Yasaları barışın karşısına koymak adalet getirir mi?
“Savaş için mücadele ettiğimiz yeter, diyordu Rabin, yeterince yas tuttuk.
Şimdi barış için mücadele etmeliyiz.
Bu, tüm savaşların en zorlusu: Barış savaşı..”
Sandy Tolan, Limon Ağacı
Çatışma çözümleri, toplumsal alanın pek popüler olmayan süreçleridir. Marjinal tartışmalarda argüman değeri düşüktür ve bazen çatışmanın kendisinden bile zordur. Hele popülüzmle hayat ve oy bulan siyasetçiler için oldukça zorlayıcıdır.
Bugünlerde İYİ Parti ve diğer bazı muhalefet temsilcilerinin Meclis’te dün kabul edilen çerçeve yasa karşısındaki tutumları; maalesef pragmatist ve popülüsittir. Barışa imkân tanımaktan ziyade eski krizleri tetikleyen “ölüm sevici” bir karakterdedir. Üstelik bu tutumlarını, “evrensel hukuk ilkeleri” gibi parıltılı kavramların arkasına gizliyorlar.
Benzer itirazlar anayasa ve ceza hukukçularından da yükseliyor. Türkiye gibi adalet açısından karnesi zayıf bir ülkede, hukukçuların itirazları toplumsal alanda da rağbet görüyor.
Hukukun statüko çıkmazı
Pozitif hukuk, doğası gereği mevcudu muhafaza etmeyi, kuralların sabitliği üzerinden bireylerin haklarını garantiye almayı amaçlar. Bu muhafazakar yaklaşım, hukuku çoğu zaman sosyolojinin ve siyasetin gerisine düşürür. Bazen yeniyi inşa etmek, eskinin hukuk kurallarıyla çelişir. Olumlu veya olumsuz olmasından ziyade eski, yeninin inşasına engeldir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün de “eski hukuk ve onun müntesipleri”nden dert yandığını biliyoruz. Atatürk Büyük Millet Meclisi’ni hukuki ve ilmi esaslara aykırı bulanları “milleti iğfal eden maruf hukukişinaslar” olarak nitelemişti. (Abdulhamit Kırmızı – “ ‘Eski hukukçular’ cephesinde yeni bir şey yok” Nisan, 2008 –https://anlayis.net/makaleGoster.aspx?dergiid=59&makaleid=1151 )
Kurucu irade ile çatışma çözümünü mukayese etmeye itirazlar gelebilir; ancak barış da yeni bir kuruluştur ve onun aktörleri de bir kurucu iradedir. Toplum sözleşmesi denilen Anayasa’nın ön aşaması çatışmasızlıktır. Gerçek bir toplum sözleşmesinin ancak bir barışın hemen ardından imzalandığı kabul edilir. Tam da bu nedenle barış süreçleri, mevzuatın sınırlarını zorlar ve hatta dışına taşar. Dünyanın her yerinde devletler kendi yasalarına göre “terörist” saydıklarıyla müzakere ederken teknik olarak “suç” işlerler. Bu, yeni bir hukuki mimari kurmanın zorunlu bedelidir.
Buradaki ayrımı “hukuk” değil, pozitif hukuk olarak yapmak daha iyi olacaktır. Zira hem hukukçular hem siyasetçiler bazen “hukuka” uygun davranmıyor. Onların baktığı baktığı tek yer, çerçeve yasanın mevcut hukuk kurallarına yani halihazırdaki yasalara aykırılığı. Oysa bireysel olarak bizim hukuki güvencemiz güncel kuralların ötesinde, onun da dayanması gereken doğal hukukla açıklanabilir.
Cennet Uslu’nun “Doğal Hukuk ve Doğal Haklar” kitabında dikkat çektiği üzre; doğal hukuku evrensel, pozitif hukuku tarihsel olarak konumlamak gerekir.
Doğal hukuk; iktidar tarafından konulmuş yazılı kuralların (pozitif hukukun) üstünde yer alan; kaynağını insan doğasından, akıldan veya ilahi bir iradeden alan, evrensel ve değişmez adalet ilkeleri bütünüdür. İnsan onurunu ve bireysel........
