menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Geçmişteki din, aile ve cemaat sorunlarına eğilme

17 0
06.03.2026

ANN LEE’NİN VASİYETİ

X  X  1/2

(The Testament of Ann Lee)

Yönetmen: Mona Festvold
Senaryo: Brady Corbet, Mona Festvold
Görüntü: William Rexer
Müzik: Daniel Baumberg
Oyuncular: Amanda Seyfried, Lewis Pullman, Thomasin McKenzie, Matthew Beard, Christopher Abbott, David Cale,  Viola Prettejohn, Tim Blake Nelson/ Searchlight Pictures

ABD-İngiliz yapımı, 2026

İşte yine tartışmalı ve  çelişkili filmlerden biri. Bu kez tam anlamıyla... Öylesine ki, ilk başlarda beyazperdeye büyülenmiş gibi bakıyorduk. Sonrasında neredeyse salondan kaçmayı düşündük! Bakalım, sizler nasıl bakacaksınız? Hem dediklerime, hem de filmin içerdiği temel motiflere ve konulara olan ilginize bağlı olarak...

Film hayli eskilerde geçiyor: 1740-50’li yıllarda... İngiliz kökenli kitlelerin büyük göçlerle “yeni kıta"ya, yani Amerika’ya geldikleri dönemde... Ortada din ve onun türlü-çeşitli yorumlar ve bunun getirdiği çelişkili kavgalar, hatta savaşlar vardır. 

Ve ön planda da bir kadın. Ann Lee... Erkek kardeşi Wiliam’la birlikte bu yeni dünyaya uyum sağlamaya uğraşacaklardır. Arada çocuklar vardır, korunması gereken... Ve öylesine değişik tipler vardır ki... İyice yaşlı bir adam sağa sola koşar durur, onu izleyenler de civardaki görkemli ormanları görüp hayranlıkla bakarlar... O dönemde İngiltere’de Shakers denen bir dinsel cemaat oluşmuştur. Birine göre “soğuk bir entellektüel bakış” taşıyan”... Ayrıca Metodist bir gurup, Evanjelist  bir başkası... Dinin geçmiş  çağda oynadığı iyi-kötü, baskıcı veya hoşgörülü; cenneti vadetmekten cehenneme yollamaya çok farklı misyonlarla...

Böylece adına Quakers denen camianın bir yan dalı olan Shakers giderek önem kazandılar. Ve tüm bunlar bu ilginç ama yine de doyurucu olmayan bu filmde, günümüz insanının ancak yan gözle izlediği bu yapıma yol açmış oldu. İngiltere’nin 18. yüzyılda yaşadığı ve sonra Amerika’ya sıçrayan tarihsel serüven, meraklıları için yine de izlemeye değer olmalı

Nasıl olmasın ki... Daha öylesine ilginç şeyler içeriyor ki... Öncelikle filme adını  veren Ann Lee başlı başına bir karakter... Etrafındakilerce Shaker eyleminin lideri olarak, bir dişi Hazreti İsa sayılıyor. Ayrıca belki ilk kadın vaiz... Burası sanki ütopik (ancak hayal edilen) bir toplum... Kilise sahnelerinin o kalabalık ve etkili havası filmin en ilginç bir yanı. Ama Ann Lee aşkı da ihmal etmiyorAbraham adlı bir yakışıklı onu tavlamayı beceriyor.

Böylece eskiden bedenine giren, ama yitirdiği çocuklarının yerini gerçek bir aşk alıyor. O andan itibaren filme bir başka motif katılıyor: Seks ve onu açıkça filmde kullanma özgürlüğü... Baş rahip Wardley öz kız kardeşini çırılçıplak görünce... Ne olmasını beklersiniz?

Ama bu tuhaf filmde başka şeyler de var. Biri de müzik... Daniel Baumberg’in filme eklediği müziği kastetmiyorum. (Ki belki onun da rolü olmuştur). Ama Ann Lee’nin kendi sesiyle söylediği şarkıları kastediyorum. Ve kimi sahnelerde o şarkılarla dans edilmesini... O artık sanki dinsel bir kraliçedirÖylesine  çılgın biçimde, sanki dönemin özellikle yetiştirilmiş dans gurupları ortada fink atıyor! Böylesine farklı yaklaşımları ayni filmde kullanmak ona biraz da müzikal yakıştırmasını getirmiş.

Doğrusu zaten filmin temel direği olan Amanda Seyfried bu konuda kusursuz. Bir yerden bir-iki ödül alırsa şaşmayın... Role tümüyle oturmuş, son derece karmaşık bir kişiliği sırtlanmış... Kardeşi William’da Lewis Pulman ve Mary’de Thomasin McKenzie çok işiler. Sık sık söylediği (sanırım kendi sesiyle) o güzel şarkılar, filme özel bir tat veriyor.

Filmin (kadın) yönetmeni Mona Festvold’la birlikte senaryoyu yazmış olan Brady Corbet daha önce en çok The Brutalist filmiyle parlamıştı. Bu film için Hıristiyanlığın önemli kitaplarından Apokaliptik serinin on ikincisine başvurmuş. Hikayenin sonunda iki yıllık bir gemi macerasından sonra, kahramanlarımız Amerika’ya ulaşıyorlar. Ki orada da ABD’nin tarihsel kahramanı George Washington’la karşılaşabilirler!

Ve belki en önemlisi...Tüm hikayenin İngiltere’de başlayıp Amerika’ya gitmesi belki günümüz ABD’sini hatırlatıyor. Fazla detaya girmek ve tüm dünyanın ABD’nin desteğiyle savaşa girmesinden söz etmek istemiyorum. Filmin başta çok umut verdiği halde çok uzaklarda kalmış ve günümüz için ırak kalmasından da... Tüm bunlara rağmen, ilginç yanları var. Meraklıları kaçırmasın...

Not: Sevgili okurlarım. Bu ayki Milliyet-Sanat’da ele aldığım klasik film John Huston’un Beat the Devil- Şeytanın İşi. Filmde Humphrey Bogart, Jennifer Jones, Gina Lollobrigida, Robert Morley, Peter Lorre gibi isimlerden oluşan muhteşem bir kadro var. Dikkatlerinize...


© T24