Gramsciyen mekânsal bir kritiğin imkanları: Tarihsel-coğrafi bir materyalizme doğru
Fotoğraf: Floransa’daki bir sosyal konutun dış cephesine yapılan Gramsci resmi
1. Gramsci neden mekânsal okunmalı ya da tersi?
Marksizm’in gövdesinde, coğrafyanın ise -yakın zamana kadar- marjininde kalan Antonio Gramsci, mekânsal ve kuramsal bakımlardan çarpıcı ve doğurgan uğraklardan birini oluşturur. Uzun süre “tarihselci” bir kültür teorisyeni olarak dar bir çerçevede okunmuş olsa da Gramsci’nin dünyaya ilişkin pratik, felsefi, ilişkisel ve politik kavrayışı, Marksist literatürde aşina olunan toplumsal ve ekonomi politik analizlerin sınırlarını zorlar. Coğrafi olanı içkinleştirmesi özgün bir patikadır ve tam da bu nedenle Gramsci, özellikle eleştirel coğrafya ve kentsel Marksizm literatüründe, toplumsal ilişkilerin mekânsal bahsinde önem kazanan düşünürlerin başlıcalarındandır.
Bu bağlamda Gramsci, doğrudan bir coğrafya kuramcısı olduğu için değil, toplumsal gerçekliği ilişkisel, tarihsel ve yer yer belirgin biçimde coğrafi bir duyarlılıkla kavramaya imkân tanıdığı için önemlidir. Nitekim Gramsci ne sistematik bir mekân teorisi geliştirir ne de mekânı bağımsız bir teorik “kategori” olarak ele alır. Bununla birlikte onun düşüncesi, toplumsal çelişkilerin soyut bir boşlukta değil, belirli tarihsel yoğunluklar, bölgeler, üretim çevreleri ve toplumsal bağlamlar içinde geliştiğini mesnetli ve kapsamlı bir biçimde gösterir. Bu minvalde siyaset de mekândan bağımsız soyut bir mücadele olmayıp, toplumsal güçlerin tarihsel ve coğrafi bağlamlarda kurduğu ilişkiler bütünü olarak belirir.
Dolayısıyla Gramsci’yi mekânsal olarak yeniden okumak, ona dışarıdan bir coğrafya teorisi eklemek anlamına gelmez. Aksine, düşüncesinde mevcut olmakla birlikte çoğu zaman siyaset teorisinin gölgesinde kalan mekânsal içerimleri görünür kılma çabası olarak anlaşılmalıdır. Teritori, bölgesel farklılaşma, hegemonya, gündelik hayat, Güney sorunu ve Amerikanizm/Fordizm üzerine düşünceleri, üretim, yaşam çevresi ve toplumsal düzen arasındaki ilişkileri kavrayış biçimiyle birlikte ele alındığında, Gramsci’nin dikkate değer bir mekân-kuramsal imkân sunduğu görülmektedir. Nitekim Adam David Morton, Stefan Kipfer ve Gillian Hart gibi isimlerin çalışmaları, Gramsci’nin kavramsal araçlarını mekânsal ekonomi politik, gündelik hayat, ölçek siyaseti ve bölgesel farklılaşma tartışmalarıyla ilişkilendirerek bu potansiyeli görünür kılmıştır1.
İşbu yazı tam da söz konusu iddiadan hareketle, Gramsci’yi bir “mekân teorisyeni” olarak tanımlama anakronizmine düşmeden, onun düşüncesindeki mekânsal içeriği görünür kılarak hegemonya, tarihsel blok, gündelik hayat ve pasif devrim gibi temel kavramların coğrafi içerimlerini yeniden düşünmeyi önermekte, onun düşüncesindeki bahse konu mekânsal içeriği, toplumsal aktörlerin gündelik yaşam içinde kurduğu, yeniden ürettiği ve dönüştürdüğü ilişkiler bütünü olarak bir mekânsal praksis ekseninde tartışmayı amaçlamaktadır.
2. Gramsci’de sessiz coğrafi imlemler
Antonio Gramsci’nin adı geçtiğinde çoğu zaman akla ilk olarak hegemonya, siyasal mücadele, devlet ve aydınlar sorunu gibi yaklaşımları gelir. Bununla birlikte yazınında içerilen mekânsal/coğrafi perspektife yapılmayan vurgu okuduğunuz yazının yukarıda da ifade edilen motivasyonudur: Toplumsal ilişkilerin, onun nezdinde, belirli tarihsel yoğunluklar, siyasal bağlamlar içinde oluştuğu ortadadır ve bu açıdan siyasal mücadele de fikirler arasındaki soyut bir çatışmanın, ötesindedir. Kritik olan nokta ise toplumsal ilişkiler ve siyasi eylem ve düşüncenin oluşu, doğuşu ve sürecinde mekânsal/coğrafi olanın aşkınsal bir bulunmayı yadsıyan dahli, Gramsci retoriği ile söylenirse bölgesel farklılaşmalar, teritorial örgütlenmeler, mekânsal hegemonik müdahale, tarihsel-coğrafi blokların başat rolüdür.
Bu noktada özellikle teritori kavramı dikkat çekicidir. Gramsci’de teritori, salt sınırlarla tanımlanan fiziksel-izdüşümsel bir alanın ötesinde, siyasal ilişkilerin yoğunlaştığı, toplumsal ittifakların üretildiği ve egemenlik ilişkilerinin maddi karşılık kazandığı tarihsel bir bağlama işaret eder. Dolayısıyla coğrafya, toplumsal süreçlerin üzerinde gerçekleştiği “kendinde şey”, yüzeyinden menkul bir mefhum olmaktan ziyade, toplumsal mücadelelerin tarihsel olarak örgütlendiği ilişkisel bir alandır. Bu çerçevede hegemonya da yalnızca sınıflar arasında kurulan soyut bir üstünlük ilişkisi olmayıp, bölgesel farklılıkların ve toplumsal bağların belirli tarihsel düzenlemeler içinde eklemlendiği maddi bir süreç olarak düşünülmeye elverişli hâle gelir.
Gramsci’nin zaman zaman değindiği “jeopolitik” meselesi de bu duyarlılığın izlerini taşır; ancak onun jeopolitiği, dönemin devlet merkezli ve çevresel determinizme açık klasik jeopolitik anlayışından ve tahmin edilebileceği üzere istilacı ve köktenci Alman jeopolitik geleneğinden belirgin biçimde ayrılır. Gramsci’nin ilgisi daha çok, Rudolf Kjellén’e gönderme yaptığı pasajlarda da görüldüğü üzere, siyasal olarak örgütlenmiş bölgeler ile bu bölgelerde gömülü toplumsal güçler arasındaki ilişkiler üzerinedir. Bu açıdan jeopolitik, klasik şekliyle sınırlar ya da devlet stratejileri bilgisi olmaktan çıkar, siyasal örgütlenmenin belirli tarihsel ve bölgesel bağlamlar içinde nasıl kurulduğunu düşünmenin bir yoluna dönüşür.
Gramsci’nin düşüncesindeki söz konusu yönelim, onun dünyaya dair ilişkisel kavrayışında daha açık biçimde görünür. Gramsci için dünya, üzerinde faaliyetler gerçekleştirdiği ve bir bütünlük olarak karşısına -ve haliyle dışına- aldığı donmuş bir nesne değildir. Onun nezdinde dünya insanın pratik faaliyetleri içinde kurduğu, deneyimlediği ve dönüştürdüğü tarihsel-toplumsal ilişkiler bütünüdür. İnsan dünyada yalnızca bulunmaz, ona müdahil olur, yerleşir, onu inşa eder, içinde ikamet eder, yeniden üretir ve aynı zamanda onun tarafından üretilir. Bu nedenle toplumsal çelişkiler de boşlukta ortaya çıkmaz, bir bölgenin yoksulluğu, bir coğrafyanın siyasal marjinalliği ya da belirli toplumsal grupların çatışması, tarihsel ilişkiler ve bölgesel düzenlemeler içinde şekillenir.
2.1. Güney Sorunu: Hegemonyanın coğrafi inşası
Gramsci’nin düşüncesindeki mekânsal damarın en görünür biçimde ortaya çıktığı uğrak, kuşkusuz Güney Sorunu üzerine yürüttüğü tartışmadır. İlk bakışta bu metin, yalnızca İtalya’nın kuzeyi ile güneyi arasındaki ekonomik ve toplumsal farklılıklara ilişkin tarihsel bir analiz gibi görünebilir. Nitekim çoğu yorum, meseleyi sanayileşmiş Kuzey ile tarımsal Güney arasındaki gelişmişlik farkı üzerinden okumaya eğilimlidir; ancak Gramsci açısından mesele, yalnızca bölgesel eşitsizlikleri teşhis etmek değildir. Daha derinde, siyasal iktidarın coğrafi farklılıklar içinde ve bu farklılıklar........
