Tunus’ta Karşı Devrimin İflası ve Arap Baharı’nın Geri Dönüşü
Tunus Devrimi’nin üzerinden on beş yıl geçti. Bu süre boyunca ülke seçimler yaptı, yeni siyasi aktörlerle tanıştı, farklı hükûmetler gördü ve bir dönem Arap dünyasında demokratik dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri olarak öne çıktı. Buna rağmen 2011’i doğuran temel toplumsal ve siyasal sorunların önemli bir bölümü hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmadı. İşsizlik, yolsuzluk, siyasal temsil sorunu ve özgürlüklerle ilgili gerilimler farklı biçimler altında varlığını sürdürdü. Bugün Tunus sokaklarında yeniden ortaya çıkan toplumsal hareketliliği bu uzun ve tamamlanmamış sürecin dışında değerlendirmek mümkün değildir.
Yaklaşık on beş yıl önce Arap dünyasının siyasi hafızasına kazınan “Halk rejimin yıkılmasını istiyor” sloganının yeniden duyulması bu nedenle yalnızca güncel iktidara yönelmiş bir tepki olarak görülmemelidir. Aynı sloganın yeniden ortaya çıkması, 2011’de açılan tarihsel hesabın bütünüyle kapanmadığını, devrimin ortaya çıkardığı temel soruların hâlâ cevapsız kaldığını göstermektedir. Bugün Tunus’ta tartışılan mesele yalnızca Kays Said yönetiminin geleceği değil; 2011’de başlayan dönüşümün neden tamamlanamadığı, devrim sonrasında kurulan demokratik düzenin nasıl aşındığı ve toplumun neden yeniden aynı siyasal dile dönmeye başladığıdır.
Bu soruların cevabı, Muhammed Buazizi’nin 17 Aralık 2010’da Sidi Buzid’de kendisini yakmasıyla başlayan sürece dönmeden anlaşılamaz. Buazizi bir siyasi parti lideri veya örgütlü bir muhalefet hareketinin temsilcisi değildi. Geçimini sağlamaya çalışan sıradan bir gençti. Fakat onun yaşadığı aşağılanma ve geçim kaynağına yönelik müdahale, uzun süredir birikmekte olan toplumsal öfkenin sembolüne dönüştü. İşsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, toplumsal adaletsizlik, siyasal baskı ve özgürlüklerin daralmasıyla birleşmişti. Buazizi’nin eylemi bu nedenle tek başına bir isyan yaratmadı; zaten birikmiş olan öfkenin görünür hâle gelmesini sağladı.
Tunus Devrimi’ni yalnızca ekonomik sıkıntıların sonucu olarak görmek ise yanlış olur. Bin Ali rejiminin varlığını sürdürebilmesinin temel araçlarından biri korkuydu. Güvenlik kurumları yalnızca kamu düzenini sağlamakla görevli değildi; rejimi tehdit edebilecek kişi ve kurumları izliyor, siyasi muhalefeti takip ediyor ve toplum üzerinde sürekli bir denetim kuruyordu. Protestolar başladığında devletin verdiği cevap da bu siyasal anlayışın devamı oldu. Geniş çaplı tutuklamalar yapıldı, gösteriler sert biçimde bastırıldı ve gerçek mermi kullanıldı. Devrimin ilk dört haftasında 129 kişi öldürüldü, 634 kişi yaralandı.
Bu nedenle 2011’de çöken yalnızca Zeynelabidin Bin Ali’nin yirmi dört yıllık iktidarı değildi. Çok daha önemli bir şey olmuştu: Arap dünyasında otoriter yönetimlerin onlarca yıl boyunca beslendiği korku duvarı yıkılmıştı. Arap rejimlerinin kitlesel halk hareketlerinden duyduğu korkunun kaynağı da burada aranmalıdır.
Devrim Kendi Çocuklarını Yerken
Fakat diktatörü devirmek, diktatörlüğü üreten bütün yapıları ortadan kaldırmaya yetmedi. Bin Ali kaçtığında eski rejimin bürokratik, ekonomik ve ideolojik ağları bir gecede yok olmadı. Devrim siyasi alanı açtı; ancak eski devletin güç ilişkilerinin önemli bir bölümü yeni dönemin içine taşındı.
Nahda yıllarca Burgiba ve Bin Ali yönetimleri altında ağır baskılara uğradıktan sonra yeniden siyasi hayata döndü ve Kurucu Meclis seçimlerinin en güçlü hareketi hâline geldi. Fakat devrim sonrası siyasetin merkezine çok geçmeden İslamcılarla laik-seküler çevreler arasındaki tarihsel gerilim yerleşti.
Bu çatışmanın kökleri 2011’den çok daha geriye uzanıyordu. Tunus solunun özellikle kültürel kanadı, Burgiba döneminden başlayarak devletle örtülü bir uzlaşma geliştirmişti. Solun doğrudan iktidar mücadelesinden geri çekilmesi karşılığında eğitim, kültür, medya ve kadın politikaları gibi alanlarda güçlü bir kurumsal nüfuz elde ettiği, bu ilişkinin Bin Ali döneminde daha da sağlamlaştığı görülmektedir.
Bu tercih solu kültürel ve bürokratik açıdan güçlendirdi, fakat aynı zamanda geniş halk kesimlerinden uzaklaştırdı. Sandıktaki ağırlığının ötesinde etkili olan solun bir bölümü, giderek sistemin alternatifi olmaktan çok sistemin belirli alanlarına yerleşmiş bir seçkinler çevresi görünümü kazandı.
Bin Ali’nin 1990’larda Nahda’ya karşı başlattığı ağır baskı bu ilişkinin gerçek mahiyetini daha görünür hâle getirdi. Sol seçkinlerin önemli bir bölümü tarihsel bir tercihle karşı karşıyaydı: İslamcıların seçimle iktidara gelme ihtimalini göze alarak demokrasiyi savunmak mı, yoksa onları engellemek için otoriter devletle örtülü bir ittifaka razı olmak mı? Önemli bir kesim ikinci yolu tercih etti. Diktatöre karşı siyasi sessizlik, İslamcıların toplumsal etkisine karşı kültürel güvenlikle takas edildi. Tunus solunun temel açmazlarından biri burada ortaya çıktı. “İslami tehdit” söylemi böylece yalnızca gerçek bir siyasal ve kültürel çatışmanın ifadesi olmaktan çıkıp mevcut güç ilişkilerinin devamını sağlayan işlevsel bir araca da dönüşebildi. İslamcıların varlığı, siyasetin daraltılmasını ve yerleşik bürokratik-kültürel dengelerin korunmasını meşrulaştıran bir gerekçe hâline geldi.
Devrim sonrasında Raşid Gannuşi liderliğindeki Nahda’nın laik güçlerle uzlaşma arayışı bu nedenle önemliydi. Gannuşi, devletin din üzerindeki tahakkümüne de mesafe koyan ve farklı siyasi kesimlerin ortak bir düzende yaşayabileceği bir formül arıyordu. Fakat geçiş dönemi çok geçmeden keskin kutuplaşmaların, siyasi suikastların ve terör saldırılarının gölgesinde kaldı.
Nahda’yı yıpratmak amacıyla, Bin Ali döneminden miras kalan derin yapılar, suikast ve terör eylemlerine başvurdular. Bu eylemlerin yarattığı güvenlik kaygısı, İslamcı hareketi istikrarsızlıkla özdeşleştiren söylemi güçlendirdi; bu da toplumda yeniden “düzen” arayışını öne çıkardı. Nitekim daha sonra Tunus’un Çağrısı’nın (Nidāʾ Tūnis) seçimlerde birinci sıraya yükselmesi ve Nahda’nın ikinci sıraya gerilemesi, oluşan bu siyasal atmosferin sonucudur. Zira karşı devrimler her zaman........
