Aceleyi Yavaş Yapalım
Yatağımızdan kalktığımız an, sanki amansız bir yarışın başlama düğmesine basılmış gibi yataklarımızdan fırlayarak güne başlıyoruz. Hızla girilen banyo faslından sonra bir gün önceden hazır değilse kıyafet seçimi ve ayaküstü içilen acele kahveler, atıştırmalar, bir yerlere yetişmek için başlayan koşturmaca, yeni bir e-postamıza bakarken bir sonraki mesajın kaygısı, yürürken bile adımları sayıp hep geç kalma telaşesi... Modern dünya, insanları adeta görünmez bir çarkın içerisine hapsetti. Bu çarkın tek bir mutlak yasası var: Her şey çok daha hızlı akmalı, her şey anında tüketilmeli, her yere aynı anda yetişilmeli ve asla durulmamalıdır. Fakat bu bitmek bilmeyen maratonun, bu koşunun sonunda geriye dönüp baktığımızda yorgun zihinler, erken yaşlanan ve hırpalanan bedenler, her biri telaşın gölgesinde kalmış yarım yamalak yaşanmış anlar görüyoruz. İşte tam bu modern kaosun, bu bitmek bilmeyen gürültünün ortasında, zamansız bir pusula bize doğruyu fısıldıyor: “Aceleyi yavaş yapın.”
İlk bakışta bir çelişki, bir kelime oyunu ya da anlamsız bir tezat gibi gelen bu söz. İnsan, tabiatı gereği acele ile yavaşlığı nasıl bir araya getirebilir, bu iki zıt kavramı aynı potada nasıl eritebilir? Oysa bu asırlık ifade, mutlak bir tembelliği, bir eylemsizliği ya da köşeye çekilip hayatı seyretmeyi öğütlemez. Bir işi tutkuyla, büyük bir kararlılıkla, sonuna kadar götürme iradesiyle yapmak ama bunu yaparken ruhu incitmemek, kalbi telaşa kaptırmamak ve adımları sindire sindire atabilme sanatıdır bu. Hızlı olmakla telaşlı olmak arasındaki o ince ama uçurumlardan derin çizgiyi çoğunlukla gözden kaçırıyoruz. Hız, bir yetenektir; disiplinli bir zihnin, odaklanmış bir iradenin ve uzun yıllar süren emeğin doğal, rafine bir sonucudur. Telaş ise zihnin........
