Eğitimde Hindistan modeline doğru
Hindistan’ın Nobel ödüllü büyük şairi Rabindranath Tagore (1861-1941) uzun yıllar İngiltere’de kaldıktan, hukuk ve edebiyat eğitimi aldıktan sonra ülkesine döndüğünde çok şaşırmıştı. Çünkü bu esnada Gandhi’nin önderliğinde koca bir halk İngiliz sömürgeciliğinin kültürün her alanındaki yıkıcı ve yabancılaştırıcı politikalarına karşı büyük bir mücadele vermiş ve milli bilinci yeniden kazanma sürecine girmişti.
Hindistan bağımsızlık hareketinin siyasi ve dini lideri Gandhi de kendisi gibi Batı’da okumuş bir hukukçu olmasına ve İngiliz batı kültürünün büyüklüğüne ve hümanizmine duyduğu hayranlığı ve saygıyı açıkça ifade etmesine rağmen, söz konusu eğitim olduğunda oldukça radikal bir biçimde yerli ve milli politikaları savunuyordu. Birbirine büyük bir ruhla bağlı bu iki dehanın, bir tarafta dini ve siyasi liderle diğer tarafta hümanist ve düşsel lideri, yerlici Gandhi ile evrenselci Tagore arasındaki en büyük anlaşmazlık eğitim konusundaydı. Gandhi için eğitim bir ulusun geçmişiydi Tagore içinse geleceği.
Tagore ülkesine döndüğünde yaşanan içe kapanmadan, yerlilik ve millilik adına içine düşülen bunaltıcı yüzeyselleşmeden, geçmişi onca zaman hiç yaşanmamışçasına geri getirme çabasından büyük bir endişe duymuş ve bunu açıkça Gandhi’ye söylemiş, hatta gazetelerde yazmıştı. Gandhi, siyaseti dinin ve o kadim inançların en insani ve en barışçıl ateşinin hizmetine sokmak isterken Tagore insanlığın evrensel değerlerini, özgür dünyanın bütün düşünsel birikimini ve bilimin getirdiklerini ülkesine katmak, buradan yeni bir mayayla büyük Hindistan’ı kurmak istiyordu. Siyaset de bunun için yapılmalıydı. Oysa Gandhi, siyaset yapma nedenini şöyle açıklıyordu: “Siyasete dahil olmamın tek sebebi bugünkü siyasetin tıpkı tüm çabalara rağmen içinden çıkılamayan bir yılan yumağı gibi bizi çevrelemesidir. Ben bu yılanla mücadele etmek istiyorum. Dini, siyasete katmaya çalışıyorum.” (Romain Rolland, Gandhi, Zeplin yay. s.89).
Tagore içinse dini siyasete katmaya çalışmak manevi gücü fiziksel güce dönüştürmek demekti ve bu bir “suç”tu. Ona göre, Gandhi’nin öncülük ettiği sivil itaatsizlik, İngilizlere karşı uzun yılların birikmiş haklı öfkesiyle büyük bir reddediş hareketiydi ama bu aynı zamanda Hint halkının manevi geçmişini de reddediyor, Batının gerçek anlamda büyüklüklerini, evrensel bilimin ve teknik gelişmelerin en insani sonuçlarından yararlanmayı da yok ediyordu. Reddedişten yaratıcılık çıktığı görülmemişti. O, ancak kendini dünyanın bütün zihinlerine açan bir açıklıkta var olabilirdi. O nedenle, “Ruhumuzu garptan kurtarma çabamız ruhani yönden bir intihar teşebbüsüdür” demişti (a.g.e., s.92). Kaba bir içe kapanmanın sonucu kaçınılmaz bir düşünsel sığlık olabilirdi ancak. İkisi arasındaki tartışmanın ana noktasını, yeni Hindistan’a doğru giderken eğitimde nelerin kabul edileceği ve korunacağıyla nelerin çıkartılacağı oluşturuyordu.
Gandhi için iyi bir eğitim öncelikle sömürge düzeninde yabancı tesiriyle felç olmuş bir büyük kültürü ve ruhu yeniden canlandırmak ve bunun için de yabani otlardan ayıklamak demekti. İçinin neyle doldurulduğundan çok nelerin çıkartılması gerektiğiyle ilgili bir meseleydi.........
