Savaşın ekonomisi, ekonominin savaşı
ABD-İsrail ikilisinin İran’a açtığı savaş geçtiğimiz hafta sonu itibariyle hem birinci ayına doğru ilerlemeye başlamış hem de yeni bir faza geçişin sinyalleri açık seçik bir şekilde görülür hale gelmişti.
Geride kalan üç haftada saldırgan ikili herhangi bir askeri ya da siyasi hedefine ulaşamazken, yeni koalisyonlar, yeni ittifaklar kurup savaşı ve savaşın meşruiyetini genişletemezken, İran moral üstünlüğünün yanına adım adım askeri caydırıcılığı da eklemeye başlamıştı.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Körfez ülkelerindeki ekonomik hedeflerin vurulması ise küresel sistemi çok sayıda başlık üzerinden yepyeni krizlere doğru sürüklerken savaşın maliyetlerini de katlanılamaz bir yere doğru götürür olmuştu.
Yeni bir faza geçişle kastettiğim ise tarafların askeri olarak neleri hedef aldığıyla ilgiliydi. Önce ABD-İsrail ikilisi İran’ın petrol tesislerini vurdu, İran buna Katar’daki dünyanın en büyük LNG tesisi olan Ras Laffan’ı vurarak yanıt verdi. Ardından İran’ın Natanz nükleer tesisi vuruldu ve İran’ın buna yanıtı İsrail’in Dimona nükleer tesisinin bulunduğu bölgeyi vurmak oldu. Bu karşılıklı el yükseltmelerin içine yerleştiği tablo ise İran’ın İsrail’in hava savunma sistemi Demir Kubbe’yi büyük ölçüde etkisizleştirmesi ve bu ülkeye daha çok zayiat verdirir hale gelmesiyle somutlaşıyordu.
İşte bu noktada Trump, daha da el yükseltecek şekilde çıktı ve İran’ı “Hürmüz’ü 48 saat içerisinde açmazsanız elektrik santralleriniz hedef alınacak” diyerek tehdit etti. İran ise bir kez daha benzer bir karşılık vererek İsrail’e ve Körfez ülkelerine “48 saat içinde sularınızı depolayın, telefonlarınızı şarj edin” şeklinde bir uyarıda bulundu.
Hafta sonu yaşanan tüm bu gelişmeler, dünyanın, özellikle de dünya ekonomisinin nasıl bir sabaha uyanacağına dair endişeleri de beraberinde getirdi doğal olarak. Saatler pazar gece yarısını geçtiğinde ve piyasalar çalışmaya başladığında petrolün varil fiyatı 114 dolara kadar yükseldi, borsaların büyük kayıplar yaşayabileceğine dair beklentiler ise arttı.
İşte tam da bu noktada, yani herkes bir “kara pazartesi”ye odaklanmışken, Trump İran’la hafta sonu verimli görüşmeler gerçekleştirdiklerini, anlaşmaya yakın olduklarını ve bu nedenle de elektrik santrallerine yönelik saldırıları beş gün ertelediğini açıkladı.
Bu elbette ki bir yanıyla bir manipülasyon içeriyordu, hedef petrol fiyatlarını yüz doların altında tutabilmek ve böylece kilitlenen dünya ekonomisini görece rahatlatmaktı. Daha spesifik bir manipülasyon ise piyasalar üzerinden yapıldı; petrol fiyatları, tahvil faizleri, altın ve döviz üzerindeki dakikalık oynamalarla trilyonlarca liralık varlık el değiştirdi.
Ancak tüm bunların ötesinde ortaya çıkan tablo, ABD-İsrail ikilisinin çaresizliğiyle ilgiliydi. Savaş öncesi zaten açık olan Hürmüz Boğazı’nın açılması trajikomik bir şekilde başından beri somut bir siyasi hedeften yoksun savaşın öncelikli hedefi haline gelmişti. Çünkü her ne kadar petrol ve doğalgaz fiyatlarının yükselmesi kısa vadede net enerji ihracatçısı ABD’nin gelirlerini yükseltiyorsa da bu durum hem kendi iç politikası hem de müttefikleri açısından sürdürülebilir değildi.
Trump iktidara hem sonsuz savaşları durdurma hem de ABD’nin kaynaklarını ABD halkı için kullanma vaadiyle gelmişti; bugün ise Senato’dan savaş için 200 milyar dolarlık ek bütçe çıkarma peşinde koşuyor. Hem enflasyonu ve faizleri düşürecek hem de sanayileşmeyi hızlandırıp istihdamı artıracaktı, şimdi ise ABD ekonomisi enflasyonu ve durgunluğu fiyatlıyor, faiz indirimleri ise askıya alınmış durumda.
Müttefiklerinin de hali iç açıcı değil elbette. Hürmüz’den Çin gemileri geçebiliyor, Pakistan ve hatta Türkiye gemileri de geçebiliyor ve Çin’e de Hindistan’a da petrol akışı savaş öncesi seviyede seyrediyor; ancak Körfez monarşilerinin gemileri geçemiyor. Üstelik artık geçen gemilerin bazılarından belli bir ücret alınıyor ve ticaretin Yuan’la yapılması arayışları üzerinden petro-dolara darbe vurulması hedefleniyor.
Ancak mesele bununla da sınırlı kalmıyor. Avrupa’nın ve dünyanın doğalgaz ve petrol sıkıntısı büyüyor, serbest bırakılan stoklar talebi karşılamıyor, Körfez’deki müttefikler hasar gören tesislerini yenilemelerinin dört beş seneyi bulacağını söylüyor, küresel ölçekte bir helyum krizinden söz ediliyor, denizin altından geçen fiber optik kabloların kopma riski artıyor, gübre fiyatları üzerinden bahar ekiminde sıkıntılar yaşanacağı öne sürülüyor, Tayvan ve Güney Kore çip yapımında kullandıkları malzemeleri tedarik etmekte zorlanıyor. Tedarik zincirlerinde genel bir kopuş ihtimali de en büyük risk olarak analizlere dâhil ediliyor.
Daha önceki yazılarda da ortaya koyduğumuz üzere İran, emperyalizmin karşısına yine emperyalizmi çıkardı ve emperyalist saldırganlığın sınırlarını emperyalizmin dünya ekonomisini getirdiği entegrasyon düzeyi belirledi. Ortadoğu’da atılan her füze, düşen her bomba, havalanan her uçak, küresel kapitalizmin farklı noktalarında ve farklı başlıklarında ağır tahribatlar yaratıyor, kapitalizmi yepyeni krizlere doğru sürüklüyor.
Peki tüm bunlar elektrik tesislerini vurmada geri adım atan ve görüşmelerden söz etmeye başlayan ABD’yi durduracak mı? Emperyalist hiyerarşinin en tepesindeki ülke, emperyalizmin genel ve uzun vadeli çıkarları adına bu hiyerarşideki yerinin sorgulanması anlamına gelecek şekilde çok daha büyük bir geri adımı göze alıp gerçek bir kazanım elde etmeden savaşı sonlandırabilecek mi?
Buna şu an için kesin bir yanıt veremiyoruz. Askeri analistlerin yaptıkları gözlemler ABD’nin sınırlı da olsa bir kara harekâtına hazırlandığına işaret ediyor. Uçuş haritalarına, sevkiyatlara, bazı gemilerin rotalarına ve bölgedeki birliklerin hareketlerine bakıldığında ABD’nin bir kara harekâtına hazırlandığı görülebiliyor. Özellikle Cibuti’deki ABD üssü Lemonnier Kampı, olası bir harekât için merkez olarak kullanılacak gibi görünüyor. Üstelik bu operasyonda Hark adasının değil Basra Körfezi’nin hedef alınabileceği konuşuluyor.
Peki buradan bir zafer çıkar mı? O da çok zor; çünkü İran ordusunun kara savaşında Irak savaşından, Lübnan’dan, Suriye’den kazanılmış büyük tecrübeleri var, Devrim Muhafızları Ordusu yüz binlerce kişiden oluşuyor ve hem düzenli savaş hem de gerilla savaşı için eğitilmiş durumdalar. İHA’lar ve kısa menzilli füzelerle birlikte ABD’nin İran topraklarına girse bile orada ağır zayiatlar vermeden kalabilme ihtimali bulunmuyor.
Geri adım ve anlaşma mı yoksa sınırlı bir kara harekâtı mı? Emperyalizm hangisini tercih edecek henüz bilmiyoruz ama şunu çok iyi biliyoruz: İran, haftalardır bir ülkenin ulusal egemenliğine ve varlığına yönelik emperyalist bir saldırıya nasıl direnileceğini tüm insanlığa gösteriyor ve dünyaya örnek oluyor.
İnsanlığın da bu savaştan büyük dersler çıkarması, sadece İran’a değil kendisine de açılmış olan bu savaşa bakarak geleceğe hazırlanması gerekiyor; çünkü nihai hesaplaşma giderek yaklaşıyor.
