menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yiğit siyasetçi aranıyor

19 0
01.04.2026

Geçen haftaki yazımda, ABD’nin İran'da yaşadığı egemenlik–piyasa geriliminden bahsederken, “dünyanın jandarması” olarak tarif edilen bir gücün, en sert güvenlik kararlarını bile piyasaların ritmine göre tartmak zorunda kalmasının, sistemin devletleri nasıl budadığına bir örnek olarak sunmuştum. Bu hafta ise aynı fotoğrafın bir başka tarafını aydınlatıp konuyu Türk siyasetine bağlamak isterim: Çin, aynı neoliberal dünya içinde var olmasına rağmen uyguladığı devlet kapitalizmi modeli sebebiyle aynı şekilde savrulmuyor; bilakis krizin açtığı gedikleri kendi lehine çevirecek bir hazırlık düzeyine sahip.

Çin’in yaptığı şey, ilk bakışta basit görünüyor ama aslında yıllara yayılmış titiz bir devlet aklının ürünü: Sistemin zayıf yanlarını analiz ederek henüz sistemik bir kriz oluşmadan önce krizin hangi damarları sıkacağını hesaplayıp o damarlara yedek hatlar döşemek. Çin hâlâ dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olmasına ve ithalatının önemli bir kısmı Ortadoğu’dan gelmesine rağmen bu bağımlılık, piyasanın insafına bırakılmış çaresiz bir bağımlılık değil. Yıllardır stratejik petrol stoklarını büyüterek gerektiğinde piyasayı doğrudan kontrol edecek araçlara sahip olmak; tedariki sadece en ucuz yöntem olduğu için piyasanın tercih ettiği gibi deniz yoluna ve Hürmüz'e sıkıştırmamak; doğalgazda Rusya ve Türkmenistan gibi kaynaklardan boru hattıyla gelen, uzun vadeli kontratlara dayanan ve denizdeki şoklara karşı daha dirençli alternatifler oluşturmak; merkezî devlet kapasitesi sayesinde kriz anında “piyasaya rağmen” bazı kararları alabilme imkânını elinde tutmak gibi hamleler, İran savaşının yarattığı kriz ortamından en fazla etkilenmesi beklenen Çin'i durumun "kazananı" haline getirdi.

Krizin ortaya çıkmasıyla yapılan ve hemen etkisini gösteren, rafinerilerden ihracatı kısma, iç piyasada arzı önceleme, fiyat geçişkenliğini sınırlama, gerektiğinde tüketimi idari araçlarla yönetme gibi hamleler, neoliberal öğretinin “aman piyasayı ürkütmeyelim” diyerek kilitlediği birçok ülkede fiilen mümkün değil.

Bir başka ilginç nokta da, elektriğin, Çin'in toplam enerji tüketimindeki payının yaklaşık yüzde 30’lara çıkmış olması. Bu oran, yıllardır çevrecilik hedeflerinden ve enerji dönüşümünden bahseden Avrupa ve ABD'ye göre belirgin biçimde daha yüksek. Çin bu elektrik ihtiyacını, giderek daha fazla güneş ve rüzgârdan üretilen yenilenebilir enerji kaynaklarıyla besliyor; yenilenebilir enerji kapasitesini çok hızlı bir şekilde büyütüyor ve küresel yenilenebilir kurulu gücün önemli bir bölümünün de sahibi. Bütün bunlar bir araya gelince, petrol ve doğalgaz piyasalarında yaşanan fiyat artışları ve arz şoku, Çin’i elbette etkiliyor ama nefessiz bırakmıyor. Bilakis, bu dayanıklılık, Çin ihracatçısına avantaj sağlıyor, dünya enerji maliyetleri yükselirken daha korunaklı kalan bir üretim maliyeti yapısı, rekabet üstünlüğüne dönüşebiliyor.

Burada Çin'in yaptıklarını vurgulamam bir model övgüsünden ziyade yaklaşım farklarının yarattığı ciddi sonuçlara dikkat çekmek, çıplak bir gerçekliği ortaya sermek. Emeğin baskılanması, tek partinin kendi insanına yaptığı zulümler ve benzeri uygulamaların yazının konusu içerisinde olmaması, daha az önem taşıdıklarını göstermez. Burada vurgu yalnızca şudur ki, piyasaya müdahale etmek, kritik sektörleri kontrol altında tutmak, liberal ekonomi öğretilere göre en "verimli" yöntem bu olmasa bile tedarik zincirini çeşitlendirmek, kritik alanlarda devlet kapasitesini diri tutmak, gerektiğinde piyasaya yön verecek araçları elden bırakmamak gibi neoliberal........

© soL