerimizin söylenmesi çok önemli. İsimlerimizin düzgün yazılması çok önemli. Bunu hiç mevzu etmeyenler de var. Fatih (Akın) mesela mevzu etmiyor. Almila Bağrıaçık var mesela, umursamıyor. Uğraşmak istemiyorlar belki anlıyorum, saygı da duyuyorum ama bence sen bir basın mensubuysan ve bu işi belli bir etik ile yürütüyorsan, o zaman bu işi düzgün ele almalısın.

İÇ: Almanlar şu an diyorlar ki “Evet, Fatih Akın’dan 22 sene sonra yine bir Alman yapımı, bir Türk-Alman yönetmen Altın Ayı’yı kazandı. Ve bana soruyorlar. Neden sence? Neden yine bir Türk Alman yönetmen kazandı?

- Neden sence?

İÇ: Bilmiyorum. İki kültürü bilmek, iki kültüre sahip olmak bir zenginliktir, herkes için zenginliktir, hikâye anlatan insanlar için ayrı bir zenginliktir. Ona bağlıyorum. Biz bu zenginlikten besleniyoruz.

- Max ve Mustafa örneğini verdin. Bir Alman ve bir Türk arasında eşitsizlik olduğunu söyledin.  Sizler Almanya'da yaşarken bu tür durumlarla karşılaştınız mı? Irkçılık, fırsat eşitsizliği, ayrımcılık yaşadınız mı?

İÇ: Ben çok yaşadım, sen de yaşadın Ayda.

AÇ: Evet yaşadım. Ben zaten Almanya’da doğmamış, sonradan gelmiş biri olarak, her ne kadar annem Alman olsa da, Alman vatandaşı olsam da, bunları yaşadım. Almancamdaki aksandan tutun da dış görünüşüme, ismime kadar pek çok konuda o ayrımcılığı yaşadım. Almanlar şeyi severler: Çalışacaksın, üreteceksin, katkıda bulunacaksın. O zaman toplumda bir yer elde etmek daha kolay. Ama İlker’inki gibi bu kadar büyük bir başarıda, burada doğup büyümüş olmasına rağmen, böyle bir ayrımcılıkla karşılaşıp aynı zamanda da herkes adına kendini savunmak zorunda kalması çok üzücüydü.

İÇ: Mesela yolda yürüyorsun, orada yüzlerce insan var, polis geliyor seni buluyor. Diyor ki “Üstünü bir arayabilir miyim?” Neden? Çünkü Alman değilsin. Veya kiralık ev bakarken, ev sahibi Alman kiracı tercih ediyor. Bizim burada bulduğumuz evin ev sahibi Allahtan Türk çıktı. Çok şanslıyız. Yani böyle durumlar var ama ben bunun arkasına sığınmak istemiyorum. Çünkü bunu yapan arkadaşlar da var. “Ben toplumda ilerleyemiyorum, çünkü Türküm.” O kafada olmak, kurban rolünde olmak istemiyorum. Bilhassa onların ayıbını ortaya çıkarmak istiyorum. Eğer ki siz en basit şeyi bile yapamıyorsanız, bir ismi bile doğru düzgün yazamıyorsanız, o zaman daha çok alacağımız yol var.

- İsmindeki Ç'yi korumaktan bahsettin. Peki bu filmi Türkçe çekmek sizin için neden önemliydi?

İÇ: Filmi Türkçe çekmek de politik bir duruş tabii ki. Ben yapımcıma bunu sorduğumda “Tamam, komple Türkçe çekeriz, ama buna para çıkmayabilir haberin olsun” dedi. Ben yine de Türkçe çekmek istedim. Çünkü benim için bu hikâye önemli ve ben bu hikâyenin kuvvetine inanıyorum. Ayrıca niye para çıkmasın? Almanya’da 3-4 milyon yaşayan Türk var. Bu insanların hepsi vergi ödüyor. Biz bu vergilerle çekiyoruz filmleri. Bu insanların da kendi ödedikleri vergilerle Türkçe bir film izleme hakları yok mu? Ayrıca birçok Türk oyuncu arkadaşım burada marjinalize edilmiş roller oynamak zorunda kalıyor. Taksici, apartman görevlisi veya terörist falan. Bu insanlara da bir sahne sunmak, böyle marjinalize rollerden ziyade kendi dillerinde oynayabilecekleri, Türkiye'den gelen oyuncu arkadaşlara da köprü kurabileceğimiz bir proje yaratmak istedim.

- Oyuncular demişken, tüm kadro uluslararası basından çok iyi eleştiriler aldı. Berlin’de basın toplantısında Özgü Namal’ın “Siz bizleri görmüyor olsanız da biz aslında senelerdir zanaatımıza emek veriyoruz” demesi de çok güzeldi. Sizler de bu yetenekleri uluslararası sinema çevrelerine ve seyirciye takdim etmiş oldunuz. Bundan sonraki projeler için “Türkiye'den şu ismi dünya tanısın isterim” dediğiniz kim var?

İÇ: O kadar çok insan var ki. Türkiye'de gerçekten inanılmaz yetenekler var. Ben ne zaman Türkiye'de film çektiysem çok keyif almışımdır. Örneğin daha önce iki filmde (İstanbul Bahçesi ve Söz Senettir) beraber çalıştığım Oğulcan Arman Uslu. Hepsinin dünyada sahnesi olması gerektiğini düşünüyorum. Ama öyle olmuyor işte. Ne yazık ki hayat bizi belli bir toprakta tutuyor. Biz mesela bugün İngilizce film çeksek tabii ki çok çok daha büyük kitlelere ulaşacak filmlerimiz. Ama önemli olan o değil, önemli olan biz kendimiz biliyor muyuz ne yaptığımızı? Hani Özgü ‘nün de dediği gibi “Biz bu işi 28 senedir, 30 senedir yapıyoruz. Siz görseniz de görmeseniz de yapıyoruz.” Anlatabiliyor muyum? Önemli olan o.

- Ayda senin bir sonraki projede beraber çalışmak istediğin isimler var mı? İşin görsel kısmında çalışmak istediğin birileri, bir tasarımcı, bir görüntü yönetmeni de olabilir.

AÇ: Çok zor bir isim seçmek. Ama çok enteresan bir şey söyleyeceğim. Biz Derya rolünü yazarken ben en başından beri hep Özgü ’nün ismini söylüyordum. Bizzat tanımıyordum. Uzun zamandır da ortada yoktu. Ama hep kafamda Özgü gibi biri vardı, çıtı pıtı, narin gözüken ama inanılmaz gür sesiyle çok güçlü olan. Sanırım insanın gönlüne düşüyor isimler ama Türkiye’de çok parlak, inanılmaz insanlar olduğunu zaten biliyoruz.

- Filmde kendi aile üyelerini de oynatmışsınız. Vali ve emniyet müdürü rollerinde. En kötü rolleri onlara vermişsiniz. Nasıldı aileyle çalışmak?

İÇ: Bizim bir Kadir abimiz var. Onu ben birçok filmde kullandım. Çok sevdiğim canım ciğerim bir abimizdir. Babamın kuzeni, emniyet müdürümüzü oynadı. Çok da iyi bir oyuncudur bu arada. Babam mesela hep soruyor. “Oğlum bana rol yok mu?” diyor. Filmlerime böyle ufak sürpriz yumurtalar koymayı seviyorum. İzledikleri zaman onlar da seviniyorlar.

- Öğretmenler Odası zamanında anneannenle karelerini görüyordum. Çok tatlı gözüküyordunuz. Aileleriniz başarılarınızı nasıl yorumluyor?

İÇ: Çok gururlular. Takip ediyorlar medyayı, buldukları haberleri hemen bize yolluyorlar. Ama şunu da söylemem gerekiyor. Her söyleşide söylediğim üzere, istemiyorlardı bizim filmci olmamızı. Avukat, ekonomist, beyaz yakalı olmamızı istiyorlardı. Çünkü bu işin garantisi yok. Ama neyin garantisi var ki şu dünyada?

AÇ: Filmimizde de bu tema var.  Derya bir anne, ebeveyn olarak çocuğunun geleceği için en garantisini istiyor. Ama şunu söylemem lazım. Ailelerimiz gerçekten çok büyük destekler ve arkamızdalar. Onlar bizim görünmez kahramanlarımız.

 İÇ: Evet ailelerimiz bayağı can kurtarıyorlar sağ olsunlar. Ama Ayda’nın da hakkını vermem gerekiyor. Ayda olmasa yapamazdık. Biz çok genç yaşta evlendik ve ikimiz de sanatla uğraşıyorduk. Ve ben 28 yaşında Berlin'den Hamburg'a film okumaya gittim.  O esnada Ayda kendi sanatını yapmadı, çalıştı. Benim okuyabilmem için para kazandı. O yüzden ben onun hakkını ödeyemem.

AÇ: Çünkü İlker’de o ışığı, sinema için ne kadar yanıp tutuştuğunu bizzat gördüm. Tanıştık, neredeyse hemen film okumaya gitti zaten. Ben kendim de sanatla ilgilenen biri olarak annemin babamın desteğini çok aldım. Bu desteğin ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Artık o noktada biz bir hayatı paylaşıyorduk. Daha yeni evlenmiştik ve biliyordum ki İlker’in bunu yapması lazım. Bu yolda gitmesi lazım. Biz belki bir müddet aynı şehirde yaşayamayacağız. Evet belki bir müddet İlker çalışamayacak. Benim daha çok çalışmam gerekecek. Ama iyi ki ve iyi ki öyle yapmışım diyorum.

- Tereddüt etmeden o fedakarlığı yaptın.

AÇ: Fedakârlık bile değildi o. Olması gereken bir şeydi ve bütün süreci paylaştık. Ben de kendi mesleğimin çok dışında bir şey yapmadım. Resim dersleri verdim. Hala daha veriyorum. O da benim için bir inanılmaz bir lütuf oldu. En iyi bildiğin, hobin olan şey mesleğin oluyor. O mesleği, o ışığı başkalarına aktarabilmek bir şans. Ben derslerimde sadece resim tekniği değil, felsefe üzerine de konuşuyorum. Sarı Zarflar ’da konuştuğumuz her şeyi aslında benim derslerimde konuşuyoruz.

- Filmin Almanya'da çekilmiş olması hikâyeye evrensel bir katman katıyor. Bu hikâyenin dünyanın her yerinde yaşanabileceğini, politik baskılar altında ezilen hayatların dünyanın her yerinde, Batı demokrasilerinde de olduğunu anlatıyorsunuz. Biraz filmin bu yönünden bahsedelim mi?

İÇ: Dünyanın genelinde böyle bir atmosfer var. Sanat kısıtlanıyor. Amerika olsun, Almanya'da olsun belli başlı konuları ele aldığınızda fon çıkmayacağını biliyorsunuz. Belli başlı şeyler söylediğinizde bir daha para çıkmayacağını, çıkamayacağını hesaba katıyorsunuz. Bu bence sadece Türkiye'ye ait bir mesele değil. O yüzden evet, konunun evrenselliği ne yazık ki tahminimizden daha çabuk yüzümüze çarptı. 20 Ekim 2021'de bu senaryoya başladığımızda Trump'ın tekrardan seçileceğini bilmiyorduk. Almanya'daki ortamın da bu kadar kızışacağını bilmiyorduk. Alman Kültür Bakanlığı’nın bu kadar net bir şekilde gerçek yüzünü göstereceğini bilmiyorduk. Ben dünyadaki aşırı sağcı akımların bir 5-10 sene sonra daha güçleneceğini düşünüyordum. Ama Berlin Film Festivali bitti, bir hafta sonra festival direktörü Tricia Tuttle’ı göndermek istediler. Neden? Çünkü bir fotoğrafta Filistinli sinemacıların yanında poz verdi. Ortada yasak bir şey olmamasına rağmen, tüm basın üstüne yüklenmeye başladı.

- Festivalde hem Sarı Zarflar hem Kurtuluş gibi iki politik hikâyenin ödül alması, sahnede Gazze soykırımına dair mesajlar verilmesi, Filistin bayrağı açılması gibi noktalarla festival yönetimine geri adım attırıldığını düşünüyor musun?

İÇ: En azından hepimiz, söyleyeceğimizi söyledik. Emin (Alper) sahnede söyledi, ben festival sonrası söyleyeceğimi söyledim. Şunu anlamaları gerekiyor: Bu uluslararası bir festival ise, gelen uluslararası misafirlerden Almanların İsrail ile olan ilişkisindeki tutukluğunu kabul etmesini bekleyemezsiniz. O hassasiyeti bekleyemezsiniz. Ben bunu çok net bir şekilde söyledim. Belki biraz daha farklı bir dille söyledim ama söyledim ve mesajın yerine ulaştığını da biliyorum.

- Senin bir cümlen de eleştirildi İlker. Basın toplantısında “Sokakta kendimi ateşe versem bile siyasetçilerimiz hiçbir şeyi değiştirmezdi” dedin. O cümleye dair bir açıklama yapmak ister misin? Belki bir ek yapmak?

İÇ: Tamamen arkasında durduğum bir cümle. Bana orada “Neden yeterince pozisyonunu belirlemiyorsun?” diye saldırdılar. Ama ben yanlış bir şey söylemedim. Sözümün hala arkasındayım. Ben bugün kendimi sokakta yaksam bile bu politikacılar için hiçbir şey değiştirmeyecek. Bütün dünyanın gözü önünde bir soykırım yaşanıyor ve kimse de bir şey demiyor. Ama bunu o sahnede söylemediğim için beni eleştiriyorlar. “Sen duruşsuzsun” diyorlar. Oysa ki öyle bir şey yok. Hepimizin bir duruşu var ama her şeyin de bir yeri, yordamı var. Yani biz filmi konuşmak için oradayız ve bize çok karmaşık, 150 yıl geriye giden, Almanya'nın içinde bulunduğu son derece kompleks bir yapıya dair bir soru soruluyor. İki üç cümleyle cevap vermemiz bekleniyor. O cevabı da vermediğimiz zaman da duruşsuz oluyoruz. Beni bunun için eleştiriyorlarsa o zaman derim ki “Gidin arkadaşlar filmlerimizi, işlerimizi izleyin.” Çünkü bizim gerçekten bir duruşumuz var. Size uyup uymaması sıkıntı değil ama bizden her an renk belli etmemizi beklemeyin. Çünkü bizim de belli bir profesyonel duruşumuz var ve orada, o sahnede konuşulması gereken bir dili var.

AÇ: Bazen böyle daha spekülatif şeyler söylemen, daha hızlı cevap vermen bekleniyor. Oysa yaptığın işle konuşarak, devamlılık ve istikrarla, belli bir tonla konuşarak daha çok kişiye ulaşabiliyorsun.

İÇ: Millet başlık peşinde. O başlığı vermediğin zaman da duruşsuz oluyorsun. Bir de bunu yazan klavye silahşörleri bizim yaptığımız işle ilgilenmiyorlar, iki saat zaman ayırıp “Bu adam ne yapmış?” demiyorlar. Onun yerine yazıp geçiyorlar. Neler neler yazmışlar. “Almanların satın aldığı Türk” yazmışlar mesela.

- Ne cevap vermek istersin böyle söyleyenlere?

İÇ: Ne yazıyorlarsa yazsınlar ama hayatta hangi riski alıyorlar? Kendileri ne üretiyorlar, onu bir sorgulasınlar. Başkaları hakkında ahkam kesmek çok kolay. Ben zaten sosyal medyada değilim. Benim konsantrasyonum işime yönelik. Ben işimi iyi yapmanın derdindeyim. Başkaları ne yazıyor, ne yazmıyor…Yazıyorlarsa da yazsınlar arkadaş. Kendi vicdanlarına bırakıyorum. Sorsunlar kendilerine: “Biz bu dünyaya ne kattık, ne verdik?” desinler.

- Film vizyona çıkacak. Türkiye seyircisinden nasıl bir tepki bekliyorsunuz? Seyircinin bu konularla nasıl yüzleşeceğini düşünüyorsunuz?

İÇ: Kimsenin eleştirilmeme gibi bir lüksü yok. Mutlaka eleştiriler olacak. Tabii ki insanlar sevecek, tabii ki insanlar diyecek ki “Çok güzel” veya “Hiç beğenmedim.” Ama herkes bir diğerine ahlaki üstünlük taslamaya çalışıyor. Ben bundan yoruldum. Artık kimse bana ahlak dersi vermeye çalışmasın. Tamam arkadaş sevmiyorsan, sevmiyorsun. Ama şunu gör, biz en azından denedik. En azından bir meseleyi ele aldık, uğraştık, üç, dört, beş sene.  Sevmiyorsan sevme. Ama bana moral üstünlük taslama, ahlak dersi vermeye çalışmayın. Çünkü bizim o konuda gerçekten içimiz rahat.

AÇ: Ümit ediyorum ki, bu her ülke için geçerli olduğu gibi bizim ülkemiz için de geçerli, sadece belli bir partinin, belli bir politikanın, belli bir tarafın hikayesi olarak algılanmadan izlensin. Empati uyandıran, kalplere sorular sorduran yere ulaşmasını ümit ediyorum filmin. O soruları soralım ve cevaplarımızı bulalım.

- Peki bundan sonra yine beraber çalışacak mısınız? Bir sonraki projede yine beraber görebilecek miyiz sizi?

AÇ: Bir bakayım. Bir röportajda İlker şey dedi ve çok sempatik buldum: “İlişkimiz devam ediyor.” Buradan sağ salim çıktık. Yani şöyle söyleyeyim, isimlerimiz bir işte beraber geçsin geçmesin; zaten bu projelerin hepsinde ortak ilerliyoruz.

İK: Evlilik diye bir projemiz var, onun üzerinde çalışıyoruz.


© T24