menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

'Şamanlar ve Mitler' sergisi üzerine Mehmet Aksoy ile söyleşi

14 54
22.02.2026

Heykel sanatının büyük ustası Mehmet Aksoy’un son kişisel sergisi “Şamanlar ve Mitler” 2026’nın ilk aylarında seyirciyle buluştu. Sergi, 28 Şubat’a kadar Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11.00–19.00 saatleri arasında Evin Sanat Galerisinde ziyaret edilebilir. Hem serginin düşünsel arka planı hem de Mehmet Aksoy’un sanata ve hayata yaklaşımına dair ip uçları bulabileceğiniz söyleşide; sanatta içerik ve biçimden, günümüzde heykel sanatının durumuna kadar pek çok başlıkta konuştuk.

Bu serginizin odağı şamanlık ve mitolojik öğeler üzerine kurulu. Bunlar çok kadim anlatılar. Sizce bu kadim anlatılar günümüzde nasıl bir biçim değiştirerek varlığını sürdürüyor? Heykellerinizi bu tema etrafında üretmenizin arka planında, bugünün dünyasına dair hangi sorular var?

Günümüzde temel çelişki emek–sermaye olarak geçer. Ben bunun dışında bir baş çelişki daha olduğunu düşünüyorum; o da insan–doğa ilişkisi. İnsan-doğa ilişkisi bozuldu ve biz şu anda kendi doğamızı mahvetmekle meşgulüz. Gelişen teknoloji ve bilimle birlikte insan, doğanın üzerinde olduğunu düşünen bir kibirle yaklaşmaya başladı. Dağları deliyoruz, uçaklar havada, uzaya gitmeye çalışıyoruz derken doğanın dengesini bozuyoruz ve buna önem de vermiyoruz. Bunun bir ucunda monopol kapitalizmin en son evresindeki durum, yani daha fazla kâr etme hırsı, daha fazla üretim ve rekabet var. Rekabet hem işsizliği hem de çevre kirliliğini getiriyor. Ne kadar ucuza mâl edersek o kadar iyiye gidiyor olay. Bütün bunlar olurken doğa tamamen düşünülmez hâle geliyor.

Bu yüzden sosyalizmi de kursak, kapitalizmi de kursak fark etmiyor. Önce bu sorunu halletmemiz gerekiyor. Kendimizin de doğanın bir parçası olduğunu unuttuğumuzu düşünüyorum. Bu yüzden insanın doğaya karşı vahşi bir yaklaşımı var. İnanılmaz! Yürek acıtıcı aslında, insanların yaptığı. O bakımdan arkaik mitlere sarılarak bunları günümüze taşımaya çalışıyorum; örnek olsun diye. Şamanların dünya görüşleri, yaşam biçimleri ve inanışları bunlar o kadar önemli hale geliyor ki şu anki dünyamızda. Ne diyorlar mesela? Diyorlar ki her şeyin bir ruhu var. Bu bize çok yabancı bir kavram. Solucanın ruhu var, havanın, suyun ruhu var. Biz bu kavramlara çok yabancıyız. Ben bu ruh meselesini anlatmaya çalışıyorum. Her şeyin ruhu var ve eşitiz. Herkesin ve her şeyin yaşam hakkı var. Biz de onlardan biriyiz, yani çok abartılacak bir durumumuz yok. Buna dikkat çekmek istiyorum aslında.

Ruhu var derken; her şey kıymetlidir, yok etmemelisin, zarar vermemelisin, dengeyi bozmamalısın demek. Bozarsan hastalanırsın. Şamanlar öyle diyor mesela. Biri hastalanıp onlara geldiğinde, muayene ederken diyor ki: “sen bugün bir ağaç kestin galiba”. Diğeri de “evet” diyor sıkılarak. Hastalığın sebeplerini nelere bağlıyorlar. Ya da bir ev temeli kazılırken topraktaki solucanlar toplanıp başka yere götürülüyor, öyle temel kazılıyor. Bu bir saygı. Bu saygıyı göstermemiz lazım suya, toprağa, ağaçlara…

Aslında yaşamdaki eşitliği kurmak isteyen insanların ilk önce doğada bunu sağlaması gerektiğini söylüyorsunuz. Şaman imgesi de biraz bunu simgeliyor.

Bravo! Ve bu eşitlik olmazsa gerisi yalan bir eşitlik oluyor. Burada bir eşitlik sağlamayıp önüne gelen canlıyı öldürüyorlar. Elmaları korumak için inanılmaz zehirler atıyoruz, etrafında yaşayan birçok canlıyı öldürüyoruz, arıları kaçırıyoruz ve bunu fark etmiyoruz. Yani yaşam döngüsünü bozuyoruz. Bu konu çok önemli diye düşünüyorum. Bu yüzden son on beş senedir bu konuların içine daldım.

Evet, ben de sizi takip ettiğim için bu konular etrafında ürettiğinizi fark ettim. Sizin eserlerinizde doğa-insan ilişkisi çok önemli bir yer kaplıyor gerçekten. Buradan şöyle bir soru sormak istiyorum: kapitalizmin her şeyi markalaştırdığı ve sattığı bu düzen, mitleri ve şaman imgesini de folklorik bir öğeye çevirip anlamından kopararak pazarlıyor. Sizin işlerinizde ise anlamından uzaklaşmış biçimler yok. Egemen ideoloji aynı imgeleri pazarlarken siz kendi işlerinizde bu tehlikeyi nasıl bertaraf ediyorsunuz?

Her şey içerik–biçim ilişkisiyle ilgili. Ben içeriğe sahip çıkıp içeriğin, bu özün form dilinde nasıl verileceğini problem ediyorum. Benim problemim içerik–biçim ilişkisi. Yani o içeriğe uygun, onu zenginleştirebilecek, insanlara anlatabilecek bir form dili bulmak. İçerikten sapmadan bu dili bulmaya çalıştığım için de buluyorum.

Karakterin, kişiliğin her şeyin bu ilişkiden geldiğini düşünüyorum. Çünkü benim bir dünyaya bakışım var ve dünyaya bakışıma göre form veriyorum. Bir yorum da yapıyorum tabii ki. Yorumsuz heykel, sanat olmaz; olursa kişiliksiz olur. Diyebiliyorsan “bana göre böyle” diyeceksin. Ve sen gibi olacaksın, bir başkası gibi değil. Sanatta “tek gibi ben gibidir”. Bunu şiar edinmişim kendime. Onun için sağa sola bakmam, bu içeriği nasıl en güzel, en sanatsal biçimde form haline getirebilirim diye bakarım. Endişem bu olduğu için de doğru dürüst şeyler çıkabiliyor.  

Ama öteki tarafta, bir kapitalist dünya, emperyalist kültür diye bir şey var, bütün sanat dünyasını duman ediyor. Sanata, resme, heykele saygı kalmadı. Doğa bir yana, sanata da saygı yok. Sanatın içeriği boşaltıldı, insansızlaştırıldı. İnsan kovuldu sanattan. Artık insan temalı eserler yaparsan hemen dışlanıyorsun, sergiye alınmıyorsun. Bir laf söylemeyeceksin, slogan atmayacaksın, yorumun olmayacak, karşı duruşun olmayacak. Emperyalist kültürün sanat anlayışı budur: Espri yapabilirsin, güldürebilirsin, komik şeyler yapabilirsin, şaşırtmaca yapabilirsin; o zaman sanat oluyor. Şaşırt ama nasıl şaşırtırsan şaşırt. İnanılmaz bir şey yap, mesela iğrenç bir heykeli helikopterle sergi alanına getir, o zaman olay bitiyor.

Söylediklerinizden, yani içerik- biçim ve ikisi arasındaki ilişkiden yola çıkarak sormak istiyorum. Sizin biçim arayışınıza özellikle teknoloji ilerledikçe farklı şeyler de girmeye başladı. Üç boyutlu modelleme ve baskı teknikleri var, bununla birlikte daha geleneksel malzemeler olarak metal, taş var. Bunları bir arada kullanıyorsunuz. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte bu yeni teknikler heykel pratiğinizi nasıl dönüştürdü? Teknoloji ve sanatınız arasındaki ilişkiyi biraz açıklar mısınız?

Teknoloji sanatçının uzayan kolu olmalı. Ama bu kol öyle bir kol ki beynin aynı beyin olmalı. Düşüncelerin, yorumun, dünyaya bakışın teknoloji ile birlikte değişmemeli, yani teknoloji seni hükmü altına almamalı. En önemli şey bu. Bundan korkulabilir ama sen teknolojiye hâkim olursan, onu kendin için kullanırsan sorun yok. Mesela ben taşı çekiç ve murçla çalışırken tonlarca kütleyi yontmuyorum ama çekiç ve murcu da bırakmıyorum. Ama bir taşı tel kesmeyle iki saniyede kesebileceksem neden yapmayayım? Zaten çizmişim, tasarlamışım. 

Bu bakımdan hep Michelangelo gelir aklıma. Düşünürüm ki bu adamın elinde tel kesmeler, spiraller, taşlama aletleri olsaydı neler yapardı neler… Ne kadar fazla heykel yapardı. Yazık diye üzülürüm. Adam çekiç, murçla girer, sonuna kadar. Sonuna kadar ne demek biliyor musunuz? Yani bu işi anlayanlar bilir. Bir kütle gördün karşıda diyelim, dört köşe taş yani. Bu mesela diyelim ki 10 ton. Sen bunu düşüreceksin 3 tona. Bak sen, şimdi 3 tona düşüyor taş. Hele Michelangelo’nun Davud’unu düşünürseniz… Yani 150-200 tonluk taş geliyor, gelmesi 3 sene sürüyor zaten. Hatta birinde başarısız oluyor, tekrar getiriyorlar. Yani o kadar büyük zaman harcanıyor ki, o sırada sen değişiyorsun; görüşlerin değişebiliyor, her şey oluyor zaman içinde. Kısacası, teknoloji bizim uzayan kolumuz, kulağımız, gözümüz olmalı. Olursa bizim olmalı ama karakterimizi bozmamalı, sanatçı kişiliğimizi bozmamalı. Kolayına kaçıp o içerik-biçim ilişkisini gözetmeden yalnız teknolojinin olanaklarından faydalanarak birtakım saçmalıklar yapmamalı. Kendin olmak önemli bir şey. 

Kendin olmakla ilgili olarak sormak istiyorum. Az önce insanı sanattan kovdular dediniz. Sizin eserlerinizin odağı da insan ve bu eserlerinizin kamusal alanda olanları iktidar tarafından saldırıya da uğradı. Ancak siz her şeye rağmen kendiniz olmakta ısrar ettiniz. Sizin uğradığınız saldırının çok azına maruz kalanlar ülkeyi terk etti ama siz ülkede kalmakta da ısrar ettiniz. Bu ülke ile kurduğunuz bağ nedir? Ülkede kalmak neden önemli? AKP sanatçıların işini kolaylaştırmıyor sonuçta.

Tam tersine, zorlaştırıyor. Ülkede kalmak neden önemli biliyor musunuz? Ülke gerçekten bizim ve gelen hükümetler, partiler, iktidarlar hepsi geçici. Bu memleket bizim! Sonuçta biz ne için çalışıyoruz? İyiden, güzelden, yana çalışıyoruz. Halktan yana ve gerçekler görünsün diye çalışıyoruz. Heykel yapmanın, sanatçı olmanın bir ölçeği de bu. Gerçeklerin üstüne örtülmüş o örtüleri tek tek kaldırıp çıplak gerçeği göstermek. Bunu yaparken de her türlü şeyi kullanabilirsin. Metafor kullanabilirsin, kompozisyonların ona göre olur. Bütün sanatsal öğeleri kullanabilirsin, kullanman gerekir.

Mesela, bir grafik sanatı ya da karikatürle karıştıramazsın heykeli. Grafik sanatında her şey ilk bakışta anlaşılsın istenir ama heykel öyle değildir. İlk bakışta bir şey anlayacaksın ama derinleşecek o konu. Sen o konunun derinlerine götürebiliyor musun seyirciyi? İşte o zaman başlıyor iş. Düşündürebiliyor musun? Düşündürebilirsen önemli bir şey yapmış oluyorsun. Senin düşünceni kendine göre algılıyor ve ona göre yorumluyor, idrak ediyor. Bu ne demek? Sanat aslında çok anlamlıdır demek. Senin verdiğin anlam zenginleşerek gider, yorumlanır. Her insan kendi bilgisine, kültürüne, bakış açısına göre sanatı yorumlayacağına göre çok anlamlılık başlıyor. Bu çok anlamlılığı yakalayabilmek için de sanat eserinde gizem olması gerekir, bu yüzden bire birlik iyi bir şey değildir.

Bugün mesela hiperrealist anlayışla heykel çok yapıyorlar. Orada amaç ne? Kandırmaca, yani “mış gibi”, adam orada oturuyormuş gibi. Gidip elini süreceksin hatta, bir bakacaksın heykel, adam değil. Bu şimdi şaşırtmaca. Bu emperyalist kültürün sanat anlayışı. Orada hiçbir şey söylemiyor insana. Önemli olan insan gibi durması. Ona göre renklendirilmiş, giydirilmiş, kirpiğine, kaşına kadar yapılmış. Orada sanatçının önem verdiği şey bire birlik, aynısını yapabilmek.  Bu sanatsal bir endişe değil. Natüralizmde bile bunlar yoktur aslında. Sanatçı yine de kompozisyonda, renkte kendinden bir şey katar. Bunda öyle bir şey yok, tam nasıl görünüyorsa öyle. 

Maalesef bütün sanat okullarımızda ve bienallerde gördüğümüz şeyler hep bunlar. Bunlar, sanattan insanın kovulmasının örneği. Heykele karşılar. Artık heykel yapmak gereksiz, pentür önemli değil, hatta yetenek de gereksiz, düşünmek yeterli diyorlar. Ama zaten herkes düşünüyor, her düşünen sanatçı olsaydı enteresan olurdu.

Yıllar önce sizinle yapılan bir söyleşide heykelle kurduğunuz ilişkiyi neredeyse varoluşsal bir tutku, sanat üretimini de bir hesaplaşma alanı olarak tanımlamıştınız. Söyledikleriniz şunu düşündürttü, bugün belki de o hesaplaşmadan kaçıyor sanatçılar. Tutkuyla var olmaya çalışmak ve hesaplaşmak yerine “mış gibi” yapıyorlar, sizce de öyle mi?

Tabii. Hesaplaşmadan kaçıyorlar bir de işin kolayına kaçıyorlar. Desen çizmeyi bilmeden resim, heykel yapmaya kalkıyorlar. Çünkü ona önerilen yöntem bu. Teorisyenler acayip bastırıyorlar; dergiler, kitaplar, sergiler… İnanılmaz paralar harcanıyor; beyin yıkamak için. Okullar, okullardaki hocalar, popüler yapılan tipler… Bunların sanatçılıkla ilgisi yok. Belli bir şaşırtmaca biliyor, espri yapabiliyor, tamam sanatçı deniyor. Ama heykel! Ciddi heykeli bilmiyor. Ben kendime diyorum ki: Ben herhalde son “heykel bükücüyüm”. 

Yaptığım işleri, bir de örnek olmak için yapıyorum. Heykel sergisi yapıyorum, gidin görün diye, heykel sergisi böyle olur. Çünkü gençlerin kafası o kadar karıştı ki, heykelden o kadar uzaklaştılar ki… Estetikten, plastisiteden haberleri yok artık, bilmiyorlar. İki form ne zaman yan yana geldiğinde heykel olur haberleri yok. Kütle mekânın içerisinde nasıl etkili olur haberleri yok. Zaten malzemeden haberleri yok. Okulda bunlar öğretilmiyor artık. 

Mesela, strafordan Zeus yapıyor, Apollon veya Davud heykeli yapıyor. Ama mesela bir gözlük takıyor ona ya da kulaklık. Al sana modern heykel. Vay be! Bu kadar ucuz muydu? Bir de geçmişi, geleceğe bağlama numaraları yapıyorlar. Bu kadar küçük değil. Bu kadar basit değil. Komik duruma düşüyorlar farkında değiller. Baktığında gülüyorsun.

Dediğiniz gibi okullarda da gençler belli bir yöne kanalize ediliyor ve üzerine günümüzün sanatının nasıl olması gerektiği ile ilgili çeşitli araçlarla baskı kuruluyor. Böyle bir ortamda genç sanatçılar ne yapmalı? Hem sanatsal serüvenleri hem de bu ülkede sanat yapma açısından ne önerirsiniz?

Öncelikle kendilerini tanıma macerasına girecekler. Heykele bulaşmış yetenekli çocukların şunu bilmesi gerekir: Sanatta büyük atlamalar olmaz, dönemler olur. Bu dönemler de gelişen dünyayla ilgilidir. Mesela, feodaliteden kapitalizme geçiliyorsa, ille de bunun sanatsal bir karşılığı olur. Sanatçılar bir yerindedir bu işin. Ve bu her dönem böyledir. Köleci toplumdan bu yana dünya sanat tarihini takip et, böyle gelişmiş. Yani kapitalizm de emperyalizm de etkilemiş ama her zaman hâkim sınıfın bir sanat anlayışı var ve o anlayışa göre sanat yapılmasını yönlendirmeye çalışıyorlar. Onun için yorum yok, slogan yok, insan yok, insani anlatımlar yok. Bir şeye değineceksin ama içi boş olacak. Dibine kadar gitmeyeceksin. İlle de içerik kayması olmasını istiyorlar

Bu yüzden eskilerden bugüne kadar gelmeli genç sanatçılar. Eskiler inkâr edilmemeli. Bir Mısır’ı inkâr edemezsin. Bir Asur’u ya da Hitit’i… Bir Hint, Afrika, Çin, Güney Amerika sanatını inkâr etmeyeceksin, bunlara hâkim olacaksın. Bu form dünyasında kendine bir çıkış bulacaksın, heykeltıraş olmak istiyorsan. Bunları takip edeceksin ve günümüze getireceksin. Günümüzde acayip bir teknoloji var, acayip bir yaşam tarzı oluştu. Trafikler, arabalar, uçaklar, cep telefonları… Her şey yakınlaştı ama bir taraftan da o insani özden uzaklaştı. Bunların farkına varmalı sanatçı ve dile getirmeli. Günümüzün form dilini bulmalı. 

Mesela ben Michealengelo’yu çok severim, her darbesini severim ama onun gibi heykel yapmıyorum.  Onun gibi bir yerde heykel yapıyorum: içerik biçim konusunda onunla aynıyız. O da içeriği kendine göre yorumluyor. 1500’lü yılları düşün, o yıllarda İsa’yı ve bütün o mukaddes tipleri, orada burada gördüğün normal tiplere çevirebiliyor.  Çok önemli bir şey mesela bu, bunu yaptı adam. Hatta kendini havari kılığına soktu neredeyse. Yani tanıdık yüzler olmaya başladı her şey. Bu çok önemliydi Michealengelo’da. 

Bugün de biz insanlara sanatı, konuları çok soyutlayıp, hiç ip ucu vermeden sunamayız. İnsanların kültür seviyesini biliyoruz. Bugün Türkiye’de heykel kültürü kaç kişide var? Çok az, %1 bile değil. Çünkü heykelle karşılaştığı yok, yaşanmışlığı yok, çocukluğunda heykel yok. Bir parka gidip doğru düzgün heykel görmemiş. Atatürk heykelleriyle büyümüş, ona da heykel diyemiyoruz. Maalesef heykel niteliği sıfırlanmış, iktidar objesi gibi duran şeyler. Anlamsız. Atatürk kimdir, nedir? Bu niye Atatürk dediğin zaman bir cevap bulamazsın. Hem Atatürk’ün imajı bozuluyor hem heykelin. Bu heykeller sanatsal bir ifade kazanmalıydı. Bir parka, meydana bir şey koyuyorsan, orada onlarca, yüzlerce sene duracak ve milyonlarca insan seyredecek bunu, o kültür oradan gelecek. Anlamsız, eli cebinde, oraya buraya bakan bir adamı heykel diye koyuyorsan, heykelin imajını bozuyorsun. Bir kere baştan kaybettik. Sanatsal bir anlam taşıyan heykeller koymamız lazım ki heykele biraz sempati olsun, biraz kültür olsun. Böyle bir şey yok Türkiye’de. 

Biz böyle deli oluyoruz, çabalıyoruz. Tam bir şey yapıyoruz yıkılıyor ya da açılmıyor. Büyük mücadele veriyoruz gerçekten. Bu her yerde oluyor. Almanya’da da oluyor Türkiye’de de oluyor. Hâkim kültür, anlayış, ona karşı çıkarsan seni durdurur. Almanya’da ne yaptım mesela? “Meçhul Asker Kaçağı” anıtını yaptım. Bir kere kelime zaten kötü oluyor. O mukaddesatı alıyorsun, meçhul asker hikayesini, oradan askerden kaçan birine veriyorsun. Ama kimden, neden, hangi savaştan kaçtığıyla ilintili diye düşünüyorum. Almanya’da o asker kaçağını yaptık, Hitler ordusundan kaçan askerler anısına. Ve bunu, o günkü hükümet istemedi. Niye? Çünkü bu Alman ordusuna hakarettir dedi. Büyük bir tartışma başladı. Bir 10-15 yıl sürdü tartışma, Almanya’da. Çok iyi oldu. Bir heykel nelere kadir oldu. En sonunda, halen günümüzde bile yasaklı birtakım görevler verilmeyen asker kaçakları o görevleri, o hakları geri aldılar. O heykel sebep oldu.

Siz benzer şekilde çok tartışmalar başlattınız. Türkiye’de de İnsanlık Anıtı çok tartışılmıştı, sonunda yıktılar heykeli ne yazık ki.

Evet, tabii. O da 7-8 sene tartışıldı. Ve ilk kez bana heykel anlatma fırsatı verdiler televizyonlarda. Ben durmadan heykel anlatıyordum, çok iyi oldu. Onun için popüler olduk. Popülerliğin tabi sanatıma bir faydası yok. İşleri hem kolaylaştırabiliyor hem zorlaştırabiliyor. Hiçbir AKP Belediyesi bana iş vermez. Hatta CHP’li Belediyeler bile Mehmet Aksoy deyince korkuyorlar. Faydası da şöyle oluyor. Mesela bir restorana gidiyorsun garson seni tanıyor, insanlar geliyor “Abi sen çok seviyoruz” diyorlar.  

Sizin Küba’da da heykeliniz var sanırım. 

Var, var. Nâzım Hikmet heykeli var. Aslında Küba’ya başka bir heykel de yapmak istiyordum. José Marti’nin heykelini yapmak istiyorum. Onu da başladım aslında, bitirdim de sayılır fakat bir inisiyatifle vermek lazım.  José Marti’yi çok severim. Çok inanmış bir sanatçı ve sanatını o kadar güzel kullanıyor ki, şiirini. Küba’nın devrimi için… Çok güzel bir şiir dili var. Nâzım’la ikisini yan yana tutabiliyorum. 

Son sözleriniz ne olurdu?

Genç sanatçıların önemli olduğunu düşünüyorum. O yüzden onlara seslenmek istiyorum. Sanata dönsünler, emperyalizmin kültürüne kapılmasınlar. Hâkim güçler sanattan her zaman korkar, bu yüzden engellemeye çalışıyorlar ve kendi düşüncelerinin sanatını yaptırmaya çalışıyorlar. Ama sanatçılar uyar oğlanı değildir, her zaman demokratik sanat anlayışında sanatını yapmaya devam eder. Ben kendimi öyle görüyorum. Gençlerin de hâkim görüş karşısında sanatla uğraşmalarını diliyorum.

Mehmet Aksoy’un “Şamanlar ve Mitler” sergisi, 28 Şubat’a kadar Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11.00–19.00 saatleri arasında Evin Sanat Galerisinde ziyaret edilebilir.


© soL