menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Teokratik faşizmin yükselişi, kurumların çöküşü

27 0
26.05.2026

Ekim 1981’de bir Fransız dostum, Gérard, ziyaretime gelmişti. Dönüşünü İstanbul üzerinden yaparken orada siyasi parti panolarının polis gözetiminde indirilişine tanık olmuş ve 1980 darbesiyle ilgili önceden yaptığım bilgilendirmelere rağmen şaşkınlıkla beni arayıp nedenini sormuştu. Ona 16 Ekim 1981 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu tarafından çıkarılan bir yasayla faaliyetteki 17 siyasi partinin feshedilerek varlıklarının Hazine’ye devredildiğini anlatmıştım.

Geçenlerde Gérard’ın 1992 doğumlu oğlu Aurélien arkadaşı Hélène ile birlikte uzun bir Türkiye tatilinin Ankara ayağında misafirim oldular. Onları Doğu-Güney istikametinde yolcu ettikten iki gün sonra “butlan” kararı geldi, dört gün sonra da CHP genel merkezi kolluk zoruyla boşaltıldı. 1981’deki olay askeri dönem faşizminin bir uygulamasıydı, şimdiki ise teokratik giysili bir sivil darbeydi. Bu ilginç “rastlantıyı” onlara yazdım.

45 yıl arayla iki benzer olayın yaşanması, üstelik bu ikincisinin daha kalıcı bir zorbalığın, Türkiye’de genel oy hakkına ve siyasi parti bağımsızlığına yönelik sistematik bir saldırının işareti olması bakımından daha vahim görülmesi gerektiği üzerinde sanırım tereddüt yoktur.

Peki ya kurumların çöküşü? Faşizmin yükselişi, kurumların tasfiyesi veya içlerinin boşaltılması üzerinden ilerler. Yürütmenin yasama tarafından denetlenmesine dönük tüm anayasal/yasal hükümler ayıklanır, yargının yürütmenin tam emrine sokulmasına öncelik verilir, Anayasa Mahkemesi ve yüksek yargı gibi kurumlar (seçimi denetleyen yüksek yargı dahil) iktidarın sultası altına alınır, siyasi partilerin bağımsızlığına müdahale edilir ve onların alternatif siyasi güç olarak yükselmelerine izin verilmez.

Bunlar genel/evrensel değerlendirmeler. Türkiye’nin özel durumunda bunlara iki saik daha eklenir: Birincisi, Cumhuriyete, onun kurucu ilkelerine, aydınlanmacı kurumlarına düşmanlıktır. İkincisi, teokratik temelli bir sermaye düzeni kurmak (sömürüyü din istismarına daha fazla dayandırmak) ekseninde kurumlara ve topluma müdahalelerde bulunulmasıdır. AKP döneminde bu temellerde kurulan çeşitli siyasi ittifaklar sürekli tazelenmektedir. Bu temeller üzerinde yükselen iktidarın despotikleşmesi de değişen müttefik hareketlerce kolayca içselleştirilebilmektedir.

Daha ısmarlama bir yeni anayasa arzuları bir kenarda beklerken, mevcut Anayasanın ayakbağı olarak görülen hükümlerinin yok sayılması/uygulanmaması da faşizmin icaplarındandır. Sadece iktidarın tepedeki yürütme noktasında değil, iktidarın emrindeki kurumlar bakımından da. Örneğin YSK, kendi anayasal varoluş hükümlerini inkar etme pahasına anayasayı çiğneyebilir; yol bir kere açılmıştır. Nasıl olsa iktidarın değişebileceği ve bir gün kendilerinden hesap sorulabileceği korkusu çeyrek yüzyıllık iktidar deneyimiyle ve bugünkü siyasetin nelere kadir olduğunun her geçen gün tekrar tekrar kanıtlanmasıyla artık geçmişte kalmıştır. Zaten bakanlar dahil yürütmenin seçilmiş/atanmış figürleri için “yüce........

© soL