AİHM Büyük Dairesinin yasak kararı: Hukuka dönüş için son çağrı ve tarihi sorumluluğumuz
Türkiye’nin ceza adaleti sistemi, 15 Temmuz 2016 sonrasında içine girdiği sarmaldan kendi iç dinamikleriyle çıkma fırsatlarını birer birer harcarken, Strazburg’dan gelen kararlar yargı pratiğimizin üzerindeki ağır örtüyü kaldırmaya devam ediyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi’nin Yasak v. Türkiye başvurusunda açıkladığı ihlal kararı, sadece bir bireyin mağduriyetini tescil etmekle kalmamış; Türk yargısının evrensel hukuk standartlarından ne denli uzaklaştığını, kanunilik ilkesinin nasıl aşındırıldığını ve insan onurunun nasıl ihlal edildiğini en üst perdeden bir kez daha yüzümüze vurmuştur.
Bu karar, bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı organlarının, kategorik varsayımlar ve toptancı yaklaşımlarla yüz binlerce vatandaşı nasıl bir “sivil ölüme” terk ettiğinin uluslararası yargı nezdindeki en güncel ve en çarpıcı belgesidir. Üstelik bu karar, meselenin salt hukuki bir hata olmadığını, aynı zamanda insan onurunu zedeleyen fiziksel şartları da barındırdığını ortaya koymaktadır.
Yasak Kararının Anlamı: İnsan Onuru ve Kanunilik İlkesinin Tesisi
Yasak v. Türkiye kararı, AİHM içtihatları ve Türk hukuk tarihi açısından olağanüstü bir öneme sahiptir. Hatırlanacağı üzere, Şaban Yasak’ın başvurusu ilk olarak AİHM İkinci Dairesi tarafından incelenmiş ve Daire, insan hakları savunucularını ve hukukçuları şaşkına çeviren bir kararla, ihlal bulunmadığına hükmetmişti. İkinci Daire’nin bu kararı, AİHM tarihinin en talihsiz ve evrensel hukuk ilkeleriyle en çok çelişen kararlarından biri olarak nitelendirilmiş; şiddet içermeyen, olağan ve yasal faaliyetlerin bir terör örgütü üyeliği için yeterli sayılabileceği gibi tehlikeli bir kapıyı aralamıştı.
Ancak AİHM Büyük Dairesi, bu tarihi hatadan dönerek, davanın esasına ilişkin çok net iki ihlal kararı vermiştir: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 3. maddesi (İşkence ve Kötü Muamele Yasağı) ve 7. maddesi (Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz İlkesi).
Kararın 3. madde boyutu, Türkiye’deki cezaevlerinin durumunu ve yargılamalar sırasındaki insanlık dışı koşulları uluslararası alana taşımıştır. Başvurucunun 14 ay boyunca yerde yatmaya mahkûm edilmesi, aşırı kalabalık koğuşlarda asgari yaşam standartlarından mahrum bırakılması, AİHM tarafından insan onuruna aykırı bulunmuştur. Bu tespit, 15 Temmuz sonrasında “terör” suçlamasıyla cezaevlerine doldurulan on binlerce insanın yaşadığı fiziki ve psikolojik eziyetin Strazburg nezdinde vücut bulmuş halidir.
Daha da kritik olanı, 7. madde kapsamında verilen ihlal kararıdır. Büyük Daire, yerel mahkemelerin Şaban Yasak’ı yargılarken suçun manevi unsurunu, yani failin suç işleme kastını hiçbir şekilde bireyselleştirilmiş bir değerlendirmeye tabi tutmadığını saptamıştır. Öğrenci koordinatörlüğü yapmak veya bir kod adı (müstear isim) kullanmak gibi, özünde şiddet barındırmayan eylemlerin, kişinin silahlı bir terör örgütünün nihai ve şiddet içerikli amacını bilerek ve isteyerek benimsediğine dair mutlak bir delil sayılamayacağı vurgulanmıştır. AİHM, “kişisel sorumluluk unsurunun tesis edilebileceği zihinsel bir bağ olmaksızın cezalandırılmama hakkının” ihlal edildiğini tescil etmiştir.
Buzdağının Görünmeyen Yüzü: Yalçınkaya ve Müteakip Kararlar
Yasak kararı, aniden ortaya çıkmış münferit bir içtihat değildir; aksine, Türk yargısının aylardır ısrarla görmezden gelmeye çalıştığı devasa bir buzdağının en yeni parçasıdır. Bu buzdağının zirvesi, 26 Eylül 2023 tarihinde açıklanan Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye Büyük Daire kararıdır. AİHM, Yalçınkaya kararında, ByLock kullanımı, Bank Asya’da hesap açma, yasal sendika ve derneklere üye olma gibi eylemlerin suçun unsurları yerine ikame edilemeyeceğini, bu durumun AİHS m. 7’yi ve dijital delillerin hukuka aykırı değerlendirilmesinin m. 6’yı (Adil Yargılanma Hakkı) ihlal ettiğini hükme........
