Ertuğrul Bilir’in cevabına cevap (2): Kraldan fazla kralcı olmak
Bilir, yazısının 12 Eylül öncesine ilişkin ilk bölümünde görece sakin bir dil kullanırken, “12 Eylül Sonrası” başlıklı ikinci kısımda belirgin biçimde sertleşiyor. 1980 öncesinde en büyük grubu savunmanın sağladığı moral üstünlüğü yitirdikten sonra, kendi tarafındaki hata ve zaafların iyice görünür hâle gelmesinin yarattığı baskıyla hırçınlaştığı anlaşılıyor. Bu hırçınlığın dili de ortada: “Çarpıtma… keyfi değerlendirme… doğru algılamamış… kasıtlı bilgisizlik… abartma… akıl öğretme… saygısızlık… karışıklık ve yanlışlar… geyik aktarmak… ahkâm kesmek… bilinçli karalama… Ayaşlı’nın yaraları… çok dertli…”
Dahası, “Sosyalist hareket içinde ancak küçük bir sekt oluşturup yönetebilen bir kafa yapısının kriterleriyle, ülkedeki milyonlarca insanı kazanmayı ve gerçek anlamda bir devrim yapmayı hedefleyen bir hareketin yaklaşımı anlaşılamıyor” diyerek, sahiplendiği grubu devrim trenini kaçırmış gibi gösterirken, bize, daha istasyonu bile bulamamış “küçük sekt” muamelesi yapması, kendi iddiasındaki ciddiyetle bağdaşmıyor. Hele bu, yazısının başka bir yerinde geçen “Bu da ‘darbenin muhatabı’ olanların katlanması gereken bir ceza herhalde” cümlesiyle birlikte düşünüldüğünde, yalnızca bizi değil, Türkiye solunun tamamını darbenin muhatabı saymayarak küçümsediği sonucu çıkıyor. “Darbenin muhatapları” ifadesiyle kastettiği şeyin tam da bu olduğunu, Darbeden Sonra Devrimci Yol kitabında Oğuzhan Müftüoğlu’nun 2010 referandumu sırasında söylediği “Biz darbenin mağduru değil, muhataplarıyız” sözlerini, düştüğü dipnottaki açıklama biçiminden anlıyoruz. [1] Zira orada bunu Dev-Yol jargonuna mahsus bir ifade olarak kullanıyor.
Karşı tarafın düşüncelerinin yanlışlığını göstermek için yapılması gereken bellidir: Mantıksal hataları, çelişkileri ve tutarsızlıkları ortaya koymak. Bunun yerine yakışıksız ve hakaretamiz sıfatlara başvurmak, tartışma adabıyla bağdaşmaz. “Çarpıtma”, “bilinçli karalama”, “Ayaşlı’nın yaralar” gibi ağır ithamların bir karşılığı olabilmesi için hem somut örneklerle desteklenmesi hem de bu suçlamaları yönelten kişinin aynı davranışlardan uzak durması gerekir. Bana düşen görev, bunların hepsini değilse de, yeri geldikçe belli başlılarını göstermek olmaktadır.
Bu cümleden olarak diyeceğim şudur: Üslûb-û beyan aynıyla insan.
Erken doğmuş popülizm
Dev-Yol’un geniş bir kitle tabanı edinmesinde; eski Dev-Genç ve THKP/C çevrelerinde birikmiş olan devrimci sempatiyi devralması, dönemin devrimci krizinin sunduğu nesnel koşulları değerlendirmesi, kitlelerle organik ilişkiler kurmadaki mahareti ve dönemin legal olanaklarından etkin biçimde faydalanması belirleyici olmuştur. Bu hareket, dönemin ihtiyaçlarına uygun şekilde ne fazla sağa savrulmuş ne de maceracı bir sola yönelmiş, fakat nispeten militan bir mücadele çizgisinde ısrar ederek ayırt edici bir hat izlemiştir. “Sivil faşistlere” karşı yürütülen çatışmalı pratiğin yanında, üniversite ortamının devrimci kadro üretme ve bu kadroları ülke geneline dağıtarak örgütlenmeyi güçlendirme kapasitesi, hareketin siyasal büyümesinin önemli bir dinamiği olmuştur. Ertuğrul Bilir’in de vurguladığı gibi, Devrimci Yol gençlik hareketinden ülke çapında bir siyasal aktöre dönüşürken, üniversitelerde kazandığı etkinliğin olanaklarını kadro devinimi ve geniş örgütlenme için kullanabilmiştir.
Ancak bir ortamı “iyi değerlendirmek” ile “doğru değerlendirmek” arasında teorik açıdan önemli bir ayrım vardır. Eğer devrimci başarının ölçütü yalnızca kalabalıkları etrafında toplamak olsaydı, devrimci iradece ve fedakârlıkça fakir, fakat reformist hattın taşıyıcısı olan eski TKP ve benzeri “büyük” örgütleri de Dev-Yol’un yanına koymak gerekirdi. Her biri ardında tarihsel bir miras yükselen taşıyan bu örnekler, aradan geçen onca yıla rağmen Bilir’in hâlâ “en büyük hareket olma” övüncünden öteye geçemediğini, 12 Eylül’le yüzleşmede ise ciddi bir mesafe alamadığını gösteriyor.
DevYol’un kitleselleşmesinin ardındaki asli belirleyici, hem çalışmamda hem de bu yazıda altını çizdiğim gibi, küçük burjuva sosyalizmine özgü popülist ideoloji ve bununla uyumlu örgütlenme tarzıdır. Dönemin popülizmini karakterize eden temel özellik, toplumsal gerçekliği emek-sermaye çelişkisi ve sınıf ilişkileri üzerinden değil, her şeyi “halk” ile “iktidar” arasındaki karşıtlık üzerinden okuyan bir perspektife dayanmasıdır. Dev-Yolu’n “ana halka” kavrayışından propagandasına, örgütlenme tarzından stratejik konumlanışına dek tümüne damgasını vuran indirgemeci karşıtlık, halk kitleleri ile egemen sınıflar (“oligarşi”), ezilenlerle düşmanları arasındaki antagonizmayı mutlaklaştırır. Bu yaklaşım, siyasal alanda “sömürge tipi faşizm” ile halk arasındaki mücadele formülasyonuna, güncelde ise “sivil faşistler” ile devrimciler arasındaki çatışma şemasına dönüşmüştür. Popülist söylem, proletarya–burjuvazi antagonizmasını, proleterler ile küçük mülk sahipleri, işçiler ile öğrenciler, fabrikalar ile varoşlar, kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrımların tümünü “halk” kategorisinin amorf potasında eriterek silikleştirir. Bu yaklaşımın kavramsal izdüşümü, “Söz, yetki, karar, halka”, “Tek yol halkın kendi iktidarıdır” sloganlarında ve “demokratik halk devrimi”, “halk iktidarı” gibi kavramlarda somutlaşır. Bu söylemde nihai hedef olan sosyalizm ve komünizme çok az, ender olarak yer verilir. Şu sözler önderlikten Mehmet Ali Yılmaz’a ait: “… sırf çalışma değil, fikir ve politika esas çok önemliydi. Nedir bu bizim geçmişimiz yani 60’lı yılların sonundan itibaren oluşan geçmişimiz? Aslında antiemperyalist, bağımsızlıkçı bir hareketti” [2] Eksik bıraktığını da biz ekleyelim: “Anti-oligarşik”. Daha ötesi yok, bu kadar.
Marksist-Leninist perspektif, proletarya hegemonyasını belirleyici bir temel olarak koyar. Ancak bu, kimi çevrelerin düştüğü “işçicilik” veya reformist sendikalizm çıkmazını aşarak, köylülüğün, ezilen milletlerin ve mezheplerin ve tüm baskı altındaki toplumsal kesimlerin devrimci/ilerici potansiyelini yok saymayı da asla mazur görmez. Buna karşın popülist yaklaşım, HALK kavramının tarihsel ve sınıfsal bileşimini kaba bir düzlemde eşitleyerek; işçiyle öğrenciyi, kent yoksuluyla esnafı, tarım proleteriyle zengin köylüyü aynı kategoride değerlendirmek gibi teorik ve pratik olarak ciddi bir yanılgıya düşer. Bu, sınıf gerçekliğini örten bir kolaycılıktır.
Bu tür popülist bulanıklığın kaçınılmaz sonucu kendiliğindenciliktir. 12 Eylül sürecinde de görüldüğü gibi, halk hareketinin iniş çıkışlarına göre hareket edip, yükseldiğinde coşan, durgunlaştığında cansızlaşan bir hareket, devrimci iradeyi değil, rüzgârın yönünü esas alır. Bu ise devrimci stratejik doğrultuyu belirsizleştirir.
Türkiye’de şehirlerin ve taşranın hızla siyasallaştığı; reformist bir ideolojik söylemin (“Toprak işleyenin, su kullananın”, “Hakça bir düzen”) geniş kitleleri devletçi-halkçı bir hat etrafında seferber edebildiği bir momentte, bu söylemin yapısal sınırlarını fark ederek radikal bir kopuş arayan kesimlerin daha çok Dev-Yol, daha az TKP, Halkın Kurtuluşu gibi örgütlerde yoğunlaşması, toplumsal formasyonun işleyişi açısından bütünüyle anlaşılabilir bir olgudur. Zira reformist hattın ideolojik çağrısı, kitleleri siyasallaştırır ama onları devlet aygıtının sınırları içinde tutar; buna karşılık devrimci örgütlerin çağrısı, aynı kitleleri mevcut ideolojik konumlarını değiştirmeye ve daha radikal bir pratiğe yöneltmeye çalışır. Bu nedenle, aktif bir kitle çalışmasıyla şehir ve taşra gençliğini, mağdur ve dışlanmış kesimleri muhalefet ekseninde bir araya getirmek, sosyalizm ve komünizme uzanan kesintisiz devrim stratejisinin gerektirdiği uzun erimli ideolojik ve örgütsel dönüşümle kıyaslandığında çok daha düşük bir eşik gerektirir. Dev-Yol’un kuruluşundan itibaren izlediği güzergâh, bu yapısal gerçekliğin somut biçimlerini berrak bir şekilde sergiler: 1974’te ADYÖD, 1975’te Devrimci Gençlik dergisi ve DGDF, 1977’de Devrimci Yol dergisi; Ankara merkezli, SBF-ODTÜ ekseninde yoğunlaşmış öğrenci dernekleri ve yayınlar, hareketin gelişme diyalektiğini özetler. Bu çekirdekten hareketle öğrenci gençlikten varoşlara; Ankara’dan taşra kentlerine ve nihayet kır alanlarına doğru genişleyen bir siyasal hat izlenir. Halk kavramının geniş tutulması, çabuk parlayıp çabuk sönebilen küçük burjuva kesimleri hızlıca kazanabilme avantajı da sağlar.
Türkiye, o dönemde Doğu Asya’nın 30–40 yıl önceki yarı-feodal yapılarından kısmen farklı olarak, orta düzeyde gelişmiş emperyalizme bağımlı kapitalist bir toplumsal formasyon olarak tarih sahnesinde yer almaktaydı. Bu özgül konum, devrimci komünist hareketin teorik ve pratik güzergâhını tayin eden temel yapısal parametreleri ortaya koyar: İşçi sınıfından yoksul köylüye; fabrikalardan sendikalara ve kent varoşlarına; metropollerden kır alanlarına doğru uzanan bir örgütlenme hattı zorunluluğu, toplumsal formasyonun içsel diyalektiğiyle belirlenir. Kürdistan’da kırsal alanın ağırlığının belirginleşmesi de, bu yapısal konfigürasyonun doğrudan bir sonucudur. Dev-Yol’un işçi ve sendika çalışması, klasik anlamda “işçi sınıfını devrimci özne olarak ayrıcalıklı konumlandıran” bir stratejik öncelik taşımaz; daha ziyade, halk kategorisinin içinden karşılaşılan işçilere yönelen, ideolojik olarak eşitleyici bir halkçılık tarafından şekillenen bir pratik biçiminde tezahür eder. Bu halkçı perspektif, işçi sınıfını öğrenci, memur, esnaf ve köylüden ayırmaz; tulumlu işçi ile kalem taşıyan öğrenci, önlüklü esnaf ile oraklı köylü farklı özgül ağırlıklarına rağmen siyasal statüleri bakımından eşdeğer birer unsur olarak ele alınır. Bu eşdeğerlilik, Dev-Yol’un sınıf anlayışının karakteristik temelidir.
Dev-Yol’un strateji ve taktiklerinin sınıfsal çelişkiler yerine “halk–oligarşi” karşıtlığına oturtulması, proletarya sosyalizminden ziyade küçük burjuva sosyalizminin popülist mirasına yaslanır. Marksist literatürde sürece müdahale eden öznel faktörler (örgütlülük, önderlik, bilinç ve irade) öncü partide kristalize olurken, popülist söylemde sınıf bilincinin yerini halk bilinci; merkezi örgütlenmenin yerini yerel inisiyatifler ve “aşamalı bilinçlenme” alır. Fatsa Belediyesi deneyiminden esinlenen direniş komiteleri de, geleceğin iktidar nüvesi olarak sunulsa dahi, sınıf analizinden ziyade popülist bir halkçılığı yansıtmaktadır.
Devrimlerin tarihsel akışı bu ayrımı berrak biçimde gözler önüne serer. Çarlık Rusya’sında Bolşevik Parti’nin üye sayısı Şubat 1917’de 24.000 iken Haziran’da 240.000’e, Ekim’de ise 350.000’e ulaşmıştı. Aynı dönemde Narodnik köylü sosyalizmini temsil eden Sosyalist Devrimciler, gevşek yapıları ve Çarlık’a duyulan öfkenin etkisiyle 800.000’den 1 milyona yükselerek kitlece en büyük güç olmuştu. Ancak iktidar, Lenin’in stratejik öngörüleriyle anın gerektirdiği hamleleri hızla hayata geçiren, disiplinli ve bilinç düzeyi daha yüksek kadrolara sahip Bolşeviklerin eline geçti. Sosyalist Devrimciler muhalefete düştüklerinde hızla bölündüler ve sol kanatları Bolşeviklere yaklaştı.
Bu tarihsel karşıtlık, popülist hareketlerin geniş kitle desteğine rağmen neden istikrarsız ve dağınık olduğunu; buna mukabil sınıf temelli, örgütlü ve merkezi bir öncünün neden belirleyici ve kalıcı olduğunu açıkça ortaya koyar.
Buradan çıkarılacak teorik ders, Rus devrimci hareketinin iki ana hattı arasındaki farkı keskin biçimde özetler: Narodniklerin nicel, dağınık, irade ve örgüt zayıflığına dayanan halkçılığı ile Bolşeviklerin merkezî, disiplinli, sınıf temelli örgütlenmesi arasındaki tarihsel ayrım. Devrimin potansiyeli kitlelerden neşet eder; ancak devrimi zafere taşıyan, en kalabalık kitleye sahip olmak değil, onları yönlendirebilen örgütlü ve stratejik iradeye sahip olmaktır.
Zincir zayıf halkası kadar güçlüdür
Türkiye Solundan Manzaralar ’dan aktardığı “Kadroların sağlamlığı; sosyalist ideoloji ve örgüt bilinciyle donanmalarına, devrimci eylemle yoğrulmalarına, davaya sadakat, cesaret, disiplin ve sorumluluk duygusu gibi nitelikleri edinmelerine bağlıdır,” cümlesini şöyle eleştirmektedir Bilir:
“Ayaşlı genel doğruları tekrarlamakla kalmıyor bu özelliklerin muhatabında (Devrimci Yol kadrolarında) olmayıp kendilerinde (TİKB kadrolarında) olduğunu iddia ediyor. Orada durmak gerek… TİKB kadrolarının gözaltı tutumlarının iyi olduğu solda genel kabul görüyor, bu konuyu sorgulamıyorum. Ancak kadronun iyiliğinin kitle ilişkileri kurup geliştirebilme, bu ilişkiler içinde yeni kadrolar çıkarabilme, siyasal mücadelenin ülke çapında gelişmesini sağlayacak politikalar geliştirip bunları uygulayabilme gibi yanları da var.”
Bilir’in yaptığı, bana ait olmayan sözleri bana isnat etmektir. Oysa, somut örnekler ve istisnalar dışında Dev-Yol kadrolarının cesaretini, fedakârlığını, kitlelerle bağ kurma becerisini ve davaya sadakatini hiçbir vakit eleştiri konusu yapmadım. Eleştirim, esasen ideolojik netlik, öncü örgüt bilinci, merkezi disiplin, yeraltı çalışması ve faşist karşı-devrimin eline geçildiğinde sergilenen düşük direnç kapasitesine ilişkindir. Merkezinin tamamının çözülmesi, sonrasında Taner Akçam önderliğindeki yürütmenin kısa sürede gruplara ayrışması, “1982 Politik Hattı” metnindeki liberal solcu ve Birikimci eğilimler, Özal’ın iktidara gelişinin “demokrasiye geçiş” olarak yorumlanması; kadroların sağlamlık derecesi ve ideolojik netlik yetersizliğine dair somut örneklerdir. Buna rağmen, sanki onların yürekliliğini inkâr etmişim gibi, devrim şehitlerinin isimlerinin öne sürülmesini, kitabımda yazılanlara dayanan nesnel bir eleştiri olarak görmüyorum. Zira hiçbir devrimci örgütün, davaya baş koymuş, kanını ve terini akıtmış kadrolarını küçümsemem; hepimiz aynı halkların çocuklarıyız, hamurumuz aynıdır. Asıl mesele, o hamurun hangi ideolojiyle, hangi önderlikle, hangi örgütsel çizgiyle çelikleştirildiği ya da çelikleştirilemediğidir. 12 Eylül öncesinde korkusuzca mücadele edenlerin, daha ağır koşullarda aynı performansı sergileyememesi “iyi/kötü”, “cesur/korkak” gibi apolitik etiketlerle değil; ideolojik, siyasi, örgütsel ve psikolojik kıstaslarla ölçülmelidir. Yapmaya çalıştığım tam da budur. Somut ve kanıtlanabilir örnekler dışında kimseye böylesi bir itham yöneltmedim. Ancak, yenilgi analizinde, önderlik konumundakilerin kritik anlarda ne yaptığını tartışmadan gerçek bir çözümleme de yapılamaz; zira kahramanlığın olduğu yerde cesaretsizlik ihtimali daima vardır; bu, insan olmanın negatif halidir.
Eğer Bilir, bizim “küçük ve etkisiz” dediği örgütümüz kitlesellik açısından söylüyorsa haklılık payı vardır. Ancak Dev-Yol arasında bir kıyaslama yapacaksa, önce nicelikçe mi nitelikçe mi olduğunu belirtmelidir. Nedeni ne olursa olsun, kitlelerle ilişki geliştirme, ülke çapında yayılma bakımından Dev-Yol’un başarısı takdire layıktır. Bizim çevre geçmişimizden, elitist ve doktriner darlıklarımızdan kaynaklı hatalarımızın da farkındayım.
Bilir, öyle bir kıyaslamam varmış gibi şöyle diyor: “Ancak, militan olmamak, kararsızlık gibi şekillerde eleştirdiği Devrimci Yolcuların çok daha fazla militanı cuntaya militanca direnmiş ve 100’e yakın kadro, militan ve taraftarı mücadelede hayatını kaybetmiştir.” Hayatını kaybetsin kaybetmesin, hiçbir yerde militanca mücadele edenleri veya şehit düşenleri, kararsız veya militanca mücadele etmedi” diye eleştirmedim; beni 1980 öncesi ve sonrası Dev-Yol kitlesiyle karşı karşıya getirmeye çalışması doğru bir yöntem değil. Eleştirim önderliğin tavrına, sorumlu organların ve kişilerin gerekeni yapıp yapmadığınadır. Bilir eğer bir kıyaslama yapacaksa, ölüm biçimleriyle kendilerini kanıtlanmış kişileri karşıma çıkararak değil, bu konuya girecekse Merkezinden, bölge ve il sorumlularından başlamalıydı. İster dışarıda ister içeride olsun asıl önemli olan hareketin belkemiğidir. Onlar sınavı geçemiyorlarsa, yapı ve kitle bocalar, dağılır.
Bilir, “küçük ve etkisiz” diye nitelediği grubun farkını hem bileşenlerinden kopararak hem de küçülteç altında göstererek sunuyor; ardından da bunu bir tür lütuf gibi takdim ediyor: “TİKB kadrolarının gözaltı tutumlarının iyi olduğu solda genel kabul görüyor, bu konuyu sorgulamıyorum.” Psikolojik “kendini ispat” çabası olarak sorgulamanın geçer akçe olduğu bir ülkede, bu bile bir ilerleme sayılır. Cımbızlama, indirgeme ve minimalleştirme yoluyla verdiğini geri alan yaklaşımını, 12 Eylül’ün ağır sınamasından geçmiş örgütlü yeraltı mücadelesinin bütünsel davranış tutarlılığını görmezden geldiğini hesaba katmazsak eğer.
Buna gelmeden önce, bazı şeyleri kabul edip ardından sanki Dev‑Yol’un işkencede, idam sehpasında ya da çatışmada hayatını kaybedenlerini inkâr ediyormuşum gibi “yok sayma yaklaşımını Ayaşlı’ya bırakalım, biz gerçekleri yok sayamayız” diyerek hücuma geçmesini yakışıksız bulduğumu belirtmeliyim. Böyle bir tavrım hiçbir zaman olmadı. Adressiz Sorgular’ı “Ölen ama yenilmeyenlere” ithaf ettiğimi; Türkiye Solundan Manzaralar’ın başına ise “Bu kitap, 12 Eylül faşizmine karşı mücadelede hayatını kaybeden isimsiz kahramanlara adanmıştır” diye yazdığımı hatırlatmak isterim. Her kimden gelirse gelsin, devrim uğruna canını veren herkes bizim de şehidimizdir.
Dev‑Yol’da bizden hayatını kaybetmiş birine sahip çıkıldığına pek rastlamadım; ama biz onların şehitlerine sahip çıktık. Mustafa Özenç’in çatışma ve yakalanma sürecinde Adana’daydım. Kendi saflarından bir ses yükseldiğini görmedim; biz ise idam edildiğinde bildirilerimizle, gazete yazılarımızla, anı kitaplarımızla yanında olduk.
Anlaşılan o ki, Bilir için “kadrolarının gözaltı tutumlarının iyi olduğu solda kabul” görmese, ona da burun kıvıracaktır. Kendi övgümüzün gölgesine düşmemek, lafı dolandırmadan gerçeği tekrarlamamak için, Adressiz Sorgular (1989), Yeraltında Beş Yıl (2011) ve Türkiye Solundan Manzaralar’dan çok önce, yalnızca iki paragrafta özetlediğim, 1990 başında kaleme alıp Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’ne [3]hareketi temsilen yazdığım “Küçük Ama Bolşevik Müfreze: TİKB” yazımı Bilir’e okumasını öneririm. Bu söylediklerine bundan tam 36 yıl önce cevap vermiş bulunuyorum.
Orada direnişimizin yalnızca işkencede dik durmakla sınırlanacak bir dar kalıba sığmayacağını anlatıyorum. 1971 devrimci atılımının üç büyük isminden biri olan Kaypakkaya’nın yükselttiği direniş çıtasını, kişisel düzeyden alıp örgüt tavrına dönüştüren; merkezinin tamamı ve kadrolarının çoğunluğu direnen, yine merkezinin yarıya yakınını farklı direniş alanlarında şehit veren Türkiye’deki ilk ve tek gruptur. İşkencede direniş geleneğine katkıları arasında; ifade vermemek, sahte kimlikte ısrarcı olmak, tutanak imzalamamak, acıya tepki vermemek, tanık yüzleştirmelerini reddetmek gibi öğeler yer alır. Sadece bu yönüyle değil aşağıda özetleyeceğim gibi yeraltı mücadelesi, cezaevleri ve mahkemelerdeki baş eğmez tutumuyla, merkezinin tamamı ve kadrolarının çoğunluğu çözülmekle kalmayıp, aynı zamanda cezaevi direnişi ve savunma gibi sınav alanlarında düşük bir performans sergileyen Dev-Yol’la tam anlamıyla bir karşıtlık teşkil etmektedir. Sizden tek eksiğimiz kadro azlığı ve kitleselliktir. Sözünü ettiğim yazıda “Yalnızca polis ve hapisteki direnişle sınırlı kalınsaydı, bunlar tek başlarına bir anlam ifade etmezlerdi”, “Cezaevlerindeki faşist yaptırımlara ve rehabilitasyon politikalarına karşı ölüm oruçlarında, açlık grevlerinde ve fiili direnişlerde” en ön saflarda yer aldığını belirttikten sonra şöyle devam ediyorum:
“…bunlardan başka, Eylül yıllarında mülteciliği reddetmesi, polise karşı mücadele ve gizlilik geleneklerindeki yetkinliği, sokak ve ev baskınlarında asla teslim olmaması, mahkemelerdeki Dimitrovcu tavrı, Leninist örgütlenme ilkelerine bağlılığı ve savaşçı karakteri ile, en önemlisi de kendisinin ve militanlarının şahsında birleştirdiği bu özelliklerle komünist dünya görüşü arasında uyumlu bir bütünlük sağlaması ile Türkiye toprağında yeşermiş bir öncü müfreze ve profesyonel devrimci tipolojisi yaratmıştır.”
Kitle desteği ve kadro gücü sayıca az da olsa, Türkiye devrimciliği hazinesine kendi içinde tutarlı ve bütünlüklü bir katkıda bulunmuştur. Bu gelecekte de örnek alınabilecek zamanının ilerisinde bir mirastır.
Bu, Dev-Yol’un ileri kadrolarından Mustafa Önçler’in, “Okuldan ya da mesleğinden ayrılıp bir bölgeye ya da şehre gönderilmek, o kişinin Devrimci Yol adına çalışan bir profesyonel olması demekti” sözleriyle tanımladığı anlayıştan çok daha ötedir. Önçler’in tanımı, faşizmin baskısı altında faaliyet yürüten bir komünist partinin çekirdeğini oluşturacak evrensel profesyonel devrimci tipi için çok yetersizdir.
“Devrimci tipolojisi” denince benim zihnimde daima girdikleri her devrimci sınavdan 100 üzerinden 150 puan alarak çıkmayı başarmış Osman Yaşar Yoldaşcan ve Mehmet Fatih Öktülmüş canlanır. Dev-Yol merkezinden Melih Pekdemir’in Birikimcilerin bir derlemesine yazdığı Dev-Yol’u yere göğe sığdıramadığı yazısındaysa, söz tipolojiye gelince, Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı ve sonraki nesilden Mustafa Özenç dururken, her ne hikmetse aklına, Dev-Yol’un dağılması sonrası “önceki hayatı”nın başarısını müteahhitlikle devam ettiren “Dev-Yolcu gibi” tiplemesi geliyor![4] Eski bir devrimciden iyi bir kapitalist çıkıyorsa, bu dönüşümün ardında sorgulanması gereken toplumsal ve ideolojik dinamikler var demektir.
Burada insanın aklına Divan şairi Bâki’nin, “Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal / Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” dizeleri geliyor. Asıl mesele, ölümünden on yıllar sonra dahi adından söz ettirecek bir iz, bir miras bırakabilmektir.
Bilir’in kitabından şu alıntıyı yapıyorum: “… Türkiye’deki mevcut düzenin bunalımının olağanüstü derinliği karşısında faşist cuntanın da sömürücü sınıfların istediği şekilde bir bunalımdan çıkış yolu bulamayacağıdır. Tersine, muhtemelen bu cunta ve diktatör özentileri de düzenin bataklığa dönmüş bunalımında boğulup gideceklerdir.” [5] Bilir, bunu Dev-Yol’dan aktaran Devrimci İşçi’den almış. Ben de kendisinden........
