menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye, İsrail için Giderek Bir Kâbusa mı Dönüşüyor?

14 0
28.08.2026

Orta Doğu’da güç dengesi her zaman sessiz sedasız değişmez; bazen birkaç gelişme, bölgesel satranç tahtasını öylesine altüst eder ki yıllardır geçerli olan kabuller bir anda anlamını yitirir. Suriye’de YPG’nin kendisine ait idarî ve askerî yapılanmadan vazgeçerek Şam yönetimine entegre olma kararı da bu türden bir gelişmedir. İlk bakışta Suriye’nin iç siyasi düzeniyle ilgili bir adım gibi görünse de bunun etkileri Suriye sınırlarının çok ötesine uzanmaktadır. Tel Aviv’de bu gelişmenin yol açtığı kaygının boyutu ise aslında çok daha büyük bir soruya işaret ediyor: Orta Doğu’da Türkiye artık İsrail’in göz ardı edemeyeceği bir güç hâline mi geldi?

Bu sorunun cevabı yalnızca Türkiye ile İsrail’in askerî gücünü geleneksel ölçütlerle karşılaştırarak verilemez. Asıl mesele; askerî kapasite, savunmada kendine yeterlilik, coğrafi konum, diplomatik nüfuz, bölgesel erişim ve geleceğe yönelik stratejik imkânların bütünsel bir değerlendirmesidir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin konumu son on yılda belirgin biçimde güçlenmiştir. Suriye’de yaşanan son gelişmeler de bu gerçeği daha görünür hâle getirmiştir.

Suriye: Asıl stratejik cephe

Beşşar Esad yönetiminin sona ermesinin ardından Suriye’de bazı bölgesel güçlerin beklediği gibi bir iktidar boşluğu ortaya çıkmadı. Aksine Türkiye, diplomatik, siyasi ve askerî araçları bir arada kullanarak Suriye’deki nüfuzunu genişletti. YPG’nin Şam yönetimiyle entegrasyon süreci de bu kapsamlı dönüşümün önemli bir parçasını oluşturuyor. Kuzey Suriye’de kalıcı, silahlı ve ayrı bir yapılanma varlığını sürdürseydi bölünme, vekil güçler ve dış müdahale ihtimalleri varlığını koruyacaktı. Ancak Suriye güçlü bir merkezî devlet olarak yeniden yapılandırılırsa bölgenin tamamındaki stratejik harita değişebilir.

İşte Türkiye ile İsrail’in çıkarları arasındaki temel ayrışma da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Türkiye’nin Suriye politikasının merkezinde sınırlarının güvenliğini sağlamak, terör tehdidini ortadan kaldırmak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak bulunuyor. İsrail ise Suriye’de ortaya çıkabilecek her türlü askerî tehdidi kendi güvenliği açısından değerlendiriyor. Dolayısıyla güçlü, birleşik ve merkezî bir Suriye’nin ortaya çıkması, İsrail açısından yeni bir stratejik gerçeklik anlamına gelebilir.

Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’deki varlığı yalnızca askerî bir konuşlanmadan ibaret değil; çok daha kapsamlı bir devlet stratejisinin parçasıdır. Türkiye, tek bir vekil grup üzerinden nüfuz oluşturmaya çalışmak yerine kendi ordusu, savunma sanayii, diplomasisi ve devlet kurumlarının gücüyle sahada bulunuyor. Türkiye’yi İran’ın geçmişteki rolünden farklı kılan temel unsur da budur.

İran’dan sonra Türkiye mi?

Geçtiğimiz yıl İsrail ile İran arasında yaşanan on iki günlük savaş, bir gerçeği açık biçimde ortaya koydu: İsrail, İran gibi büyük bir bölgesel rakiple mücadele ederken dahi dış desteğe, özellikle de ABD’nin desteğine önemli ölçüde ihtiyaç duyuyor. Ancak Türkiye söz konusu olduğunda tablo temelden farklı.

İsrail’deki tartışmalarda artık şu değerlendirme giderek daha fazla öne çıkıyor: İran’ı zayıflatmak zor olmakla birlikte görece yönetilebilir bir meydan okumaydı; Türkiye ile doğrudan bir çatışma ise tamamen farklı nitelikte bir sorun olacaktır. İsrail’in eski Savunma Bakanı Yoav Gallant da Türkiye’yi Orta Doğu’nun son derece tehlikeli ve giderek güçlenen ülkelerinden biri olarak nitelendirirken, Türkiye’nin coğrafi önemine, askerî kapasitesine ve savunma sanayiine dikkat çekmişti. Gallant’a göre Türkiye’nin ordusu NATO içinde ABD’den sonra en büyük ordu ve Türkiye son yıllarda askerî kabiliyetleri bakımından önemli ölçüde kendine yeterli hâle geldi.

Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, İsrail ile Türkiye’nin savunma modelleri arasındaki farklılıktır. İsrail ileri teknoloji, hava gücü ve Amerikan desteğinin oluşturduğu kombinasyona olağanüstü ölçüde dayanırken Türkiye son yıllarda savunma sanayiini öylesine geliştirdi ki yalnızca kendi askerî ihtiyaçlarını karşılayabilecek kapasiteye ulaşmakla kalmadı, aynı zamanda savunma ürünlerini dünya pazarlarına ihraç eden bir ülke hâline geldi.

Bu değişim hiç de sıradan değil. Bir ülkenin savunma gücünün........

© Stratejik Düşünce Enstitüsü