Yapay zekâ çağında emperyalizm: Trump Grönland’dan ne istiyor?
Emperyalizm, kapitalizmin 19. yüzyılın sonlarından itibaren içerisine girdiği yeni aşamanın adıdır ve ayırt edici özelliği de tekellerin, yani büyük şirketlerin, holdinglerin ortaya çıkışıdır. Kapitalizm, 20. yüzyıla başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinde sermayenin giderek çok daha az kişinin elinde toplandığı ve her bir sektörü devasa üç beş şirketin kontrol ettiği bir görünüm arz ederek girmiştir.
Bugün kapitalizm hala emperyalizm evresindedir ve kapitalist ekonomilerin kontrolü tekellerin elindedir. Ancak değişen bir şey vardır; artık en büyük şirketler, en dev holdingler, eskisinden farklı olarak “Big Tech” olarak da adlandırılan teknoloji şirketleridir. Bugün ABD’nin en büyük on şirketinin ilk yedisi bunlardan oluşmakta ve Nvidia, Apple, Alphabet (Google), Microsoft, Amazon, Meta Platforms (Facebook) ve Broadcom şeklinde sıralanmaktadır. İlk yüzde ise çok sayıda Big Tech şirketi bulunmaktadır.
Ancak bu şirketler sadece ABD’nin en büyük şirketleri olmakla kalmazlar, aynı zamanda hem ABD’deki hem de dünyadaki teknoloji tekelini de ellerinde tutarlar. ABD teknoloji tekellerinin büyüklüğü, dünyadaki geri kalan teknoloji şirketlerinin toplamının üzerindedir. Şu an için teknoloji tekelleriyle potansiyel olarak baş edebilecek tek güç vardır ve o da Çin’dir. Zaten bu yazıda bahsedeceğimiz tekno-emperyalizm de Çin’in bu potansiyeli ile ilgilidir; hedef Çin’i durdurmaktır.
Faşizm, üzerine yapılan bilimsel çalışmaların gösterdiği üzere emperyalizm çağının bir fenomenidir. Faşist akımlar hem tekeller düzeninin yarattığı toplumsallığın içerisinde ortaya çıkıp palazlanmış, hem de iktidara geldikleri ülkelerde emperyalist-yayılmacı bir karakter taşımışlardır.
Bugünün tekno-emperyalizm çağı aynı zamanda tekno-faşizmi de beraberinde getirmiştir. Teknolojideki gelişmelerle birlikte, toplumlar ve bireyler klasik faşizmin rüyasında göremeyeceği şekilde gözetim ve denetim altında tutulmaktadır. Kameralar, uydular, dronlar, dijital parmak izleri, IP numaraları, her türlü yazışma ve görüşmenin izlenmesi ve elbette ki en önemlisi en mahrem şeylerin bile artık hem şirketler hem devletler tarafından bilinir hale gelmesine sebep olan veri toplama metotları ile birlikte distopik bir tablo ortaya çıkmış durumdadır.
Ancak tekno-faşizm sadece içerideki bu gözetim mekanizmalarıyla sınırlı değildir; bugünün tekno-faşistleri, yani Silikon Vadisi’nin dev Amerikan teknoloji şirketleri, özellikle Trump yönetimiyle birlikte giderek Amerikan devletiyle bütünleşmekte ve ABD dış politikasını belirler hale gelmekte, günümüz ABD emperyalizminin ve yayılmacılığının rotasını çizmektedirler.
Bu bütünleşmenin sembolik görüntüsü Trump’ın ikinci dönem yemin törenine, ilkinden farklı olarak Big Tech patronlarının katılımıdır. Daha önceleri Trump’a destek vermeyen, hatta onu eleştiren Amazon’un sahibi Jeff Bezos, Meta’nın CEO’su Mark Zuckerberg, Apple CEO’su Tim Cook ve Google CEO’su Sundar Pichai gibi isimler, yaşanan dönüşüme işaret edercesine bu sefer Beyaz Saray’da boy göstermişlerdir. Elon Musk ise en başından itibaren Trump’ın yanında yer almış, seçim kampanyasına milyonlarca dolar akıtmış ve kısa süreliğine de olsa Trump yönetiminin Devlet Verimliliği Departmanı’nın (DOGE) başında bulunmuştur.
Sözünü ettiğimiz bütünleşmeyi ve iç içe geçmiş ilişkileri anlamak için bakmamız gereken esas isim ise 11 Şubat’ta bu köşede yayınlanan “Epstein’ın adası ve tekno-faşist distopya: Palantir” adlı yazımızda bahsettiğimiz Palantir’in sahibi Peter Thiel’dır. Thiel, Silikon Vadisi’nin Trump’tan uzak durduğu yıllarda bile onun yanında yer almış, kampanyalarını fonlamıştır. Bugün ise Trump yönetiminin........
