menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Simone Weil: Ne saf bir azize ne de salt anarşist

17 0
12.04.2026

“İki tavşanı birden kovalayan, iki tavşanı da yakalayamaz”

- Konfüçyüs

Simone Weil, 20. yüzyılın en çelişkili ve derin düşünürlerinden biri olarak, hayatı boyunca mistik bir ruhani arayışla radikal siyasi eylemler arasında gidip geldi. “Medcezir nedir?” diye sorsalar “Simone Weil” derdim bu yüzden. 1909'da Paris'te agnostik Yahudi bir burjuva ailede doğan Weil, çocukluğunu entelektüel bir ortamda geçirdi.(Aynı ben!) Ağabeyi André Weil'in matematik dehasıyla rekabet ederken, kendisi erken yaşta Homer, Plato, Euripides ve Kant gibi klasikleri okudu. I. Dünya Savaşı'nın yaraları, ailesinin göçü ve babasının cephedeki doktorluğu, küçük Simone'da ezilenlere karşı tuhaf bir empati yarattı. Daha çocuk yaşta askerlere çikolata yerine şeker vermeyi reddetmesi, fedakârlığın ilk işaretlerindendi. Fiziksel zayıflığı ve sık sık hastalanması onu içe dönük bir düşünür yapmıştı ve ailesinin koruyucu tutumu ise bağımsızlık arzusunu körükleyen tek şeydi. Bu baskı incelendikçe özgürlük peşi sıra düşünlerle boğuyordu onu. Okul yıllarında filozof Alain'in etkisiyle toplumsal ikiyüzlülüğü eleştirmeyi öğrendi. École Normale Supérieure'e Simone de Beauvoir'ı geçerek girmesi, normlara meydan okuyan ilk çıkışı olmuştu. Bu çocukluk, onun bireysel direnişinin yanında vicdan yükünün de temellerini atmıştı.. Burjuva konforu içinde sokak yoksulluğunu gören Weil, ayrıcalıklı doğmanın suçluluğunu ömür boyu taşımıştı. Bu suçluluk duygusu yazdığı her satırda da kendini gösteren kişisel çıkıntılar oldular. Fakat toplumlar bugünkü gibi o günlerde de çıkıntıları sevmezdi. Çıkıntılık yapan dışarda kalırdı. Erken yazılarında siyasi eleştiriler, sonraki dönemlerdeki mistik fedakârlıklarda olduğu gibi…

Weil'in asıl düşünceleri ile içinde süzüldüğü, ona dayatılan düşünler içinde evrildi. Erken dönem yazıları, Marksist kökenli ama eleştirel bir anarşizmi yansırken “Baskı ve Özgürlük” (ölümünden sonra yayımlandı) adlı kitabında, toplumsal baskının nedenlerini tahlil etti. 1934'te yazdığı bu ana denemesi modern endüstrinin özgürlüğü nasıl yok ettiğine dair deneylenmiş ve yaşanmış bir zamanın da ürünüydü. Weil, burada kapitalizmin ve bürokrasinin baskı mekanizmalarını Marx'tan esinlenerek ele aldı, ama devrimin yeni bir baskı doğuracağını da öngördü. Fabrika hızı, emir-zincir ilişkileri ve zamanın zulmü, özgürlüğü imkânsız kıldığını bizzat da kendi de görerek yazdı. Bu kitapla anarşist yanını da ortaya koydu aslında. Gücü reddedip, bireysel özgürlük savundu. Weil, proletarya devriminin ütopyasını sorgularken, Stalin rejimi gibi örneklerle, devrimin baskıyı çoğalttığını da böylece dile getirdi. "Marx, ezilenlerin mücadelesinin gerçek özgürlemeyi getireceğini düşündü, ama yanılıyordu" dercesine, tarihsel örneklerle eleştirisinin tamamladı.

Bu eleştiriler, Weil'in doğrudan fabrika deneyiminden doğdu. 1934-1935'te Renault ve Alsthom fabrikalarında işçi olarak çalıştığı bu dönemi “Fabrika Günlüğü” adlı notlarıyla belgeledi. Bu metinle aşağılanmayı, zamanın içinde bir hapiste olmayı, zulmü ve düşüncenin yok oluşunu karın tokluğu uğruna var olmayı, insana çıplak gözle bakınca sanki bir böceğin ayaklar altında ezilişini tıpkı bir belgesel gibi anlatmış. "Zaman dayanılmaz bir yük", "Cumartesi öğleden sonra ancak düşünmeye başlıyorum" sözleriyse, sanki okunduğunda sesinin duyulabileceği bir gerçekliğin içinden fışkırır gibi hala canlı bir yılgınlıkla doludur. Fabrika, bu yüzden “acı” kavramların doğduğu bir yer olmuştur. “Bedensel ağrı”, “psikolojik yıkım” ve “sosyal değersizlik”. Bu deneyim, çocukluğundaki ayrıcalık suçluluğunu eyleme dökerken onu kimü zaman bilincini kaybedecek kadar acımasız da yapmıştır. Kime karşı? Demir dişli makineler çağına kılıç çekerken bile sadece kendi kanını dökebilmiş kendine karşı. İşçilere ders vermek, sendikalara katılmak yetmezdi çünkü bu demir dişleri yerinden söküp atmaya. Bu metin, anarşist bir manifestoydu, makineleşmiş emeğe, insanı köleleştiren sanayi devrimine karşı. Ama o kadar işte. Weil, burada “dikkat” kavramının tohumlarını attı. Düşünceyi koruma çabası, ruhani bir direnişe dönüştü. İnsan, güç yettiremediği her şeye karşı bir tanrıya sığınır sonunda, istese de istemese de.

Bu yıllarında verdiği dersler, “Felsefe Dersleri” adı altında toplandı. 1933-1934'te Roanne'da kız lisesinde verdiği bu dersler, algı, dil, ahlak ve siyaset felsefesini kapsıyordu. Empirizmi eleştirir ve “duyumlar bilgiye temel olamaz” derdi. Çelişkiyi üretken bir engel olarak görüyordu, ama zihin çelişkiyi aşmak için genişleyen bir yapıya sahiptir.. Dersler, pratik felsefeyi işaret ediyordu. Okul çalışmaları, “Tanrı Sevgisi”ne bir hazırlık olarak böylece diğer düşünleri arasında birikmeye ve ilerideki mistik dönüşümünün de zeminini oluşturuyordu. Weil'in mistik dönemi, 1930'ların sonlarında iyice ortaya çıktı. Portekiz'de balıkçı ilahisi, Assisi'de diz çökme ve Solesmes Manastırı'ndaki deneyimler, Hıristiyan mistisizmini getirdi “Tanrı'yı Beklemek” Père Perrin'e yazdığı mektuplar ve denemelerin bir araya gelmesiyle oluştu. Burada, vaftiz olmayı reddetmesi ise, kilise otoritesine anarşistçe karşı çıkmasına neden olmuştu. Azizlik yönü burada baskın hale geldiyse de “kendini yok etme” ve “ilahi aşk için ego'nun silinmesi” tam anlamıyla irdeleyen, düşünmekten hoşlandıkça isyan eden tarafını ortadan kaldırmaya yetmedi.

En bilinen eserlerinden “Ağırlık ve İnayet” notları arasından Gustave Thibon tarafından derlendi. Yerçekimi, doğal zorunluluk ve ego'yu temsil ederken, inayet ise ilahi müdahalenin yok edilemez istisnanın kendisiydi. “Ruhun tüm doğal hareketleri yerçekimi yasalarına tabidir; inayet tek istisnadır” dediği gibi. Savaş yıllarında yazdığı “Kökler- İnsanın ve Ruhun İhtiyacı” siyasi ve ruhani sentezin ötesine geçemedi. Köksüzlük modern toplumların hastalığıydı, ama bu konuda Weil de oldukça hastaydı. Endüstri, savaş ve kolonyalizmin bağlarını kopardığı şeyler arasında Weil de arayan ve fakat çok genç olan Weil zaman zaman ne aradığını unutan, şaşıran da biriydi. Düzen, özgürlük, itaat, sorumluluk, eşitlik, hiyerarşi, onur, ceza... Çiftler halinde listeler için denge şarttı. Köksüzlük, şehirde işsizlik ve sömürü, kırda gelenek kaybı, ulusta milliyetçilik zehriyle yayılırken, Weil de dengede durmakta giderek zorlanmaktaydı. Toplum, ne toplu olarak ne de birey bazında ruhun ihtiyaçlarını karşılamıyordu. Bugün de olduğu gibi.

Weil'in Londra ve Marsilya dönemlerini kapsayan, matematik, teoloji, felsefe karışımı düğünlerle dolu not defterleri onun elbette asıl düşüncelerinin ham hallerini de barındırıyor içinde. O, çelişkilerin insanı gerçeğe yaklaştırdığı düşüncesini sevdiği kadar çelişkili olmayı da seviyordu belki. Bu yüzden ne sağ bir azize ne de salt bir anarşist oldu. Çocukluğunda içinde birden filizlenen fedakarlık dayanılma yorgunlukları da beraberinde getirdiğinde isyanla beslendi. Camus'un onun için "tek büyük ruh", Eliot'un "aziz benzeri deha" diye tarif etmeleri de çelişkilerinde net olmasındandı. Bir insanın kendi kendini yok etmesini bütün ilahi metinlerde “yasak” ilan etmiş bir Tanrı’ya ulaşmak için “Tanrı için yok olmak” ifadesi de çelişkilere olan sadakatinin bir göstergesiydi, ama yine bütün otoritelere yalnız Tanrı için direnmek, reddetmek ve baş kaldırmak da tam bir tevekkül halinde olmaktı. Fakat yazdığı metinler ve taşıdığı düşünceler kadar güçlü olamadı hiçbir zaman. Weil, II. Dünya Savaşı sırasında Londra'da Özgür Fransa (Free French) hareketi için çalışırken, işgal altındaki Fransa'daki yurttaşlarının çektiği açlık ve yoksunlukla dayanışma göstermek için belirlenmiş resmi tayın miktarından fazlasını yemeyi reddetti. Ben de olsam böyle yapardım. Ama bu tutumu, zaten çok zayıf olan bağışıklık sistemini artık düzelmez biçimde bozdu.Baş ağrıları, sinüzit ve tüberküloz gibi sorunları daha da derinleştirdi.Simone Weil hiç evlenmedi, çocuğunda olmadı tabi. 24 Ağustos 1943’te henüz 34 yaşında, bilinçli şiddetli yetersiz beslenmenin getirdiği ölümü sonrası yapılan soruşturmada ölüm nedeni kayıtlara “intihar” olarak geçti, ancak biyografilerinde bu daha çok ahlaki dayanışma ve aşırı fedakârlıkla ilişkilendirilmekte. Hakeza bazı intiharlar ahlaki bir mücadelenin sonucu olmuştur tarihte. Saf bir azize değildiyse bile, oturup sınıfının ona sunduğu bütün ayrıcalıklar içinde çatlayana kadar yiyip içmek varken, onun bu sonu tercih etmediyse iradesini başıboş bir köpeğin iplerini sıkı sıkı elinde tutabilmiş olması da sahip olduğu inayetin göstergesi. Bu kadar direnebilmek için gerçekten de Tanrı’nın insana yardım etmiş olması gerekir.


© T24