İman gücüyle: Konyalı milli bisikletçi Süleyman Okur’un hikayesi
İnsanlar ikiye ayrılır: içinde yaşadığı maddi ve ekonomik şartları aşılmaz bir gerçeklik gibi görüp buna uyumlu bir yaşamın içinde küçük çıkışlar arayanlarla, hayatın sunduklarının içinden başka hayatları görebilen, onun olduğundan ibaret olmadığını hep derinlerde bir yerlerde hissedebilen ve heyecan duymayı hiç kaybetmeyenler… Konya’nın kenar ve yoksul bir mahallesinden çıkıp bisiklet sporunda var olabilmiş, siyaset yapmış, federasyon başkanı ve iş insanı olmuş Süleyman Okur’un yakın arkadaşı İhsan Kayseri tarafından amatörce kaleme alınmış hatıraları bunları düşündürdü bana. Anadolu’nun içlerinde sayısız benzer hikâye bulmak mümkün elbette ama Süleyman Okur’un farkı, hikâyenin baş kahramanı gibi gözükmezken ana rolün hep kendisini gelip bulmuş olması. Merak uyandırıcı olan, buna neyin sebep olduğu.
Süleyman Okur, onca zorluğun, yokluğun ve yoksunluğun içinde kaynağını bilemediği bir heyecanı ve umudu sürekli canlı tutabilmiş, zorluklara kurnazlıkla değil yüreğinden gelen bir iyimser dürüstlükle karşı durabilmiş biri. Onun için hayat, durduğunuzda düştüğünüz bir bisiklet gibi, keyifli, yorucu, yalpalayıcı ama hep biraz eğlenceli, bitmeyen bir mücadele. Geçip giden zamanın yanından geçip giderken alnınızda hissettiğiniz ılık rüzgarların günün birinde arkanızdan da eseceğini bildiğiniz, kendinizle yaptığınız bir yarış gibi. Anadolu’da çok kullanılan “iman gücü” de bu demek değil midir zaten; her türlü maddi imkansızlığa rağmen kaynağını bilmediğimiz bir karşı koyma ve mücadele gücüyle sadece kendine güvenmenin ılık rüzgarını içinin en derinlerinde hissetme.
Bir gün eve geldiğinde babasını alışılmadık bir şekilde gündüz vakti uzanmış yatarken bulur. Tek geçim kaynağı emeği ve alın teri olan, at arabasıyla insanların eşyasını ve yükünü taşıyan bu yiğit adamın o saatte evde oluşu hayra alamet değildir. Çalışmadığı gün aile aç kalabilmektedir. “Beni görünce rahmetli babam duygulandı ve ağlamaya başladı. Ben de kendisine neden ağladığını sorduğum zaman o gün sırtında arabaya müşterilerin çuval ve yüklerini koyarken belini incitmiş dolayısıyla belinin ağrımasından dolayı çalışamayacağını, benden büyük çocuklarının kız olduğundan dolayı, benim de küçük olduğum için çalışamayacağımı, akşama eve kimin ekmek getireceğini söyledi. Bu dramatik sahne karşısında beraberce ağladığımızı bugün dahi unutamam.” (s.49).
Süleyman Okur, henüz çok küçüktür ve babasının işini devralabilecek durumda değildir. Ancak, yapabileceği şeyler de hepten yok değildir. Kiracısı oldukları Bakkal Hasan Amca’nın yanında çalışır. Her gün için 1’er lira almaktadır ve ev kiraları 31 liradır. Okur ailesinin “küçük” bir sorunu vardır. “Ortaokul yıllarında Altıyol’da bakkal Hasan amca vardı. Allah rahmet eylesin evinde kirada oturuyorduk. Ev kiramız 31 TL idi. Babam anneme bir kese diktirmiş bana akşamları 1’er TL vererek kirayı topluyor, ay sonunda ev sahibine parayı tek tek sayarak kirayı ödüyorduk. Ay 31 çektiği zaman problem olmuyordu. Fakat ay 30 çektiği zaman 31’inci lirayı bulmak bizim için bayağı zor oluyordu. Bir sene oturduktan sonra........
