menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cüzdan mı, vicdan mı? Bir kamu emekçisinin anatomisi

20 0
05.03.2026

“Hepsi aynı, ne değişecek ki?” cümlesi, bugün kamu koridorlarında yankılanan en tehlikeli fısıltıdır. Bu cümle sadece bir sitem değil; neoliberal sistemin, emekçinin elindeki en büyük kozu, yani mücadele azmini elinden almak için ustalıkla kurguladığı bir illüzyonun sonucudur. Kapitalizmin temel öğretisi, önce mücadele araçlarını işlevsizleştirmek, sonra da o araçların gereksizliğine kitleleri ikna etmektir.

Türkiye’de sendikacılığın geldiği nokta, tam da bu “işe yaramazlık” algısının iktidar eliyle kurulan güdümlü yapılarla beslenmesidir. Bir zamanlar Tercüman’da Emin Pazarcı’nın kaleminden dökülen o gerçekler, bugün 4688 sayılı kanunun sınırlarını aşan bir “sarı sendikacılık” modeline evrildi.

Aidatın efendisi, mücadelenin sonu

Sistemin en kurnaz adımı, “toplu sözleşme ikramiyesi” adı altında sendika aidatının devletçe ödenmesi oldu. Bu hamle, sendika ile üye arasındaki o hayati, organik bağı kopardı. Üyenin cebinden çıkmayan aidat, üyenin sendikayı denetleme yetkisini de elinden aldı. Artık sendika, gücünü üyeden değil, kasasını dolduran sistemden alır hale geldi.

Bugün kurulan toplu sözleşme masaları ve hakem heyeti kurulları, maalesef emekçinin hak kazandığı mekanizmalar değil, birer “demokrasicilik oyunu” sahnesidir. Sistem, önce var olan haklarınızı elinizden alıyor; sonra kendi güdümündeki “yetkili” sendikaya bu hakları küçük kırıntılar halinde bahşediyor ve bunu bize “büyük kazanım” diye yutturuyor. Sorarım size: Bu “yetkili” sistem başladığından beri hangi memurun alım gücü gerçekten arttı?

Liyakat mi, sadakat mı?

Peki, madem bu kadar başarısızlar, neden hala binlerce kamu emekçisi bu yapılara üye? Cevap acı ama basit: Devletin ve kamunun yönetim yetkileri, adeta birer “şube” gibi bu sarı sendikalara devredilmiş durumda. Görevde yükselmeler, tayinler, torpiller… Her kurumda bu yapıların “bizimle olmazsan yol alamazsın” propagandası açıkça yapılıyor. Yargıya gitseniz, “kimi kime şikayet ediyorsun” duvarına çarpıyorsunuz.

En büyük kayıp: İnsanın onuru

Ancak bu sistemin asıl tahribatı cüzdanlarda değil, karakterlerde yaşanıyor. Birey, varlığını sisteme armağan ederek yok oluyor. Bir defa bu çarkın içine “teşne” olan memur; gururu, onuru ve hak yemeyi normalleştirmeye başlıyor. İşte o zaman, kendi hakkı için mücadele eden arkadaşını “bozguncu” olarak yaftalayan trajik bir figüre dönüşüyor.

“Bu devirde devrim mi olur?” ya da “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyenlere inat; umudun ve onurlu duruşun bir gün mutlaka galip geleceğini söylemek zorundayız. Mücadele edenlerle etmeyenler aynı değildir ve hiçbir zaman olmayacaktır.

Günün sonunda mesele sadece maaş katsayısı değildir. Mesele, akşam eve gidip çocuğunun gözlerinin içine baktığında utanmamaktır. Mesele, yarın bir gün emekli olup o kentin çarşısına çıktığında yüzüne tükürülecek bir idareci değil, tüm halkın saygı duyduğu onurlu bir emekçi olarak yürüyebilmektir.

Ülkede hukuk, adalet ve liyakat esaslı bir düzen elbet yeniden tesis edilecektir. O gün geldiğinde en fazla gurur duyacak olanlar, “atı alanların” peşinden gitmeyip, kendi onurunu ve sınıfının haysiyetini savunanlar olacaktır. Çünkü onur, hiçbir toplu sözleşme masasında pazarlık konusu edilemez.

* Mesut Balcan, Haber-Sen Genel Başkanı


© sendika.org