Düşük regülasyon maliyetli sermaye devleti
Aslında başlığı “Düşük ücret ve düşük regülasyon maliyetli sermaye devleti” olarak düşünmek daha kapsayıcı olur. Türkiye’nin bir düşük ücret rejimine demir atması sadece bugünün değil on yılların konusu. Kuşkusuz kesintisiz doğrusal süreçlerden bahsedemiyoruz. Yani reel ücretler düzeyinin sürekli aşağıya doğru seyrettiğini söylemiyoruz. Daha kısa süren bazı dönemlerde, özellikle emekçi sınıfların mücadeleci yönünün öne çıktığı dönemlerde, ibrenin yukarı doğru hareket ettiği de görülebiliyor.
Ama emekçilerin telafi mekanizmalarını çalıştırabildiği her dönemin sonunda sermayenin rövanşı yeniden ve daha uzun dönemler boyunca öne çıkıyor. 1970’lerin ikinci yarısında ortalama ücretleri yukarı çeken sendikal tepki ve direniş, 1980 yılındaki çifte darbeyle (24 Ocak 12 Eylül) tam tersine hemen çevrilebilmişti örneğin. 1979 yılı için 100 endeksi kabul edildiğinde, kamu kesiminde ortalama ücretlerin henüz 1983’te 47,7’ye kadar inen şok bir gerilemeye zorlandığı görülüyordu. Sermaye, dış ekonomik/siyasi güçleri ve askeriyeyi de yanına alarak “manu militari” bir rövanş hareketinin esas aktörüne evrilmişti ilk kez. (Burada tekstilci Halit Narin’in ünlü sözü hatırlanmalı).
Daha sonra 1989-1993 döneminde işçi sınıfının eylemleri öncülüğünde bu defa bölüşüm ilişkileri emek lehine döndürülebilecektir. Kuşkusuz 1979-1988 döneminin toplumsal ve hukuksal ve kurumsal kayıpları (sendikalaşma, örgütlenme ve grev hakları) geri döndürülemeyecektir; ama ortalama ücretlerde geçici bir iyileşme sağlanabilecektir. 1979=100 ortalama ücret endeksi, 1991’de 152,3’e ve 1993’te 171,9’a çıkacaktır. (O. Oyan, 1998, Türkiye Ekonomisi, İmaj Yayıncılık, s.17). Gerek özel sektör ücretlerinde gerekse bütçe personel harcamalarının toplam bütçe harcamalarına oranında 1970’lerin sonunda ve 1989/93 döneminde benzer sıçramalar ortaya çıkacaktır. Ama sermayenin rövanşı bu defa gecikmeyecektir: Henüz 1996’da söz konusu endeks 100,6’ya düşmüştür bile). Çünkü 24 Ocak-12 Eylül evliliği gevşek de olsa sürmektedir; hatta bunun daha da perçinlenmesi adına 2000 yılından itibaren yarım kalan “sermaye yönlü dönüştürme programının” tamamlanması için bu defa IMF/DB-AKP evliliği devreye sokulacaktır. Bu yeni dönemde özelleştirme programlarında ve kamusal rantların yağmalanmasında daha gözükara yöntemlerin çalıştırılmasıyla, 2003 yılında işçi haklarını kemirecek biçimde yenilenen İş Kanunuyla, mevcut hakları tırpanlayan 2008’deki Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunuyla, grevlerin büyük bölümünün idari kararlarla yasaklanmasının genel bir uygulamaya dönüştürülmesiyle ve benzeri yollarla sermayeye ve sermayedarlaşmış siyasetçilere yapılan transferler önceki tüm dönemleri aşacak boyutlara taşınacaktır.
Düşük regülasyon maliyetli devlet konusuna gelince, bu uygulama Türkiye’de iki yönlü çalışmaktadır. Birincisi, devletin regülasyon maliyetlerinin finansmanına sermayenin vergi katkısı (Anayasa madde 73’e temelden aykırı olarak) asgaride tutulmaktadır. 1984 sonrasında dolaysız vergilerin vergi sistemi içindeki payının gerilemesi, ama daha da önemlisi Gelir Vergisi içinde sermaye kazançlarını vergilendirmekten giderek kaçınılması bu süreci........
