menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İlber Ortaylı’ya veda ederken

9 0
14.03.2026

Bir toplumun hafızası yalnızca arşivlerde veya kitaplarda yaşamaz. Bazen o hafıza bir insanın zihninde, dilinde ve anlatısında vücut bulur. İlber Ortaylı ülkemizde bu rolü üstlenen nadir isimlerden biriydi. Onu dinleyenler yalnızca bir tarihçinin bilgisini değil, aynı zamanda geçmişle bugün arasında güçlü bir bağa ve akışkanlığa sahip canlı bir zihni görürdü. Bu nedenle onun vefatıyla birlikte yalnızca uluslararası itibara sahip önemli bir akademisyeni değil, aynı zamanda tarih bilgisini gündelik hayata taşıyabilen bir hafızayı da kaybettik.

Ortaylı’nın en dikkat çekici yönlerinden biri, tarih bilgisini akademinin dar sınırları içinde tutmamasıydı. Osmanlı’dan Avrupa tarihine, şehir kültüründen diplomasiye kadar geniş bir alanı kapsayan bilgi birikimini yalnızca akademik metinlerde değil, konferanslarda, televizyon programlarında ve günlük sohbetlerde de paylaşmayı tercih etti. Bu yönüyle Türkiye’de nadir görülen bir şeyi başardı. Tarihi geniş kitleler için yeniden merak edilen bir alan haline getirdi.

İlber Ortaylı’nın tarih bilgisini canlı tutan unsurlardan biri de yalnızca akademi içinde kalmayan geniş kültür dünyasıydı. İstanbul’un sahafları, müzeleri, tarihî semtleri ve sohbet meclisleri onun zihnini besleyen doğal bir çevre oluşturuyordu. Bu nedenle örneğin Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğü de onun için yalnızca idari bir görev değildi, adeta tarihle iç içe yaşadığı bir mekândı. Osmanlı devlet geleneğinin en önemli merkezlerinden biri olan bu sarayın yalnızca bir müze olarak değil, yaşayan bir tarih mekânı olarak anlaşılması gerektiğini gösterdi. Onun Topkapı Sarayı’nın tarihî mirasının korunması ve daha geniş kitlelere anlatılması yönünde gösterdiği çaba, Ortaylı’nın tarih bilgisini toplumla paylaşma konusundaki yaklaşımının da bir yansımasıydı.

Dolayısıyla, onun anlatısında tarih yalnızca geçmişte yaşanan olayların kronolojisi değildi. Daha çok medeniyetlerin karakterini, toplumların zihniyet dünyasını ve devletlerin uzun süreli dönüşümlerini ve bugüne yansımalarını anlatmaya çalışan bir çabası vardı. Bu nedenle Ortaylı’nın tarih anlatısı çoğu zaman bir olaydan çok o olayın arkaplanındaki zihniyeti, bir kurumdan çok o kuruma hayatiyet veren kültürü anlamaya yönelirdi. Osmanlı’nın yalnızca bir imparatorluk değil, aynı zamanda karmaşık, güçlü ve kadim bir yönetim ve şehir medeniyeti olduğunu anlatırken de bu yaklaşımı açıkça görülürdü. Kimi zaman sert üslubu, kimi zaman ironisiyle, tarih konusundaki yüzeysel yaklaşımlara karşı hep mesafeli durdu. Kolaya kaçmamayı teşvik ediyordu. Bu tavır, onu yalnızca bir tarih anlatıcısı değil, aynı zamanda kültürümüzün de savunucularından biri haline getirdi.

Bu çerçevede Ortaylı’nın en dikkat çekici özelliklerinden biri, tarih bilgisini siyasi sloganların ya da ideolojik kalıpların dışında tutma konusundaki ısrarıydı. Örneğin, ermeni meselesi üzerinden yürütülen uluslararası tartışmalarda, tarih yazımının parlamentoların kararlarıyla veya siyasi kampanyalarla şekillenemeyeceğini sık sık dile getirdi. Bu mesele üzerinden Türk milletine yöneltilen genelleyici suçlama diline karşı sert bir tavır alırken, tartışmanın akademik yöntem ve arşiv çalışmaları üzerinden yürütülmesi gerektiğini savundu. Bu nedenle Türkiye’de birçok kişi onu yalnızca bir tarihçi olarak değil, Türk tarihinin ve toplumunun itibarını akademik bir zeminde savunan bir entelektüel olarak gördü.

İlber Ortaylı son yıllarda sıkça tartışılan “Türk mü, Türkiyeli mi?” ayrımına da oldukça açık ve net bir şekilde karşı çıkan nadir isimlerden biriydi. Bu tartışmayı hem tarihsel hem de dilsel açıdan problemli bulduğunu çeşitli konuşmalarında ve yazılarında ifade etti. Ona göre dünyada millet adları tarihsel süreç içinde oluşur ve siyasi mühendislik yoluyla kolayca değiştirilemez. Bu nedenle Ortaylı’ya göre Türk kavramı yalnızca etnik bir kimliği ifade eden dar bir tanım değildir. Osmanlı’nın son döneminden itibaren ve özellikle Cumhuriyet’le birlikte bu kavram daha çok siyasi ve vatandaşlığa dayalı bir kimliği ifade eden bir anlam kazanmıştır. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını tanımlamak için kullanılan Türk milleti ifadesinin tarihsel olarak yerleşmiş ve hukuki bir karşılığı olduğunu vurgulardı. Ona göre bu kavramı terk ederek yerine Türkiyeli gibi yeni bir tanım üretmeye çalışmak hem tarihsel sürekliliği kopartmakta hem de dil açısından doğal olmayan bir kullanım ortaya çıkartmaktadır. Ortaylı ayrıca Türkiyeli ifadesinin Türkçede yerleşmiş bir millet adı üretme biçimi olmadığını da söylerdi. Türkiye kelimesinin zaten Türklerin ülkesi anlamını taşıdığını, dolayısıyla bu kelimeden yeni bir kimlik üretmenin dil mantığı açısından sorunlu olduğunu ifade ederdi.

İlber Ortaylı’nın zihnini besleyen unsurlardan biri de kuşkusuz yukarda da değindiğimiz gibi yalnızca akademik dünyayla sınırlı kalmayan geniş cemiyet hayatıydı. O, kütüphaneye kapanmış bir akademisyen tipinden çok farklıydı. Nilgün Uysal ile yaptığı nehir söyleşisinde Ankara ile İstanbul arasındaki farkı kendi açısından anlatırken bunu özellikle vurgular (İlber Ortaylı Kitabı/Zaman Kaybolmaz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017). Ankara’da hayatın daha çok okuma ve çalışma etrafında döndüğünü, buna karşılık İstanbul’un insanı sürekli dışarı çağıran bir şehir olduğunu vurgular. İstanbul’da diplomatlardan sanatçılara, öğrencilerden esnafa kadar çok farklı çevrelerle sohbet etmeyi seven, farklı ortamlara girmekten kaçınmayan bir İlber Ortaylı vardır. Bu canlı sosyal temas, onun tarih bilgisini kuru bir akademik bilgi olmaktan çıkarıp yaşayan bir tecrübeye dönüştürmesini sağladı. Çünkü tarih yalnızca belgelerde değil, insanların hafızasında, şehirlerin gündelik hayatında ve toplumların kültürel alışkanlıklarında da yaşar. Ortaylı’nın anlatılarındaki canlılığın ve geniş perspektifin arkasında biraz da bu güçlü cemiyet hayatı tecrübesi bulunuyordu.

Bugün İlber Ortaylı’nın ardından bakıldığında, geride yalnızca kitaplar ve makaleler değil, aynı zamanda güçlü bir tarih merakı bıraktığını görmek mümkündür. Birçok genç için tarih ders kitaplarında sıkıcı bir konu olmaktan çıkıp canlı bir keşif alanına dönüştüyse, bunda onun payı büyüktür. Dolayısıyla, Ortaylı’nın bıraktığı miras yalnızca kitaplarından veya derslerinden ibaret değildir. Asıl mirası, geniş kitlelerde tarih merakı uyandırabilmiş olmasıdır. Bugün ülkemizde tarih üzerine yapılan sohbetlerin canlılığında, genç kuşakların geçmişe duyduğu merakta ve Osmanlı dünyasına yönelik artan ilgide onun etkisi açıkça hissedilmektedir. Bazı tarihçiler sadece geçmişi araştırır ve günümüze taşımazken bazıları ise toplumların geçmişle kurduğu ilişkiden yola çıkarak bugünü yorumlar ve geleceği şekillendirir. İlber Ortaylı bu ikinci gruba giren nadir isimlerden biriydi.


© SuperHaber