menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şimdi bir girdaptan geçeceğiz, korkma sakın: Son Nefes

22 22
28.12.2025

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

28 Aralık 2025

"Sabrın bir zeka biçimi olduğunu öğrendim. Her şeyin hemen çözülmesi gerekmiyor, her şeyin net bir cevabı olması gerekmiyor. Bazen yapabileceğiniz en iyi şey nefes almak, gözlemlemek ve olayların kendi akışına girmesine izin vermektir."

-Viggo Mortensen

Tam kırk yaşındayım. Kırkıncı kapıdayım. “Açılsın artık bu kapı, yoksa kıracağım!” dediğim zamanlar da oldu, ama ne kapı açıldı kendi kendine ne de ben yeltendim birden “Şimdi onu kıracağım!” diye. Hem nasıl kıracaksın küstah! Kapı senin kapın mı bakalım… Ben eşiklerde, kalbim göğsümün içinde hep sıkışıp kalmış gibi… Kendimi bildim bileli hep ölecek yaştayım. Çok kitap okurum, çok çalışırım, çok yazarım. Niye? Çünkü vakit geçsin. Hâlâ dünyadayım. “Satranç Dersleri”nden yükselen o ses belki de benim için söylenmiştir: “Kaçış!” Bir gün kati suretle biteceğini, kesinlikle bildiğim için “dünya” dedikleri bu rüyaya alışamıyorum, kapılamıyorum. Yeniden diriliş günü geldiğinde herkesi annesinin adıyla çağıracakları zaman, ben babasının adını duymadıkça yerinden kıpırdamayacak olanlardanım. Sonra işte bir sabah bir rüya gördüm: Çöldeydim sanki bir aslan usul usul üzerime doğru yürüyordu. Derken ardımdan biri aslanın önüne küçük bir kuzuyu iteleyiverdi birden. Aslan kuzuyu kaptı, hızla tepelere doğru yol aldı. Peşlerinden tepelere doğru yürüdüm. Aslan kuzuyu parçalamıştı bile. Tepeden aşağıya baktım, kuzuyu aslanın önüne iten babamdı. Telefonum çaldı, uyandım. Bir darağacı gibi kuracağım şimdi bu cümleyi, ancak bir darağacı böyle kurulabilir çünkü: “Babam öldü.” Birini çölde kaybettim, öbürü kollarımın arasında yumdu gözlerini… Ama Yunus hep haklıdır: “Canlar ölesi değil…” Üç Hazirandan bu yana tam yedi ay oldu. Yedi aydır sesini duymuyorum, yüzünü görmüyorum. Dünyada söylenmemiş sözler var: ”Özledim” diyemem, ben hiç böyle şeyler söylemem. O da söylemezdi. Tam kırk yıl “Çocuk aşağı, çocuk yukarı” diye seslendi bana. Çocuk da nihayet ölecek yaşa geldi. Size biraz babamdan bahsedeyim. Çok uzun yıllar hep yurdundan uzaktaydı. Çok gezenti, adamını bulursa çok da gevezeydi. Sesi, kan gibi akardı sadece benimle konuşunca. Eğitimi: İlkokul üçten terk… Mesleği: Marangozluk. Öyle derdi soranlara, kereste tüccarı. Anadili gibi bildiği diller vardı. Dünyada görmediği pek az yer vardı. Gençliğinde şiirler yazmış hikâyeci, destancı. Çok eğitimli, zengin bir evden, soylu bir aileden nasıl çıkar böyle biri? Reddetmeyi o da çok severdi, benim gibi. Sadece bu yüzden bile birbirimize harp ilan etmemiz hep an meselesiydi. “Bu kadar çok şeyi nerden, nasıl öğrendi” diye kıskançlık krizlerine girerdim. O da beni kıskanırdı, rakibiz gibi. Melih Cevdet Anday’ın elimi sıktığı gün kıskançlıktan tansiyonu yükselmişti. Ben de onu Yaşar Kemal’le oturup gülüşerek konuştuğu zaman kıskanmıştım. Gençliğinde şiirler yazarmış, bulmuş okumuş dalgamı da geçmiştim tabii. “Benim yerimde olsaydın” dediğinde, “Sen yine de benim durduğum yerde duramazdın” derdim.

Belinde Cengizhan’ın mührü, o Hazar Türkü bense bir Kürt. Kalbimin paramparça olduğu gün terk edilmiş beş yaşında bir çocuktum. Elini tuttuğum günden beri hiç bırakmadım. “Bırak artık! Bırak!” sesleri yükseldiğinde yoğun bakımda, eğilip kulağına “Bırakamam… Bırakamam… Kâinatta en sevdiğim sensin!” dedim. Ekranda dümdüz bir çizgi silerek akıp gittiğinde her şeyi, aylarca taradığım saçlarını öpeyim öpeyim istedim. Aylarca başında durdum, hiçbir şeyi de ihmal etmedim. O son gün, o son anlarda kulağından telkini de eksik etmedim. Elini de hiç bırakmadım. Korkuyordu ölmekten, ben ölümden hiç o kadar korkmadım. Gözlerini araladığı o son saniyelerde “Şimdi bir girdaptan geçeceğiz, korkma sakın, sonra seni orda bekleyeceğim” dedim. Ekranda yanıp tekrar tekrar sönen bir ışık gibi 33...33...33... Sonra birden 0. Sıfırdan otuz üçe otuz üç saniye değil asla. “Zaman” diye bir şey yok çünkü. Onu biz insanlar uydurduk. Orada teslim oldum diyebilir miyiz Allah’a? Tur Dağı’na dönüp bakmış gibi oldum. Saçlarım bembeyaz oldular. Telkini bırakmadım. Elini de bırakmadım. O çok defa bırakmış olsa da benim elimi… Her şey bitene kadar orada kaldım. Her şey bittiğinde elini yine de bırakmadım. Sedyesi değişti, üzerini örttük. Birlikte morga indik. Bizde bu işler çok hızlıdır. “Bir bekleyen var” diye koştururuz. En çok “gelsin” istediğimiz kişiyi bile bekleyemeyiz, zaman dolar dolmaz çukur kazılmaya başlanır. Kapılarda bekleyenler dışarıdan duyarlar yırtılan kumaşın, teneşirden aşağıya akıp giden suyun sesini. Ondan geriye bunlardan başka hiçbir şey kalmamıştır. Daha sağ iken, yanımızda bir hasta yakını hastasına “Kuzum” derken dönüp bana bakmış: “Ben kuzu muyum?” diye sormuştu. “Baksana sen bana baba, ben hiç benziyor muyum kuzuya?” Sesimi biraz daha yükseltip “Aslan yavrusuyuz, Anadolu Parsıyız biz!” demiştim, son kahkahası hâlâ kulaklarımda. Hem en yakın arkadaşımdı hem en azılı düşmanım. Dikilip durduğum için aylarca başucunda her defasında şu cümleyi kurardı bana: “Dikilme tepemde inzibat subayı gibi, güneşimi kesiyorsun…” Oysa o da bilirdi, kaldırıp parmağını “İşte şu dağ” dese, gider dağı delerdim. “Biraz üşüdüm” dese, kendimi yakardım. Ama bana da sonunda evlatlık olmanın şu vazifesi düşmüştü: Ölmekte olan birine eşlik etmek, her şey bitinceye dek. Mezarlığa girdiğimizde koşup çukuruna bakmıştım da “Yeterince derin olmamış, niye?” demiştim. Niye?

“Ne görsem ötesinde hasret çektiğim diyar
Kavuşmak nasıl olmaz mademki ayrılık var”

Claude Grange ve Régis Debray’ın “Son Nefes: Ölmekte Olanlara Eşlik Etmek” belki de sadece bu tecrübeye sahip olduğum için önemli bir kitap oldu benim için. Kitap insanlığın en yıkıcı gerçeğiyle, ölümle yüzleşmenin olduğu kadar ölmekte olanlara eşlik edenlerin de elini tutuyor. Kitap, ölmekte olanların son anlarını bir hastane odasının soğuk gerçekliğiyle sınırlamıyor; aksine, bu anları insan ruhunun........

© T24