menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir borç yazısı: Komünist Mehmet

54 66
15.02.2026

Daha yapacak hayli şeyi varken aramızdan ayrılanlar mı bize borçludur, biz mi onlara? 

Onlar artık yapamayacaklarına göre, sanırım giderken bizi borçlandırmış oluyorlar. Zaman bulamadıklarını yazıp elimize tutuşturmuşlar gibi… 

Bu anlamda bir borç yazısı bu.

Peyniri bu kadar ünlü olmasa tanınacak mıydı, bilmiyorum, büyük çoğunluğun peynirin yüzü suyu hürmetine aşina olduğu Ezine’liydi, Mehmet Altan. Nüfusu pek az artan, hatta memleketin kalabalıklaşma hızına bakarsak, göreli olarak azalan bir ilçedir. Mehmet’in doğduğu 1961’den bu yana 5-6 bindir artan nüfus. Demek ki küçülmüş. Pazara Ezine peyniri diye arz edilen ürünün miktarı, bölgenin tüm sütlerini verseniz üretilemez aslında! Aradaki farkı hadi yalan demeyelim de, markanın cazibesiyle açıklayalım. 

Sonra bütün dünyanın tanıdığı Troya vardır yakınında. Antik şehir, kazı ve müze alanının mevkii Çanakkale merkeze bağlı olsa da, Ezine’ye biraz daha yakındır. 

Mehmet üniversiteye gitmek için ayrılacağı Ezine’de 1979’a kadar yaşamış. Tıfıl haliyle domuz avında eşlik edermiş kendinden büyüklere. Devlet tarlalara zarar veriyor diye mermi dağıtır, kulağını getirene (!) para verirmiş. Avcı köylüler hayvanın etini ise ada Rumlarına satarlarmış. Geyikli sahilinden bir yerden kalkmıştır tekne, belki Odunluk iskelesinden… Mehmet çift kazancı kaçırmayan köylü kurnazlığına işaret ederdi anlatırken. Yoksa bir hayvanı öldürmek ona göre değildi. 

Benim tanışmam 1983 olsa gerek. Soyadı benzerliği sayesinde tanıştığı, ortak arkadaşımız, bir başka Çanakkaleliyle birlikte geldiler. Hikâyeleri bayağı gırgırdı. İTÜ’de yurtta adları anons edilince kapıya inmişler – yoksa telefona mı koşmuşlar? – “Beni mi arıyorlar, seni mi” derken dost olmuşlar. Gemi inşaatta okuyorlardı iki Çanakkaleli, Emin ve Mehmet Altan. 

Mehmet’i İstanbul’a gelmesinden bir süre sonra “Genç Partizan”cılar bulur. Ezine lisesinden bir bağ sayesinde. Bugün varlığı sürmeyen bu yapı ikinci TİP’in gençlik örgütü Genç Öncü’den kopanlarca oluşturulmuştu. Çekirdeği Galatasaray Liselidir. Mehmet’in anlatımına göre 1981’de ilişkisi vardı, ama örgütlendiği yıl ‘83 olmalıydı. 

Uzun zaman birbirimize açmadık politik aidiyetlerimizi. Zaman öyleydi. Yoksa benim de 1981’de temasım vardı, sonradan Gelenek hareketine dönüşecek olan yapıyla; ertesi yıl dâhil olacaktım…

Yaşamlarımızın bu en önemli boyutunu paylaşmasak da, elbette sezerek, iyi dost olduk. Az gecelemedik, saatler boyu; memleketin 12 Eylül’le karartılmış olmasına aldırış etmeden tartıştık, okuduk. O zamanki adıyla Sinema Günleri’nde sıraya girdik, yine tartıştık. 

Yeri geldi söyleyeyim; Jacques Brel belgeselini izlemiştik birlikte. Film bittiğinde Brel sarhoşu olmuştuk. Eve attık kendimizi, doymamıştık, bendeki kasetleri çaldık durduk. 

O duyguyu yıllar sonra bir kitapta tekrarlayacaktık. Asaf’ın Çocuk, Buğu, Bir de Biz kitabını bitirdiğinde aradı beni. Tam hatırlamıyorum, ama “yahu bu nasıl kitap” gibi bir şey söylemişti. Devrimcilikle tanıştığımız dönemlerin çok iyi bir anlatımıdır… 

Başka çarpıldığı bir film hatırlıyorum: İnsanlar Yaşadıkça, Fred Zinneman’ın kadrosu göz kamaştırıcı 1953 yapımı filmidir. Orijinal ismi From here to eternity, Buradan sonsuzluğa denebilir… 

80’lere dönersem; bazı geceler iskambil de oynadık sabaha kadar, içki de içtik tabii. Pek hatırlamıyorum öyle sarhoş olup dağıttığımızı. İçmek ama dağıtmamaktı âdetimiz. İlle istisnası olmuştur…

O İTÜ’de, ben Boğaziçi’nde öğrenciydik. Biz 1986’da Gelenek’i çıkartmaya başladık. Artık “biliyorduk” birbirimizi. Örgütlü konumlarımızın farkı birbirimizin en yakını olmamızın önündeki temel engeldi. Benim daha açıktı konumum, onunki daha örtük. Ama Ortaköy’de bir yoldaşıyla birlikte kasetçi dükkânı çalıştırmaya başladığında örtü falan kalmadı. 

Kaset çağıydı o zamanlar. Kendi kaydettikleri müzik kasetlerini satarlardı; başka ne yapıyorlardı hatırlamıyorum. Ben de verdim mütevazı plak koleksiyonumu. Bir kısmını, hiç geçmeyen savrukluğuyla kaybetti! Olurdu öyle şeyler; dünya malına değer mi verilirdi…

Daha önemlisi, dükkânın adı Troyka idi. Ben, geleneksel solcu, Sovyet dostu olmamız üstünden anlamlandırmıştım, üç atlı Rus arabasından gelen müzik mağazası adını. Meğer “üçlü” derken, ikisi iki ortağı, sonuncusu “Parti”yi imliyor imiş... Parti kuracaklardı. Bu, söz konusu hareketin geleneksel sol, partili karakteriyle de uyumluydu. Merak edersiniz şimdi; kuramadılar. Ama niyet ve hedef saygındır bana sorarsanız. 

Mehmet öğrenciydi, ama işçi çalışmalarında görev üstlenmiş sonradan anlattığı kadarıyla. Rabak fabrikasında örgütlenme denemeleri. Deneyimsizdik, beceriksizdik demiş… Bizim sohbet ve tartışmalarımız ise Mehmet’in dertlerine cuk oturuyormuş. O söylemedi, ama tartışma ve sohbetlerimizde çoğunlukla suskun kalmasının nedenini, o zaman da kestirebiliyordum doğrusu: kendi kolektifininkinden ziyade bizim görüşümüze yakınlık duyuyordu. Gelenek ile İktidar Yolu (GP’nin yayın organı) arasındaki polemik de, bizim onları aşamacılık konusunda sıkıştırmamız üstüne kurulmuştu. Başkası da yazmıştır belki, ama ben kendi imzamı hatırlıyorum…

Aslında bizim Mehmet, henüz Sosyalist Türkiye Partisi kurulmamış ve o da katılmamışken, “Gelenek etkisi”, sosyalist devrimci olmuştu. “MDD-SD tartışıyorduk” demiş yıllar sonra, kaydettiğim görüşmede. Üyesi olduğu kolektifin içindeki tartışmada MDD adlandırmasının yapılması mümkün değildir. Ne de olsa, sosyalist devrim programlı ikinci TİP’ten geliyorlardı. Lakin köken partinin politik etkisizliğinin faturası, 1960’ların sonlarındaki tartışmalarda olduğu gibi, başka şeylerin yanı sıra sosyalist devrim perspektifine de çıkartılmıştır. Bu yanlıştı tabii, çünkü SD içeriği MDD’den açık ara daha atak, daha radikal bir yaklaşım anlamına gelir. Ama 1960’lar TİP’inin pratiği işçi sınıfı vurgusunu mutedil bir toplumsal seslenmeye çekmiş, parti işleyişinde ise bürokratizmin uç verdiği temelsiz, yersiz bir kurumsallığa yol vermiştir. 1970’lerde sosyalist devrimcilik programdır, ama siyaset etkisizdir. 1980’lerin GP hareketi de devrimci bir konumlanış ararken aynı çarpıklığı yeniden üretmiş ve aşamalı devrim anlayışına eğilim göstermişti. Her neyse, Mehmet Altan iç tartışmayı bir MDD-SD ikilemi olarak formüle ediyordu. 

23 Haziran 2020 diye tarih düştüğümüz görüşmede sormuşum bu noktayı. Kestirmeden gitmiş; “aşama aşamadır, topu MDD’ciliktir” ona göre. Ama milli burjuvazi aramaya kalkışanlar da olmuş aktardığına göre; Mehmet’in yalancısıyım… 

Tartışma ise “aşama olur olmaz, ne önemi var”a bağlanır gibi olmuş, yine dediğine göre. “İktidarı alınca koşullara bakarız…” Bizim SD’ci Mehmet’e göre ise her durumda devrimi “biz” yapacağımıza göre, ne diye geri perspektife teslim olacaktık ki: “Aşama işinden hep nefret ettim.”

Bence haklı… Ama öte yandan “örgüt dinamiği” önemlidir ve tartışmanın fazlası dağıtıcıdır. Hareketin, TSİP kökenli radikal hatta devrimci demokrat bir çevreyle yakınlaşması, aşamacılığa bir de Kürt ulusal hareketine sempatinin eklenmesi, üstüne üstlük araya dönemin polisiye baskılarının da girmesi bir dönem yakalanan ivmeyi geriletir. Mehmet ise anlaşmazlıkların yanında, bir de güvenlik nedeniyle ilişki ağının dışına çıkmak zorunda kalır…

Evi belirsizlikler içeren bir biçimde polis tarafından basılmıştı. Almadılar Mehmet’i. O ara olmalı; benim arabayla beraber Çanakkale’ye gitmiştik. Eskide kalmaya başlayan yoldaşlarına asla gıyaplarında saygısızlık etmedi, ama yüzlerine de arkalarından da eleştirmekten geri durmadı. 

1992’de Moda burnunda bir akşam oturduk çay bardaklarının başına. Biz Parti kurmanın arifesindeydik. “Peki, dedi, geliyorum, doğrusu bu, haklısınız…” 

Sosyalist Türkiye Partisi’nde Kartal ilçe yönetim kuruluna girdi. O dönem ilçe komitelerinde yayın sorumluları belirleniyordu. Mehmet de oradan tuttu esas olarak çalışmaları. Partinin yayın organına bölgesel haberler kaleme aldı. Mühendislik görgüsünü ve bilgisini esas aldı çoğunlukla. 

Bir yıla kalmadan STP içinde, Leninizmi “fazla” bulan, bir yanıyla partideki Gelenekçi kadro omurgasıyla çatışan, diğer yandan da soldaki “birlik” basıncına teslim olan bir eğilim kendini gösterdi. Mehmet doğru tarafta durdu, ama çalışma alanında baş gösterip yoldaşlığı ezen hizipçilik havası canını çok sıktı. “Zarar vermek istemiyordum” diye açıkladı sonraları. O sırada da, yani 1993 sonbaharında da aynı ifadeyi kullandı gibi hatırlıyorum. Ama doğrusu on........

© soL