menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çatışmanın diğer mağdurları: Sütümüz, yoğurdumuz, yünümüz

13 0
22.07.2026

Bu yazı, Serbestiyet’te yayımlanan “Toprağın Hafızası” dizisinin üçüncüsüdür. Köyler önce çatışmaların yükünü taşıdı; bugün üretimsizliğin yükünü taşıyor. Köylerin boşalmasının nedenlerinden biri çatışmalardı, ancak yeniden dolmamasının nedeni artık sadece güvenlik değil. Barış, köylerin yeniden canlanması için gerekli bir şart olabilir; ama tek başına yeterli değildir. İnsanları toprağa geri döndürecek olan, yalnızca silahların susması değil, hayatın yeniden kurulmasıdır.

Bu gün marketten aldığımız sütün, yoğurdun, peynirin ve yünün hikâyesi yalnızca enflasyonla açıklanamaz. Elbette enflasyon bu tablonun önemli nedenlerinden biri. Bu coğrafyanın otuz beş yıllık çatışma tarihi, sadece insanların değil; sürülerin, yaylaların ve binlerce yıllık hayvancılık kültürünün de kaderini değiştir.

Önceki yazımda Pervari-Çemikari yaylasını Yılmaz Güney’in Sürü filminin çekildiği coğrafya olarak anmış bal üretimi için ne kadar önemli olduğunu yazmıştım. Yani bu yayla, yalnızca sinema tarihinin değil, hayvancılık tarihimizin de önemli mekânlarından biriydi.  Buraya arılar gelmeden yıllar önce koyunlar gelmişti. Uruz Aşireti’nin sürülerinin otladığı, Beritan’ın, Herki’nin, Dudêran’ın yollarının kesiştiği bir yaz yurduydu. Bal ise bu büyük hayvancılık ekonomisinin kenarında gelişen doğal bir üründü. Yayla susunca, önce sürüler dağıldı. Dağılan sürülerin peşinden inen çobanlar ve aileleri kovanları da indirdi.

Aslında bu hikâye yalnızca Çemikari’nin hikâyesi değil. Son otuz beş yılda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşanan dönüşümün küçük bir özeti gibi. kaybedilen köyler meralarla beraber, süt üreten sürüler, o sütü yoğurda ve peynire dönüştüren kadın emeği, yünü dokuyan zanaat ve binlerce yıllık göçerlik kültürü de aynı süreçte sessizce dağıldı.

Verilerin anlattığı çöküş

Türkiye’nin hayvancılıkta yaşadığı sorunlar çoğu zaman yem fiyatları, kur artışı ya da ithalat politikaları üzerinden tartışılıyor. Oysa bugün konuştuğumuz birçok sorunun kökeni, otuz beş yıl önce başlayan kırılmalarda yatıyor. Bu coğrafyada yaşanan kırılma yalnızca hayvan sayısını değil, üretimin dengesini de değiştirdi

Bugünkü ithalatçı Türkiye ile kırk yıl önceki ihracatçı Türkiye neredeyse iki farklı ülke görünümünde.

Türkiye 1980’lerin başına kadar et ihracatçısı bir ülkeydi. Bianet’in 2001’de yayımladığı ve bugün hâlâ referans alınan bir çalışmaya göre, 1984 öncesi Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da 25 milyon küçükbaş, 11-12 milyon büyükbaş hayvan vardı; ülkenin et ihtiyacının yüzde 70’ini bu bölge karşılıyordu. Her gün Irak, Ürdün, Suudi Arabistan’a canlı hayvan ihraç ediliyordu. Bölge yalnızca geçimini sağlamıyor, Türkiye’nin et güvenliğini de taşıyor, aynı zamanda Ortadoğu’nun önemli tedarik merkezlerinden biri olarak çalışıyordu. Bugün aynı bölgede küçükbaş sayısı 4,5 milyona, büyükbaş 2-2,5 milyona düşmüş durumda. Yani başka bir ifadeyle, her beş küçükbaş hayvandan dördü, her beş büyükbaş hayvandan yaklaşık dördü bu süreçte kaybedildi. Türkiye ise son 15 yılda 13 milyar doların üzerinde canlı hayvan ve et ithalatı yaptı; dünyanın en büyük ikinci canlı hayvan ithalatçısı konumunda.

Bir zamanlar ihraç eden bir ülkenin bu gün ithalata bağımlı hâle gelmesi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda tarihsel bir dönüşümün sonucu

Ancak bu tabloyu yalnızca rakamlarla anlamak mümkün değil. Çünkü her istatistiğin arkasında bir yayla, bir sürü, bir aile ve bazen de kaybolan yerli bir ırk var.

Şimdi  rakamlardan çıkıp yeniden dağlara, yaylalara ve o yayalarda yaşayan insanlara bakalım.

Sürüler iki ateş arasında

Devletin köy boşaltma politikası, çatışma yıllarının en görünür yıkımlarından biriydi. Köy boşaltmalarının sayısına ilişkin farklı çalışmalar bulunuyor. İnsan hakları raporları ve akademik araştıramalar 1990’lı yıllarda yaklaşık 3000 köy ve mezranın boşaltıldığını ya da yaşanmaz hâle geldiğini; yüz binlerce insan yerinden edildiğini ortaya koyuyor.

Boşaltılan yerleşimlerde yalnızca insan değil, hayvancılık düzeni de  yerinden edildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) 2006 raporunda Bingöl-Karlıova’nın Burmataş yerleşiminde 2005’te yapılan bir baskın anlatılırken, güvenlik güçlerinin rastgele ateş açarak canlı hayvan öldürdüğü aktarılıyor. Aynı raporda 1993’te Şırnak-Güçlükonak Bané köyünde de “hayvanların telef edildiği” belgeleniyor. Boşaltılan köyleri terk etmek zorunda kalan aileler, taşıyabildiklerini yanına aldı; taşıyamadıklarını sattı ya da geride bıraktı. Yol boyunca sürüler de eridi.

Çatışmanın hayvancılığa verdiği zarar yalnızca devlet politikalarıyla sınırlı değildi. Aynı dönemde PKK’nın özellikle korucu köylerine, göçer ailelere ve sürülere yönelik saldırıları da kırsal üretimi ağır biçimde etkiledi.

Örgütün kendi yayın organı Serxwebûn dergisinde bu saldırılar açıkça sahiplenilerek, “milis çetelere karşı gerçekleştirilen soylu eylem” başlıklarıyla yayımlandı. Hatta dergi her ay kronolojik derlemelerle kayıt altına aldı bu saldırıları.

Bunlardan yalnızca birkaç örnek; Eylül 1987’de Siirt-Şırnak arasındaki Karageçit köyü yakınında bulunan bir göçer çadır grubu basıldı, kadınların da bulunduğu altı kişi kurşuna dizildi. 28 Mart 1988’de Şırnak-Yağızoymak köyünde dokuz çoban örgüt tarafından boğularak öldürüldü; gerekçe olarak çobanların korucu........

© Serbestiyet