Mahir’e dönüş tartışması neden bir rahatsızlık yaratıyor?
Evrensel yazarı Cihan Soylu’nun “Mahir Çayan tartışmasına dair” başlıklı yazısı, ilk bakışta teorik bir tartışma izlenimi verse de, daha çok bir müdahale niteliği taşımaktadır.
Bu müdahalede kurulan dil ve üslup, açık biçimde Mahir’in yeniden tartışılmasına karşı bir rahatsızlık olduğunu göstermektedir.
Özellikle “Mahir’e dönüş” ifadesine gösterilen tepki, meselenin özünü açığa çıkarmaktadır. Çünkü Soylu, kimi kavramlar üzerinden tartışma yürütüyor gibi görünse de, asıl itirazını bir yönelime, bir arayışa ve bir yeniden düşünme çağrısına yöneltmektedir.
Bu noktada sorulması gereken soru nettir: Mahir üzerine yeniden düşünmek neden rahatsızlık yaratmaktadır? Bu rahatsızlık neden “istismar” kavramı üzerinden ifade edilmektedir? Kim, neyi istismar etmektedir?
Oysa asıl istismar, Mahir’i teorik olarak reddedip sembolik olarak sahiplenmektir; kavramlarını geçersiz ilan edip onu yalnızca bir kahramanlık figürüne indirgemektir.
Daha açık soralım: İstismar, Mahir üzerine yeniden düşünmek midir; yoksa onu içeriksizleştirerek yalnızca bir simgeye indirgemek midir?
Asıl rahatsızlık da tam burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü Mahir’i yeniden düşünmek, yerleşik kabulleri ve alışılmış teorik düşünce alanlarını sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. Peki bu zorunluluk karşısında nasıl bir teorik yanıt üretilmektedir?
Soylu bu sorulara açık bir yanıt vermemektedir. Bunun yerine “istismar” ve “etik” gibi kavramları devreye sokarak tartışmaya set çekmektedir.
Dolayısıyla ortada bir teorik eleştiriden çok, Mahir tartışmasının sınırlarını belirlemeye dönük bir siyasal yönelim bulunmaktadır. Neyin meşru ve yerinde, neyin “sınır dışı” ve “istismar” sayılacağını belirlenmektedir.
Bu nedenle “istismar” ve “etik” gibi kavramlar tercihli biçimde kullanılarak, tartışmanın sınırları fiilen belirlenmektedir.
Ayrıca bu müdahale, içeriden değil, öteden beri Mahir çizgisine mesafeli olan bir gelenekten gelmemektedir. Bu durum, eleştirinin niteliğini daha da tartışmalı hâle getirmektedir.
Üstelik adı geçen geleneğin bu tarz yaklaşım yeni de değildir.
Bugün “geçersiz” ilan edilen kavramların tamamı, 1970’li yıllarda da aynı anlayış tarafından hedef alınmıştı. “Üçüncü bunalım dönemi” anti-Marksist ilan edilmiş, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi (PASS) fokoculuk olarak mahkûm edilmiş, “suni denge” ise bilinçli biçimde karikatürize edilmişti.
Dolayısıyla bugün yapılan şey, yeni bir teorik çözümleme değil; eski yaklaşımın güncellenmiş tekrarından ibarettir.
“Mahir’e dönüş” ne değildir?
Soylu, “dönüş” ifadesini bilinçli ya da bilinçsiz biçimde “geriye dönüş” olarak okumakta ve bunun üzerinden bir eleştiri inşa etmektedir.
Oysa “Mahir’e dönüş”te kastedilen, geçmişi tekrarlamak değildir. Mahir’in teorik üretimde benimsediği kopuş ve süreklilik diyalektiğini bugüne taşımaktır.
“Mahir’e dönüş” demek, Mahir’in kavramlarını ezberlemek değil; o kavramların hangi yöntemle üretildiğini kavramaktır. Çünkü Mahir’in yaptığı şey, hazır şablonları uygulamak değil; somut koşulların somut analizinden hareketle teori üretmekti.
Nitekim Sendika.Org’da çıkan yazı da “Mahir’e dönüş: Krize karşı bir yöntem arayışı” başlığını taşımaktaydı. Bu da tartışmanın geçmişin tekrarı değil, bir yöntem arayışı olarak kurulduğunu açık biçimde göstermektedir.
Üçüncü bunalım dönemi kavramı
Mahir, “üçüncü bunalım dönemi” kavramı ile emperyalizmin dönem özelliklerini tarif etmektedir. Bu özelikler, 1945 sonrası dünyanın özgül koşullarına dayanmaktadır. O dönemde kapitalist sistemin karşısına sosyalist sistem çıkmıştır. Klasik sömürgecilik yerini yeni sömürgeciliğe bırakmıştır. Açık işgal yerini gizli işgale bırakmıştır.
Elbette bugün bu koşullar önemli ölçüde değişmiştir.
Ancak buradan çıkarılması gereken sonuç, bu kavramların “yanlış” olduğu değildir. Tam tersine, bu kavramların işaret ettiği yöntemin bugün yeniden üretilmesi gerektiğidir.
Soylu’nun yaptığı ise tam tersidir: Yeni bir dönem tanımı ortaya koymadan, eski kavramları geçersiz ilan etmektedir. Bu yaklaşım, teorik bir itirazdan çok, yeni tartışmalara ve teorik üretime........
