Veba
Işık Lisesi'ne başlayacağım zaman aileme sormuşlardı. Nişantaşı kampüsüne mi devam etmek istersiniz, yoksa yeni açılan Ayazağa kampüsüne mi? Büyük parkları, bahçeleri, o zaman için hayalimin ötesinde imkanlarıyla anlatılan Ayazağa o yaşımda gönlümü çelmişti. Ve ben hazırlık sınıfına Ayazağa'da kaydolmuştum. İstanbullu olanlar bilir, Anadolu yakası çocukları eğer okul için karşıya geçiyorlarsa onları bekleyen birkaç zor koşul vardır. Öncelikle herkese ve her şeye uzak olduğunuz hissettirilir, hafta sonları kimseyle karşılaşamaz, hoşlandığınız çocukla bir dolmuş sırasında denk gelemezsiniz. Okul sonrası etkinliklerini zaten unutun. O servise yetişemediniz mi, ayvayı yersiniz. Bir de üstüne okula gitmek için en erken kalkan, okuldan eve en geç dönen yine siz olursunuz. O yüzden servis önemlidir. Servis en çok vakit geçirdiğiniz yerdir.
Servise yazıldığımda en arka ve onun bir önü sıraların, liselilere ait olduğu söylendi bana. Asla oraya yanaşmamalıydım. Bize, küçüklere, liselilerin tabiri ile "kısalara" kenarlara oturmak düşüyordu. Ancak sırtınızı cama dayadığınız bu kenar yolculuğunun en büyük kusuru yol boyu profilden gördüğünüz liselilere bakmak oluyordu. Üstelik kenar dediğimiz aslında bir oturma yeri bile değildi, bu sebeple yarınız açıkta kalıyor ama gıkınızı bile çıkaramıyordunuz. Bize hiç de dostça davranmayan, sadece erkeklerden oluşan o liseli grubu unutmam mümkün değil. Bu grup sabahın 6'sında istediği metal müziği çalar, bağıra çağıra kavga eder ve bir de bize atmak için tükürüklü kağıt topları hazırlardı. Kendi defterlerini harcamamak için bizlerin defterinden sayfalar koparır, üzeri ödevlerimizle yazılı sayfaları ağızlarına atar, onu tükürükleri ile bir çevirip top yaparlardı. Bazen bunu sabahtan hazırlarlardı ki, akşama attıklarında canımızı daha çok acıtsın. Ardından ya ağızlarından tükürerek ya önlerindeki koltuğun sırt kısmından güç alarak tek tek tükürük toplarını hedeflerine atarlardı, bize. Ses çıkarır, şikâyet edersen işte o zaman avları haline gelirdin. Buna rağmen onları rehberlik servisine şikâyet etmeye gittiğim günü de unutmam ama onu da başka gün anlatırım.
Nedenini pek bilmesem de benimle çok uğraşmadılar. Ama hemen yanımda oturan bir çocuk vardı. Terleyince beyaz yanakları parça parça kızarırdı, alerji gibi. Fıskiye gibi kâkülleri vardı bir de. Ethem Efendi caddesinin girişinde bir apartmanda bırakıyorduk onu. Annesi kapıda karşılıyordu oğlunu ve her seferinde öperek içeri alıyordu. Az evvel bu çocuğun yaşadıklarından annesinin haberinin olmayışı ise benim hep canımı sıkıyordu.
Bu liselilerden bir tanesi, Çiftehavuzlar'da oturan sarışın bir gençti. En tehlikelilerinin o olduğunu düşünürdüm hep, onun gelmediği gün görece bir sakinlik olurdu serviste. Onu eve bıraktığımız bir gün kapıda babasının onu karşıladığını gördük. Ardından çocuğu kulağından çekerek apartmanın kapısına kadar götürdü, apartman kapısını açarken oğluna, büyük ihtimalle ayağı oraya kadar ulaşabildiği için kuyruk sokumuna gelen bir tekme savurdu. Bu sahne hayatım boyunca gözümün önünden gitmedi. Sarışın oğlan, bela çocuk yere düştü. Apartmanın kapısı kapandı. Ertesi gün bela çocuk okula gelmedi, bir sonraki gün yine göremedik onu. Araya hafta sonu tatili girdi. Pazartesi sabahı servise bindiğinde her şey kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı. Ancak ona duyduğumuz korku duygusunun yerine gelen, tanımlayamadığımız başka duygular vardı. Koca servis ona neler olduğunu görmüştük, iki tarafında bildiği ama birbirine söyleyemediği bir sırrı paylaşıyorduk. Bu korku imparatorluğunu daha ne kadar sürdürebilirdi ki? Sürdürdük. Bela çocuk, mezun olana kadar servise bela olmaya devam etti. Onun kadar bela olmayıp onu hoş gören arkadaşları da mezun oldu. Nihayet en arka ve onun ön sırasındaki sıralarda biz yerimizi aldık. Herkesin istediği kasedi, sırasıyla çalmak koşulu getirdik. Sabahları servis şoförü abimizin başı şiştiği için bir daha hiç metal dinlemedik. Akşam üstleri bütün servisi o zamanlar yeni açılan McDonald's'ın önüne çekip kendimize bir güzel servis ziyafeti çektik. Zorbalar olmadan hayat ne kadar da güzel olabiliyordu, onu anladık.
Bu hafta izlediğim bir film bütün bu anıları geri getirdi. The Plague son yıllarda çekilmiş en sert zorbalık filmlerinden biri. Film, bir yaz kampında geçen hikâye üzerinden bir erkek çocuk grubunun içinde giderek normalleşen psikolojik şiddeti anlatıyor. Başlangıçta sıradan görünen grup dinamikleri zamanla bir çocuğun sistemli biçimde hedef alınmasına dönüşüyor. Zorbalığı bireysel bir kötü karakter sorunu olarak değil, grup içinde yayılan bir davranış biçimi olarak ele alması dolayısıyla adı tesadüfi değil. Plague yani veba. Alay, dışlama ve küçük düşürme bir kişiden diğerine geçerek, salgın gibi grubun ortak diline dönüşüyor. Bu kamp bir su topu kampı, grubun iktidar düzenini kuran bir alan aynı zamanda. Havuzun içinde görünür olan şey oyun ve takım ruhu; görünmeyen yüzünde ise sürekli test edilen aidiyet, aşağılanma ve dışlama var, su topu oyunu bunun sembolik dili. Çocukların ciltlerinde beliren kızarıklıklar da bu atmosferin bedensel izi, sanki grup içindeki gerilim derinin yüzeyine çıkıyor. Takımın içindeki bir çocuk veba ilan edilerek grubun dışına itiliyor ama film burada güçlü bir metafor kuruyor. Veba yalnızca dışlanan çocuğa ait bir şey değil, grubun içinde dolaşan bir ihtimal. Herkesin bir anda veba kapma yani vebalı olarak dışlanma tehlikesi var. Bu yüzden herkes sürekli bir başkasına yönelerek kendini kurtarmaya çalışıyor.
Birkaç yıl önce Türkçeye çevrilmemiş çok güçlü bir kitap okumuştum. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle elime geçen bu kitabı, kendi aramızda çocukluk ve okul yıllarımızdan kalan hikâyeleri birbirimize anlatırken önermişti bana. Birbirimize başımızdan geçenleri anlatıyorduk ama ilginç olan şuydu, o zaman yaşadıklarımızın çoğunu zorbalık olarak bile adlandırmamıştık. Sanki bunlar büyümenin doğal parçalarıymış gibi kabul edilmişti. Oysa geriye dönüp bakınca pek çok şeyin aslında sistemli bir dışlama ve küçük düşürme biçimi olduğunu fark ediyorduk. O kitap, Rosalind Wiseman’ın 2002’de yayımlanan Odd Girl Out kitabı.
Wiseman bu kitapta özellikle kız çocukları arasında görülen zorbalığın çoğu zaman görünmez kaldığını anlatıyor. Erkek çocuklar arasındaki zorbalık daha çok fiziksel şiddet üzerinden tanımlanırken, kızlar arasındaki zorbalık sosyal ilişkiler üzerinden işliyor. Dedikodu, arkadaş grubundan dışlama, sessizlikle cezalandırma, birini görmezden gelme ya da itibarını zedeleme gibi yöntemler kullanılıyor. Wiseman buna ilişkiler üzerinden yürüyen bir saldırganlık biçimi diyor. Kitabın en önemli tezlerinden biri de şu; bu tür zorbalık çoğu zaman öğretmenler ve ebeveynler tarafından fark edilmez çünkü ortada açık bir şiddet yoktur ama etkileri son derece derindir.
Bir genç kızın sosyal dünyasının merkezinde yer alan arkadaşlık ağından dışlanması, kimlik duygusunu ve özgüvenini ciddi biçimde sarsabilir. Wiseman kitabı boyunca bu görünmeyen şiddetin nasıl işlediğini, grup dinamiklerinin nasıl kurulduğunu ve yetişkinlerin bunu çoğu zaman neden geç fark ettiğini anlatır.
Odd Girl Out’u okuduğumda beni en çok sarsan şey şuydu, Wiseman’ın anlattığı şeyler çoğu zaman küçük, gündelik ve neredeyse görünmez davranışlardı. Birini gruptan dışlamak, onun hakkında konuşmak, o gelince susmak. Bunlar tek tek bakıldığında büyük olaylar gibi görünmese de, bir araya geldiklerinde birinin sosyal dünyasını tamamen yok edebilirler.
Ama bazen bu görünmez mekanizma çok daha karanlık bir yere de varabiliyor. Wiseman’ın kitapta tarif ettiği grup dinamiklerinin en uç örneklerinden biri, yıllar sonra izlediğim başka bir hikâyede karşıma çıktı. Gazeteci Rebecca Godfrey’in Under the Bridge kitabının uyarlamasını olan diziydi bu. Anlatılan 1997’de Kanada’da yaşanan Reena Virk vakası. Burada da başlangıç noktası yine aynı, bir genç kızın grup içindeki konumu, dışlanma korkusu ve arkadaşlık ağlarının içindeki kırılgan güç dengeleri. Ancak bu kez o görünmez zorbalık, geri dönüşü olmayan bir şiddete dönüşüyor.
Tıpkı The Plague’de olduğu gibi burada da herkes aynı kırılgan düzenin içinde. Bir kişinin hedef seçilmesi grubun geri kalanı için geçici bir güven alanı yaratıyor çünkü dışlanan biri varken diğerleri kendi yerini sağlam hissediyor. Ama bu sınır sabit değil ki, sürekli yer değiştiriyor Herkes bir gün sınırın dışına itilebileceğini biliyor.
Akran zorbalığı çoğu zaman tek bir saldırgan ile tek bir kurban arasında gerçekleşmez. Bir seyirci kitlesi, sessizce onaylayanlar, katılmayan ama müdahale etmeyenler ve grubun merkezinde yer almak isteyenler vardır. Bir grubun içinde yer almanın, merkezde kalmanın ve dışarı atılmamanın ne kadar kırılgan bir dengeye bağlı olduğunu yetişkin dünyasından da biliriz. Şiddet bir anda ortaya çıkmaz. Oraya adım adım gelinir.
Zorbalık üzerine çalışan araştırmacılar yıllardır aynı soruya dönüp duruyor. Böyle bir düzen nasıl kırılabilir? Literatürde giderek güçlenen bir yaklaşım zorbalığın yalnızca saldırgan ve kurban üzerinden değil, bütün grup üzerinden düşünülmesi gerektiği.
Bunun iki örneğini duydum. Bir dostum, İrlanda’da okulda uygulanan bir yöntemi anlatmıştı. Çocuklara zorbalık yapan kişiyi desteklememeleri öğretiliyormuş, Zorbalık yapan kişiye eşlik etmemek, ona gülmemek ve onu izleyerek güç vermemek. Böylece zorbalık yapan kişi bir anda yalnız kalıyor ve bir grubu arkasına alamadığında da bu davranışı sürdürmesi zorlaşıyor.
Finlandiya’da geliştirilen KiVa sistemi de okullarda uygulanan bir zorbalık önleme programı. Programın temel fikri şu, KiVa zorba ile kurbanla ilgilenmiyor, sınıftaki ve okul ortamındaki bütün çocukları hedef alıyor. Derslerde, videolarda ve grup çalışmalarında öğrencilere zorbalığın nasıl ortaya çıktığı ve bir grubun sessiz kalmasının bunu nasıl güçlendirdiği anlatılıyor. Amaç tek bir öğrenciyi cezalandırmak değil, sınıfın içinde hangi davranışların kabul gördüğünü değiştirmek. Birine gülmeyen, alaya katılmayan ve dışlanan kişiyi yalnız bırakmayan bir grup oluştuğunda zorbalık zeminini hızla kaybediyor.
O yüzden durduğumuz yer ve neye sessiz kaldığımız her zaman çok önemli. Bir grubun iklimini belirleyen çoğu zaman en gürültülü kişi değil, ona sessiz kalanların toplamı.
