menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gerçekliği yansıtmak mı, yaratmak mı?

6 0
sunday

Lev Tolstoy'un “İvan İlyiç'in Ölümü”nde kahraman, ölümün eşiğine geldiğinde bütün hayatını yeniden düşünmeye başlar. O güne kadar “doğru” olduğunu düşündüğü hayatın gerçekten doğru olup olmadığını sorgular. “Belki de yaşamam gerektiği gibi yaşamadım?” sorusu belirir ve hemen ardından daha zor bir soru gelir: “Doğru olan ne?” İvan İlyiç'in yaşadığı bu sarsıntı, yalnızca ölüm karşısındaki bir insanın hesaplaşması değildir. Aynı zamanda insanın kendi deneyimiyle gerçeklik arasındaki mesafenin de açığa çıkmasıdır. İnsan dünyayı belirli bir bakış açısından görür, ona anlam verir ve kendi bilgisiyle yaşar; fakat gerçeklik, bizim onun hakkında düşündüklerimizden ibaret değildir.  

İşte felsefenin kadim sorularından biri burada ortaya çıkar: İnsan, kendisinden bağımsız olarak var olan dünyayı nasıl bilir? Dışımızdaki gerçeklik ile bu gerçeklik hakkındaki bilgimiz arasındaki ilişki nedir? Bildiğimiz şey gerçekliğin kendisi midir, onun bir yansıması mıdır, yoksa gerçekliği zihnimiz mi kurmaktadır?

V. A. Lektorski'nin “Özne, Nesne, Biliş” kitabı, bu soruların peşinden giderek modern felsefenin farklı bilgi anlayışlarıyla hesaplaşır ve materyalist bir bilgi teorisinin olanaklarını araştırır.

İnsan dünyayı nasıl bilir?

İlk bakışta epistemolojik bir sorudan, yani bilginin kaynağı ve sınırları üzerine teknik bir felsefe probleminden söz ediliyor gibi görünebilir. Oysa bu soru, materyalist felsefenin en temel meselelerinden birine açılır: İnsan bilinci ile insan bilincinden bağımsız olarak var olan gerçeklik arasındaki ilişki nedir? 

Dışımızda bizden bağımsız bir dünya var mıdır? Varsa insan bu dünyayı nasıl kavrar? Bilgi, dış dünyanın zihindeki bir kopyasından mı ibarettir, yoksa gerçeklik dediğimiz şey zaten öznenin algıları, kavramları ve düşünceleri aracılığıyla mı kurulmaktadır? 

Bu sorular yalnızca soyut felsefi tartışmalar değildir. Çünkü gerçekliğin bilgisine ilişkin her görüş, aynı zamanda insanın dünyadaki konumuna ve geleceğine ilişkin bir görüş içerir. Eğer insan yalnızca dış dünyanın pasif bir seyircisiyse, bilgi de gerçekliğin zihindeki edilgen bir görüntüsüne indirgenebilir. Buna karşılık gerçekliği bütünüyle öznenin kurduğu kabul edilirse, nesnel dünyanın bağımsızlığı ortadan kalkar ve gerçeklik ile onun hakkındaki tasarımımız arasındaki ayrım silinir. 

Marksist felsefenin özgünlüğü bu iki indirgemeci yaklaşımın dışında, özne ile nesne arasındaki diyalektik ilişkiyi kurmaya çalışmasında yatar. 

Lektorski'nin kitabında yürütülen tartışma bu açıdan önemlidir. Lektorski'nin üzerinde durduğu temel meselelerden biri, insan bilgisinin nesnel gerçeklikle nasıl ilişki kurduğu ve öznenin bilgi sürecindeki etkinliğinin nasıl anlaşılması gerektiğidir. Bu sorun, Sovyet Marksist felsefesinin önemli damarlarından biri olan İlyenkovcu düşünceyle de kesişir. Burada mesele, “gerçeklik var mıdır?” sorusuna basitçe olumlu bir yanıt vermek değildir. Asıl mesele, gerçekliğin nesnelliğini korurken insanın etkinliğini nasıl açıklayacağımızdır. 

Bilgi bir fotoğraf değildir 

Bilgiyi açıklamanın en kolay yolu, onu gerçekliğin zihinsel bir kopyası olarak düşünmektir Dışarıda bir masa vardır. Ben masaya bakarım. Masanın görüntüsü zihnimde oluşur. O halde benim masaya ilişkin bilgim, dışarıdaki masanın zihnimdeki görüntüsüdür. 

Bu açıklama belirli bir düzeyde doğru bir sezgi taşısa da materyalist bilgi teorisi açısından yeterli değildir. Çünkü insan yalnızca doğrudan duyularıyla karşılaştığı nesneleri bilmez. Atomları, geçmiş toplumları, henüz gerçekleşmemiş süreçleri, toplumsal ilişkileri, matematiksel bağıntıları ve doğrudan gözlemleyemediği nedensellikleri de bilir. 

Daha önemlisi, insan yalnızca gördüğünü kaydetmez. Karşılaştırır, ayırır, sınıflandırır, kavramlaştırır, soyutlar, genelleştirir ve bu kavramlar arasında ilişkiler kurar. Bilgi, dolayısıyla, dış dünyanın bilince mekanik biçimde aktarılması, yansıtılması değildir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken kritik nokta şudur: Bilginin gerçekliğin basit bir kopyası olmaması, onun gerçeklikten bağımsız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, materyalist epistemolojinin temel iddiasına göre, bilgi gerçekliğin mekanik bir kopyası değildir; fakat gerçeklikten de kopuk değildir. 

Bu ayrım, materyalizm ile idealizm arasındaki tartışmanın merkezindedir. İdealizmin farklı biçimleri, gerçekliği bilincin, düşüncenin, algının veya kavramsal yapıların içine çekme eğilimindedir. Materyalizm ise bunun karşısına nesnel gerçekliğin önceliğini koyar. Fakat diyalektik materyalizm açısından nesnel gerçekliğin önceliğini savunmak, insanı bu gerçekliği seyreden pasif bir bilinç olarak düşünmek anlamına gelmez. Tam tersine, insan dünyaya müdahale eder. 

Özne seyirci değildir 

İnsan dünyayla ilişki kurar. Çalışır, üretir, araçlar yapar, onarlı kullanır, doğayı dönüştürür, diğer insanlarla ilişki kurar, dil öğrenir, toplumsal deneyimi devralır ve bu deneyimi yeniden üretir. Dolayısıyla bilgi sürecinde özne etkin bir varlıktır. 

Bir çocuğun dünyayı öğrenme süreci bunun en basit örneklerinden biridir. Çocuk yalnızca çevresine bakmaz. Nesnelere dokunur, onları hareket ettirir, dener, yanılır, yeniden dener. Başkalarıyla ilişki içinde dili öğrenir. Tek tek nesnelerden hareket ederek giderek daha genel kavramlara ulaşır. Bu süreçte bilgi, yalnızca duyusal verilerin birikmesi değildir. Özne ile nesne arasındaki etkin ilişki içinde oluşur. 

Fakat öznenin etkinliği, dünyanın öznenin iradesiyle yaratıldığı ya da insan bilincinin, duyumunun ürünü olduğu anlamına gelmez. Çocuk masaya çarptığında masanın sertliği onun zihninin ürünü değildir. İnsan yerçekimini icat etmez. İnsanın bilgi düzeyi geliştikçe bilinmeyeni bilir hale gelir. Doğa, insan bilincinden bağımsız olarak belirli özelliklere ve ilişkilere sahiptir. 

İnsan bu özellikleri kavrar; onları kavrarken de doğayla ve toplumla kurduğu pratik ilişkiyi dönüştürür. Buradaki ayrım Marksist epistemoloji açısından belirleyicidir: İnsan gerçekliği yaratmaz; fakat gerçeklikle kurduğu toplumsal-pratik ilişki içinde onu bilir ve dönüştürür. Bu nedenle özne ile nesne birbirinden koparılamaz; fakat birbirleriyle özdeşleştirilemez de. 

Yansıma: Kopya değil, diyalektik ilişki 

Marksist bilgi teorisinde “yansıma” kavramı çoğu zaman mekanik bir aynalama olarak anlaşılır. Sanki dış dünyadaki nesne olduğu gibi bilince taşınır ve bilinç onun pasif bir görüntüsünü üretir. 

Oysa böyle bir yaklaşım, bilginin tarihsel, toplumsal ve pratik karakterini açıklayamaz.........

© sendika.org