Kötülük problemine cevap vermek (4): Kötülük problemini batı’da aramak
Önceki üç yazıda Altay Cem Meriç’in Kötülük Problemi kitabını çağdaş din felsefesi açısından ele aldım. İlk yazıda kitabın muhatabını doğru kurup kurmadığını, ikinci yazıda modalite ve özgür irade argümanlarını, üçüncü yazıda ise kitabın kanaatimce en güçlü cevabını, yani insanın ilahî hikmeti kuşatamayacağı düşüncesini tartıştım. Bu yazıda biraz geriye çekilip tarihsel bir soruya bakmak istiyorum.
Meriç’in kitabındaki önemli tezlerden biri, kötülük probleminin klasik İslam düşüncesinde önemli bir mesele olmadığı ve bugünkü merkeziyetinin büyük ölçüde Batı’dan kaynaklandığıdır. Kitap, meselenin İslam dünyasında “pek dert edilmediğini”, Batı’daki öneminin ise Hristiyanlığın kendine özgü Tanrı ve tarih anlayışıyla ilişkili olduğunu savunuyor. Ardından kötülük probleminin askeri ve kültürel mağlubiyet sonrasında Batılı eğitim aracılığıyla İslam dünyasına taşındığını ileri sürüyor (s. 88-89).
Burada iki ayrı iddiayı ayırmak gerekiyor. Bugün “mantıksal kötülük problemi”, “delilci kötülük problemi” ve “şüpheci teizm” diye kullandığımız teknik tasniflerin modern felsefe tarihinde şekillendiği doğrudur. Mackie’nin, Rowe’un veya Draper’ın argümanlarını eski Babil’de ya da klasik Bağdat’ta aynı terimlerle bulmayı bekleyemeyiz.
Fakat bundan acı, kötülük ve görünürdeki adaletsizlik karşısında doğan temel sorunun Batı’ya özgü olduğu sonucu çıkmaz. Tam tersine, insanlık tarihine biraz uzaktan baktığımızda kötülük ve adaletli ilgili soruların şaşırtıcı ölçüde medeniyetler üstü olduğunu görüyoruz. Gelin şimdi bu konuya derinlemesine bakalım.
Kötülük sorusunun mitolojik hafızası
Bir meselenin modern felsefede belirli bir teknik biçim kazanmış olması, meselenin kendisinin modern olduğu anlamına gelmez. İnsanlar “delilci kötülük problemi”, “teodise” veya “şüpheci teizm” gibi kavramları kullanmadan binlerce yıl önce de aynı temel sorularla karşılaşıyordu: Neden acı çekiyoruz? Neden hastalanıyoruz? Hayat neden bu kadar zahmetli? Neden ölüyoruz? Dünya neden bundan daha iyi değil?
Bu soruların ne kadar eski olduğunu görmek için felsefe kitaplarına bile gitmek gerekmiyor. Mitolojilere bakmak yeterli. (Mitolojiler beşeri bilimlerde yanlış hikâyeler ya da yanlışlanmış bilimsel kuramlar olarak okunmaz. Mitler bir halk için varoluşsal ya da kutsal öneme sahip hikayelerdir. Bu hikayeler toplumların düşünce dünyası hakkında önemli bilgiler verir.)
Yunan dünyasında Hesiodos’un Pandora anlatısı bunun en bilinen örneklerinden biridir. Burada açıklanmaya çalışılan yalnızca ölüm değildir. Pandora’dan önce insanların ağır emekten, hastalıklardan ve hayatı yıpratan çeşitli sıkıntılardan uzak yaşadığı anlatılır. Pandora’nın kutusunu açılmasıyla bu kötülükler insanların arasına yayılır. Bugün elbette bunu felsefi bir teodise olarak okumuyoruz. Ama mitin cevap vermeye çalıştığı soru son derece tanıdıktır. İnsan hayatı neden hastalık, zahmet ve acıyla dolu?
Mezopotamya’da günümüzden 3500 yıl önce kaleme alınan Atrahasis destanında ise hayatın zorluğu ve acısı insanın yaratılışına yerleştirilir. Tanrılar ağır işlerden yorulmuştur. İnsanlar bu yükü üstlenmek üzere yaratılır. Böylece çalışma, yorgunluk ve insan hayatının zorluğu kozmik bir köken hikâyesinin içine yerleştirilir. Hikaye önemli değil. Önemli olan, insanın daha çok erken bir tarihte “Niçin hayat bu kadar zahmetli?” sorusuna cevap aramasıdır.
Eski İran düşüncesi bundan yine 3500 yıl önce daha da açık bir örnek sunar. Zerdüşti kozmolojide iyi yaratılış Ahura Mazda ile ilişkilendirilirken hastalık, bozulma, kıtlık ve yıkıcı kötülükler Angra Mainyu’nun iyi düzene saldırısının parçaları olarak anlatılır. Burada kötülüğün varlığı doğrudan kozmik açıklamanın konusudur. Dünya niçin yalnızca iyi, sağlıklı ve düzenli değildir? Cevap, iyi yaratılışa karşı işleyen yıkıcı bir ilkenin varlığıyla verilir. Nitekim Zerdüştlük, tüm Orta Doğu’da ve Avrupa’da önemli ölçüde kötülük problemine tepki olarak şekillenen düalist ve gnostik dini hareketlerin sadece tek bir örneğidir.
Benzer motifler Afrika’nın birbirinden farklı geleneklerinde de görülür. Bazı anlatılarda Tanrı insanlara ölümsüzlük haberini yavaş hareket eden bir hayvanla gönderir. Fakat ölüm haberini taşıyan daha hızlı haberci önce ulaşır ve ölüm insanlığın kaderi haline gelir. Başka anlatılarda insanın bugünkü zor hayatı, gökle yer arasındaki başlangıçtaki yakınlığın bozulmasına veya ilahi bir buyruğun ihlal edilmesine bağlanır. Ayrıntılar toplumdan topluma değişir. Fakat soru aynıdır, neden hastalanıyor, yoruluyor, kaybediyor ve böylesine kırılgan bir dünyada yaşıyoruz? Neden ölüyoruz?
Kuzey Amerika yerlilerinin bazı anlatılarında da ölüm başlangıçtan beri kaçınılmaz bir gerçeklik değildir. Caddo geleneğinde Çakal, ölen insanların yeniden dönmesi yerine ölümün kalıcı olmasını savunur. Daha sonra kendi yakını öldüğünde verdiği kararın bedelini fark eder. Pasifik’teki Maori anlatısında ise Maui insanlara ölümsüzlüğü kazandırmaya çalışır, fakat girişimi başarısız olur ve ölüm insanlığın kaderi olarak kalır.
Bu anlatıların aynı kaynaktan geldiğini veya aynı teolojiyi savunduğunu söylemiyorum. Tam tersine ilginç olan, birbirinden çok uzak toplumların benzer gerçeklikleri açıklama ihtiyacı duymalarıdır. İnsan yalnızca ölüm karşısında üzülmemiş, ölümün neden var olduğunu da sormuştur. Yalnızca hastalanmamış, çalışıp yorulmamış, kıtlık ve felaket yaşamamıştır. Hayatın neden bu kadar kırılgan ve zahmetli olduğunu da açıklamaya çalışmıştır.
Mitolojilerde kötülüğün ve acının kaynağı bazen insanın bir hatasına, bazen tanrılar arasındaki çatışmaya, bazen bozulan kozmik düzene, bazen de geri döndürülemeyen tek bir olaya bağlanır. Verilen cevaplar birbirinden son derece farklıdır. Fakat sorunun tekrar tekrar ortaya çıkması önemlidir.
Elbette burada dikkatli olmak gerekir. Pandora anlatısı Rowe’un delilci kötülük argümanı değildir. Afrika’daki ölüm mitleri Mackie’nin mantıksal kötülük problemine cevap vermez. Zerdüşti kozmoloji de klasik teizmin problemini aynı öncüllerle tartışmaz. Bunlara modern anlamda felsefi kötülük problemi dersek anakronizme düşeriz. Fakat ters yönde bir anakronizm de mümkündür. Modern formülasyonlar eski dünyada bulunmadığı için acının, hastalığın, ölümün ve dünyanın kusurluluğunun daha önce problem olarak görülmediğini sanmak da yanlıştır. (Ancak Zerdüştçü düalizmin kötülük problemine verilebilecek felsefi seviyede bir cevap olduğunun notunu da düşmem lazım.)
Daha doğru olan, problemin modern felsefi formuyla onun insani hammaddesini birbirinden ayırmaktır. Mackie, Rowe ve Draper belirli argümanlar geliştirdiler. Fakat onların üzerine düşündüğü gerçeklikler (acı, ölüm, hak edilmemiş ıstırap, dünyanın neden daha iyi olmadığı ve görünürdeki adaletsizlik) modern Batı tarafından icat edilmedi.
Kötülüğü sorgulamayı bize “beyaz adam” mı öğretti?
Burada Meriç’in anlatısında ilginç bir ironi de ortaya çıkıyor. Onun amacı elbette klasik İslam düşüncesini küçümsemek değil. Tam tersine modern Batı din felsefesinden daha güçlü olduğunu göstermek. Fakat “kötülük problemi bize Batı’dan geldi” tezi farkında olmadan tam aksi yönde okunabilir. Eğer acı, ölüm, masumun ıstırabı ve kozmik adalet arasındaki gerilim insanlığın en eski ve medeniyetler üstü sorularından biriyse, bu soruyu Batı’nın keşfettiğini ve Müslümanların ancak askeri ve kültürel mağlubiyet sonrasında ondan öğrendiğini söylemek İslam medeniyetini yüceltmekten çok küçültür.
Böyle bir anlatıda Batı, insanlığın en temel felsefi sorularından birini fark eden ve sistemleştiren özneye, İslam düşüncesi ise yüzyıllarca bu soruyu görmeyip daha sonra dışarıdan alan tarafa dönüşür. Oryantalizmin Doğu’yu Batılı kategoriler altında pasif bir nesneye çevirmesine haklı olarak itiraz edip, bu kez Batı’ya felsefi problemi keşfeden özne rolünü vermek tuhaf bir tersine dönüş olur.
Kısacası, Batı-merkezcilikten kaçmaya çalışırken kötülük probleminin fikri mülkiyetini Batı’ya teslim etmek de başka türden bir Batı-merkezcilik üretir. Klasik İslam düşüncesinin zenginliğini göstermek istiyorsak, daha güçlü cümle “Biz bu soruyu hiç sormadık” değildir. “Biz de sorduk. Fakat başka kavramlarla tartıştık ve başka cevaplar verdik” demektir.
Bir sonraki adımda Antik Mezopotamya’dan Yunan dünyasına, Hint ve Çin düşüncesine kadar bu soruların aldığı daha felsefi biçimlere bakalım. Gerçekten bu soru ile sadece Batılı Hristiyanlar mı uğraştı?
Antik Felsefede Kötülük Problemi
Ara ara, 3 yıl süren eşzamanlı karşılaştırmalı dünya felsefe tarihi dersleri veririm. Burada farklı medeniyetlerin felsefi tartışmalarını ele alırız. İlginçtir ki yine en evrensel olarak ortaya çıkan tartışmalardan biri de kötülük konusudur.
Mitolojiler çoğu zaman kötülüğün, hastalığın ve ölümün dünyaya nasıl girdiğini anlatıyordu.........
