Bir ülke nasıl çocuk büyütür?
Kanada’da Thanksgiving (Şükran Günü) aile ve dostlar eşliğinde büyük sofralarda kutlanan ve adından da anlaşılacağı üzere, hayatımızdaki iyilik ve güzelliklere şükretme günüdür. Geçtiğimiz haftalarda, Şükran Günü’nde Defne’m ve Ege’mle Kanada’daki evimizde son kez buluştuk. Hindi yerine böyle güzel, sebzeli bir kızarmış tavuk pişirdim. Yanına da kestaneli pilav ve kestane çorbası.. Soframızı kurduk, mumlarımızı yaktık, müziğimizi açtık, başladık şükretmeye...
Kanada’daki hayatımıza ve bize kattıklarına şükrettik en çok... Sık sık düşünürüm, Defne ve Ege Türkiye’de büyüseydi nasıl çocuklar olurdu diye... Gözümün önüne de hep şu görüntü gelir; hak, hukuk, adalet dendiğinde orada olacak olan kızım Boğaziçi Üniversitesi protestolarında cop yiyor, oğlum ise barlarda sabahı ediyor. Bu alternatif senaryoyu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Bildiğim şey, 12 yaşından itibaren çocuklarımı ben ve babaları kadar Kanada’nın da büyüttüğü...
2017 yazında üç kişi olarak çıktığımız Kanada maceramıza Defne’m ve Ege’m artık tek başlarına devam edecek, kendi kanatlarıyla uçacaklar. Gecenin sonunda ikisine de sarılıp diyorum ki “En çok size şükrediyorum. Varlığınıza, bana verdiğiniz güce... Siz olmasanız ben burada yapamazdım.” Bu hafta sizinle “Kanadalılaştıramadıklarımızdan mısınız?” kitabımda yer alan “Onlar olmasa yapamazdım.” bölümünü paylaşıyorum. Bir ülkenin nasıl çocuk büyüttüğünü anlatabilmek için...
Onlar olmasa yapamazdım (Yazıda geçen olaylar 2017-2018 yılında gerçekleşmiştir.)
"Sayfalardır kendini anlatıyorsun, çocuklar ne yapıyor, biraz onlardan bahset" dediğinizi duyar gibiyim. Sonuçta çocukların eğitimi için göçtük buraya... Uyum sağlayabildiler mi, mutlular mı, okullarına alıştılar mı?
Hepsine "Evet". Kocaman, kuvvetli bir "Evet!"
Vancouver'a geldiğimizin üçüncü günü çocukların okul kayıtlarını yaptırmak için Kuzey Vancouver Okul Merkezi’ne gidiyoruz. Otobüsten yanlış durakta iniyoruz, binayı bulamıyoruz, binayı bulduktan sonra içinde kayıt ofisini bulamıyoruz, onu da bulduktan sonra yaklaşık 90 yaşında olduğunu tahmin ettiğim görevli teyzemin titrek İngilizce'sinde kayboluyoruz, elime tutuşturduğu sayfalarca formu nasıl dolduracağımızı anlamıyoruz.
Burada çocuğunu okula değil, okul merkezine kayıt ettiriyorsun. Birinci tercihin kendi mahallendeki okul oluyor. Onun kontenjanı dolarsa, formdaki sıraya göre çocuğunu ikinci veya üçüncü tercihin olan çevre okullara da yerleştirebiliyorlar. Özellikle bu okul için Kuzey Vancouver’a taşınmışken, başka bir okula düşersek diye geriliyorum.
“İngilizce hiç bilmeseler de sorun değil”
Kayıt günü sadece önümüzdeki ay çocukların gireceği İngilizce seviye tespit sınavının gününü ve saatini bildiriyorlar. Görevli teyzeye "Çocukların çalışması gereken bir şey var mı, İngilizceleri yetersizse ne olacak?" diye soruyorum. "Hiç bilmiyor olsalar da önemli değil. Siz onu bize bırakın," diyor. Hiç İngilizce bilmeyen çocuk Kanada'da nasıl okuyacak anlamıyorum ama kadınla daha fazla diyalog kuracak enerjim kalmadığı için sormuyorum.
Kayıt merkezinden çıktığımda üzerimden tank geçmiş gibi oluyor. Ya bir şeyleri yanlış anladıysam, ya evrakları eksik doldurduysam, ya çocuklar okula başlayamazsa... Allahım o ilk günlerin stresi gelip şu anda bile boğazıma yapışıyor.
“Mezun olduklarında aksanları bile kalmayacak.”
Sınava gittiğimiz gün, sınav öncesi velilere yapılan sunumda çocukların hiç İngilizceleri olmasa da nasıl okuyabileceklerini öğreniyorum. Öğrencileri dil seviyelerine göre 4'e ayırıyorlar. Okulun ilk sömestri İngilizcesi iyi olan çocuk bile ELL (English Language Learner) öğrencisi olmak zorunda. Ama o bu dersi haftada 1 saat alırken, hiç İngilizcesi olmayan bir çocuk mesela 5 saat alıyor. İngilizcesi iyi olan çocuk bu dersi bir dönem alıp........
