menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

12 Mart darbesi neden oldu?

37 0
12.03.2026

Türkiye siyasi tarihinde “12 Mart Muhtırası” olarak bilinen olayın üstünden bugün itibariyle tam 55 yıl geçti. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) emir komuta zinciri içersinde, 12 Mart 1971 tarihinde yayınladığı bir muhtırayla Demirel Hükümeti’nin istifasını istedi. Muhtırada, özetle şöyle deniliyordu:

“Partiler üstü bir anlayışla… mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak… bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruridir.Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır”.

“Partiler üstü bir anlayışla… mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak… bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruridir.

Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır”.

Muhtırayı genelkurmay başkanı ile birlikte üç kuvvet komutanı imzaladı, ardından Demirel Hükümeti istifa etti. Yerine partiler üstü Nihat Erim Hükümeti kuruldu. Aslında ülke, bir süre sonra bir darbe sürecine girdi.

Ertuğrul Günay’dan 12 Mart

Genç yaşında CHP’de siyasete başlayan ve yine ayni partide genel sekreterlik görevine kadar yükselen Ertuğrul Günay (78), CHP lideri Deniz Baykal’la görüş ayrılığına düşünce 2004 yılında partisinden ihraç edildi.

Ertuğrul Günay, 2007 yılında da AKP’ye geçerek parti lideri Tayyip Erdoğan’ın kurduğu hükümetlerde, 2007-2013 yılları arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı görevini yürüttü. Günay, 17-25 Aralık sürecini gerekçe göstererek 27 Aralık 2013’te AKP’den istifa etti.

Siyasetçi ve hukukçu olan Ertuğrul Günay, internet haber sitesi Medyascope’da 6 Mart 2026 tarihinde “Öncesi ve Sonrasıyla 12 Mart” başlıklı bir yazı yazdı.

Günay’ın bu yazısında 12 Mart sürecine geliş, ordu içinde cuntasal örgütlenmeler, “sol cunta” adıyla bir grup askerin 9 Mart 1971’de bir darbe girişiminde bulunduğu ancak darbe girişimi gerçekleşmeden 12 Mart muhtırasının verildiği, daha sonra sol kesim üzerinde acı olayların yaşandığı, bu sürecin ülkede büyük zararlara yol açtığı anlatılıyor.

Ertuğrul Günay’ın yazısında katıldığım yerler olmakla birlikte özellikle “9 Mart darbe girişimi olmasa 12 Mart muhtırası olmayacaktı” ifadesine katılmıyorum.

12 Mart dönemini devrimci bir subay olarak yaşamış, üsteğmen rütbesinde ordudan çıkarılmış ve 2,5 yıl hapis yatmış bir kişi olarak Günay’ın bu görüşüne niçin katılmadığımı bilimsel anlamda da açıklamaya çalışacağım.

Muhtıra öncesi Türkiye

12 Mart sürecine gelişte nasıl bir Türkiye vardı? 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında halkın onayına sunulup kabul edilen 1961 Anayasası, belli ölçüde demokratik hak ve özgürlükleri sağlayan, sendikal haklar tanıyan, sosyal devlet ilkesini benimseyen, kuvvetler ayrılığı anlayışını öngören bir nitelik taşıyordu.

Bu özgürlükçü demokratik ortam içinde işçi ve gençlik mücadelesi de yükselme sürecine girmişti. Sosyalist eğilimli Türkiye İşçi Partisi (TİP), 1965 seçimleri sonrasında 15 milletvekili ile parlamentoya girmiş, etkili bir muhalefete başlamıştı.

1967 yılında kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) da, sendikal hayatta önemli bir çıkış yapmıştı. Grevler, fabrika işgalleri, toplu sözleşmeli sendikal bir hayat giderek etkinlik kazanıyordu.

Öğrenci gençliği de önce üniversitelerde eğitim reformu talepleriyle harekete geçti, ardından 6. Filo’ya karşı anti-Amerikancı eylemlere başlayıp daha siyasal bir niteliğe büründü. Devrimci öğrenci gençliği, işçi ve köylü eylemlerinde de rol almaya başlamıştı.

Gençlik eylemleri sırasında sağcı komandoların şiddeti, güvenlik güçlerinin devrimci gençlere sert müdahalesi ve çatışmalar ölümlere de yol açıyordu.

Ekonomik modelin tıkanması

Ekonomik anlamda “ithal ikameci” dediğimiz model ise, 1970’lere doğru tıkanmaya başlamıştı. Montaj sanayi üretiminin belli bir doyuma ulaşması, stokların artması, maliyet yüksekliği karşısında işverenlerin düşük ücret önerileri ve grevler birbirini takip ediyordu.

Adalet Partisi (AP) Hükümeti, sendikal hareketi kontrol etmek için 1317 sayılı bir yasa çıkardı, özellikle DİSK’in gelişmesinin önüne geçilmek isteniyordu. Bu durum 15-16 Haziran 1970’te büyük işçi direnişine yol açtı.

İşçiler, İstanbul ve Kocaeli başta olmak üzere birçok ilde eyleme geçti, fabrikalar işgal edildi, miting ve yürüyüşler yapıldı. Sonunda sıkıyönetim ilan edildi, çok sayıda DİSK yöneticisi tutuklandı.

27 Mayıs karşıtı olarak bilinen Adalet Partisi (AP), 1965 ve 1969 seçimlerinde tek başına iktidara geldi. AP, sanayi ve ticaret burjuvazisi, esnaf, tarım kesimi ve toprak ağalarından oluşan egemen sınıf bloğunu tek bir partide toplayabiliyordu.

Ancak ekonomik kriz, 1970 devalüasyonu sermaye kesiminin fraksiyonları arasında çıkar ve güç çatışmasına yol açtı. Sanayi ve ticaret burjuvazisi arasında bir güç çatışması oluyordu. Bu durum siyasal yaşama da yansıdı.

11 Şubat 1970’de TBMM’de yapılan bütçe oylamasında Demirel Hükümeti düşürüldü. 18 Aralık 1970’te AP’den ayrılan 26 milletvekili Demokratik Parti’yi kurdu. Bu parti daha ziyade ticaret, tarım ve esnaf kesimine dayanıyordu.

Bu arada Necmettin Erbakan’ın liderliğinde Milli Nizam Partisi (MNP) adıyla İslamcı eğilimli ve daha ziyade Anadolu sermayesine dayanan bir parti daha kuruldu.

19 Ocak 1971 tarihinde ise AP, Meclisteki salt çoğunluğunu yitirdi ve Demirel’in siyasi gücü de iyice zayıfladı.

Öte yandan Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde de bir huzursuzluk söz konusuydu. Ordu, AP’yi 27 Mayıs karşıtı bir güç olarak tanımlıyordu. Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur, 1970 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir mektup göndererek ekonomik ve sosyal bunalıma dikkati çekti.

Ordu içinde cuntasal faaliyetler gelişiyordu. Genelkurmay’da görevli Tümgeneral Celil Gürkan’ın örgütlülüğünde “Sol Kemalist” cuntanın faaliyetleri, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur’la ilişkiler, 9 Mart’ta bir darbe hazırlığı yönünde gelişmelere yol açıyordu.

9 Mart 1971’de bir darbe girişimi gerçekleşmedi. TSK, cunta girişimlerini daha harekete geçmeden bertaraf ederek emir komuta zinciri içersinde tavrını ortaya koydu. Ordu, 12 Mart’taki muhtırasıyla Demirel hükümetinin istifasını sağladı.

Ordunun Amerikancı kanadının (Tağmaç- Türün) 9 Mart girişimini etkisiz hale getirip esas amacının solu bastırmak olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı.

9 Martçı Gürler ve Batur ise, darbe girişimini kontrol edemeyecekleri için Tağmaç’la anlaşıp hem Demirel hükümetinin bir muhtıra ile istifa etmesine, hem de radikal subayların ordudan tasfiyesine olanak sağladılar.

Artık Türkiye yeni bir darbe sürecine giriyordu. 12 Mart sürecinin tümünde 600 dolayında subay ve askeri öğrenci ordudan tasfiye edildi. 11 ilde sıkıyönetim ilan etti, sol kesime yönelik bir baskı dönemi başladı.

17 Mayıs 1971’de İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Elrom’un kaçırılması ve ölü bulunması üzerine tutuklamalar genişledi, çok sayıda aydın, sendikacı ve ilerici, devrimci kişiler gözaltına alındı.

Silahlı mücadeleye başlayan devrimci örgütlerin üzerine gidildi, Mahir Çayan ve dokuz arkadaşı Kızıldere’de, Sinan Cemgil ve iki arkadaşı da Nurhak’da güvenlik güçlerince öldürüldü. Gençlik liderlerinden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, 6 Mayıs 1972’de idam edildi.

Tekelci burjuvazinin endişesi

Görüldüğü gibi 12 Mart öncesinde 1961 anayasasının sağladığı nispi demokratik ortamdan başta burjuvazi olmak üzere egemen sınıflar rahatsız olmaya başlamıştı. Antiemperyalist gençlik hareketleri, işçi olayları, köylülerin toprak işgalleri egemenleri ürküttü.

Nitekim 15-16 Haziran 1970 olayları sonrasında zamanın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç’ın şu ünlü sözü çok dikkat çekicidir: “ Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı”.

Burjuvazi, işçi sınıfı hareketinden endişelenmeye başlamıştı. Keza parlamenter sistemde egemen sınıfların bir yönetememe krizi ortaya çıkınca tekelci burjuvazi askerleri kullanarak düzenini sıkıyönetimle sürdürmek istedi.

Yani büyük burjuvazi açısından bir askeri darbeye ihtiyaç vardı. Nitekim 12 Mart muhtırası sonrası Anayasa değişikliği yapılarak memurlara sendika hakkı yasaklandı, birçok grev ertelendi, sosyalist TİP kapatıldı. Bu süreçte tekelci burjuvazinin örgütü sayılan TÜSİAD (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) kuruldu.

Özetle Türkiye’de askeri darbelere yol açan dört faktör şöyle sıralanabilir:

Mevcut sermaye birikim modelinin tıkanması,

Toplumsal hareketlenme ve özellikle emek mücadelesinin güçlenmesi,

Egemen sınıflar arasındaki iç çatışma ve parlamenter sistemin buna çözüm bulamaması,

Emperyalist güçlerin etkisi: 12 Mart’ta ABD’nin etkisini AP’li Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil şöyle ifade etmiştir: “CIA, altımızı oydu”.

Sonuç itibariyle 9 Mart darbe girişiminin olup olmaması değil ya da bu darbe girişiminden ziyade esas olarak yukarıda sıraladığımız askeri darbeye uygun koşulların var olmasıyla 12 Mart muhtırası ve ardından darbe süreci gerçekleşmiştir…


© soL