Yalçın Küçük’ün cenaze töreninden Fevzi Çakmak’ın cenaze törenine
Yalçın Küçük’ün ölüm haberinin sosyal medyadaki yansımalarına bakınca herkesin “kendi Yalçın Küçük”ünü andığını fark ettim. Uzun yıllara yayılan hayatının bir kesiti alınıyor; oradan hareketle ya göklere çıkartılıyor ya da gömülüyordu. (Zaten sosyal medyanın ara tonlarla pek alakası yok.)
Bu yazının öyle bir derdi yok, birkaç şahsi cümleden sonra ilginç bir tesadüfe değinecek.
Benim Yalçın Küçük’le tanışmam Planlama Kalkınma ve Türkiye kitabıyla oldu. Bir lise öğrencisi ne kadar anlarsa o kadar anlamıştım. Sonra Türkiye Üzerine Tezler geldi. Ardından da Aydın Üzerine Tezler...
Üniversite yurdunda birkaç arkadaş nasıl da iştahla okumuştuk Aydın Üzerine Tezler’i... İçeriğinden çok edası, üslubu, cüretkârlığından etkilenmiştik.
Yalçın Küçük “40 kere ölç, 1 kere biç” atasözüne hiç prim vermiyor, “1 kere ölç 40 kere biç” cüretkarlığıyla tezlerini sıralayıp duruyordu. Önce birkaç veri ortaya koyuyor ardında da “şimdi tezi yazabilirim” diyor, saydırıyordu.
Sonra o taşkın üslubun sahibinin bizzat kendisini gördüm. Seksenlerin ortasında, 12 Eylül’ün yarattığı çöl ortamı, onun deyimiyle “Eylülizm” sürerken, memlekette küçük birer vaha işlevi gören Bilar, Bilsak gibi kurumlarda konuşmaya gelirdi.
En az yazdıkları kadar coşkulu, cerbezeli biriydi. Hiçbir fikri onunla uyuşmayan insanlar bile ilgiyle dinliyor, yarattığı auraya kapılıyordu.
Sanırım Bilsak’taydı. Nail Satlıgan’ın moderasyon yaptığı bir toplantıya gelmişti. Konuşması bittikten sonra içimizden biri kalktı, “hocam, Aydın Üzerine Tezler’in birinci kitabında şunu söylüyorsunuz ama ikinci kitapta tam tersini söylüyorsunuz, bu ne yaman çelişki?” gibi bir şey söyledi.
Yalçın Küçük’ün yanıtı halen kulağımda: “Ben ne yazdığımı nereden bileyim?”
Aynen böyle oldu. O dahil hepimiz dakikalarca güldük.
* * *
Sonraki yıllardaki inişleri, çıkışları, zikzakları, takıntıları vs bu yazının konusu değil. Lafı çok uzatmadan diğer konuya geçelim.
Malum Yalçın Küçük için askeri bir tören yapıldı. Zira “Kıbrıs Gazisi”ydi.
1984’te ‘Aydınlar Dilekçesi Davası’nda yargılanırken bunun altını çizmiş, “ben gaziyim. Kenan Evren belediye otobüsüne biletsiz binemez ben binebilirim” demişti.
Cenaze törenine eşlik eden TKP bayraklarını görünce aklıma Fevzi Çakmak’ın cenaze töreni geldi.
13 Nisan 1950’de Türkiye’de çıkan gazetelerin manşeti Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenaze törenine ayrılmıştı.
13 Nisan 1950 Vatan
Nişantaşı’ndaki evinden alınan tabutu eller üstünde, tekbirler eşliğinde Beyazıt Camii’ne getirilmiş, kılınan namazdan sonra yine eller üstünde Eyüp Mezarlığı’na kadar götürülmüştü. (Günün gazetelerinde mesafe yazmaz. Ama mevcut uydu haritalarından hareketle hesaplayınca 13-14 kilometrelik bir mesafe kat edildiğini görürüz.)
Bir miting havasında geçen, türlü çeşitli asayiş olaylarının çıktığı cenazeye katılan insan sayısı 100 bin ile 300 bin arasında telaffuz edilir.
O tarihlerde Başbakan Yardımcısı olan Nihat Erim, 13 Nisan’da günlüğüne: “Mareşal F. Çakmak’ın ölümünü vesile yapan Millet Partisi, irtica unsurları ve komünistler bu hadiseyi iyice istismar ettiler. İstanbul........
