menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türk uluslaşma süreci

10 0
05.06.2026

Ulus ve ulus devlet kavramları kadim kavramlar değildir. Kapitalizmin sanayileşme döneminde ortay çıkan endüstriyel toplumun tarihsel, sosyolojik bir kategorisidir. Toplumu homojenize ederek, iktidar yapısında merkezileşmeyi, kültürde standartlaşmayı, şiddet araçlarında kontrol tekelini kurmayı amaçlar. Önceden var olan kimlikleri, kültürleri tek kimliğe dönüştürür ve dışında kalanları tasfiye eder. Ulus devletin birleştirici ideolojik harcı, milliyetçiliktir. Irkçılık ise ulus projesini tamamlayan bir ektir. Her şeyden önce, toplumdaki çokluğu bir kimlik etrafında homojenize etmeyi hedefleyen bir toplum mühendisliği girişimidir. Ulus devlet bedeninde egemenlik ruhunu temsil eden hayali bir cemaatin inşasıdır.  

Feodalizmin bağrında sermaye biriktirerek güçlü bir sınıf oluşturan burjuvazi, tanrı adına kutsallık kazandırılan egemenlik hakkını feodal egemen güçlerin elinden alıp kendi sınıf egemenliğini kurmak istemiştir. Ulus ve ulus devlet bu ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ulus, egemenlik hakkının sahibi olarak tanımlanan tanrısal irade yerine ikame edilen bir tarihsel kategoridir. Tanrının kutsallığı yerine, ulusun yüceliğini tanımlayan semboller devreye girer. Dini ritüeller yerini milli törenlere, dalgalanan bayraklara ve marşlara bırakır. Çeşitli mitler, efsaneler, hikayeler gibi anlatılar dolaşıma sokularak, büyük idealler eşliğinde ulus bilincinin toplumda yerleşmesi sağlanır. 

Uluslaşma süreçleri, kapitalist gelişme düzeyine bağlı olarak,ülkeden ülkeye farklı özellikler içermekle birlikte, özellikle kurucu özne itibarıyla bu süreçler iki ana model halinde analiz edilebilir. Bu modellerden biri, erken uluslaşma süreçlerinde görülen İngiliz, Fransız, Amerikan modelidir. Bir diğeri ise geç uluslaşma süreçlerinde ortay çıkan Alman ve Japon modelidir.

Fransız-İngiliz modelinde, bu ülkeler güçlü bir orta sınıfa sahip olduklarından, ulus devlet orta sınıfların öncülüğünde aşağıdan yukarıya inşa edilir. Burada uluslaşma toplumdan devlete doğru ilerleyen bir süreçtir. Kurucu güç orta sınıftır. Uluslaşma sürecini gecikmeli olarak yaşayan Alman, Japon (bu kapsama Slav milliyetçiğini de alabiliriz) modelinde ise kurucu rol üstlenebilecek güçlü orta sınıf bulunmadığından, bu ülkelerde uluslaşma süreci yukarıdan aşağıya orduya dayalı militarist bir yapılanma olarak gerçekleşir. Askeri kışla kültürü yukarıdan aşağıya tüm topluma giydirilir. Buna ulus devlet yaratmanın militarist/faşist yöntemi denilebilir. Bu modelde inşa süreci devlet inşasından ulus inşasına doğru ilerler.  

Yukarıdan aşağıya militarist uluslaşma süreci yaşayan ülkeler, Fransız ve İngilizler gibi sömürgeleri olmadığından, temel aldıkları ulusal kimlik kapsamı dışında kalan kendi yerli nüfuslarını yağmalar, imha eder ve bütün varlıklarına el koymaya yönelir. Başka bir deyişle devlet sınırları içimdeki ötekileri adeta sömürgeleştirir, kendi sömürgesini içeride yaratır. Sermaye birikimini de içeriden sağlamaya çalışır. 

Türk uluslaşma sürecini incelediğimizde, her iki modelin karıştığı melez bir bileşim ortaya çıkmıştır. Devlet inşasındaki katı merkeziyetçi yapıyı Fransız modelinden aldığını görmekteyiz. Yine toplumdaki çoğulcu yapının bir bölümünün asimile edilerek homojenliğin amaçlaması bakımından Fransız tecrübesini görmekteyiz. Ancak, Fransız modelinde ulusal kimlik etnik tanımlı olmaktan ziyade, vatandaşlık çerçevesinde siyasal tanımlı olurken Türkiye’de ulus inşa modeli devlet bağı üzerinden siyasal değil, tamamen Alman tecrübesinde gördüğümüz etnik kimlik tanımına dayanmaktadır. Militarizmin öncülük ettiği bu süreçte, ulusal yapı ırk/soy ölçeninden ilham alan Türk etnik kimliği temeli üzerinde inşa edildi.  

Almanya’nın sosyolojik/toplumsal yapısı büyük ölçüde homojen bir etnik yapıdan oluşmaktadır. Alman toplumunda kayda değer sosyolojik çeşitlilik bulunmamaktadır. Türkiye ise tamamen etnik ve dini çeşitliliklerden oluşan karmaşık bir sosyolojik yapıya sahiptir. Alman etnik kimliği ülke sosyolojisiyle uyumlu olabilirken; Türk etnik kimliği, ülke sosyolojisinin yarısını bile temsil kabiliyetinden yoksundu. Sosyolojik temeli zayıf bir kurucu projede karar kılındı. Aradan yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, uluslaşma sürecinin bütün baskı ve yasaklamalara rağmen tamamlanamamış olmasının bir nedeni de ulusal inşa projesinin Anadolu realitesiyle örtüşmeyen, toplumsal çeşitliliği tehdit olarak algılayan bir ruh haliyle yola çıkılmış olmasıdır. 

Oysaki, Türkiye’de uluslaşma sürecinin kurucu kadrolarının önünde tercih edebilecekleri farklı seçenekler vardı. İttihatçı kadrolar arasında etkili bir figür olan Ziya Gökalp’in benimsediği “kültürel Türkçülük” bir seçenekti. 1922’de bizzat Mustafa Kemal’in dile getirdiği “Türkiye Türkiyelilerindir” tanımı en uygun seçeneklerden biriydi. Türkiyeliliğin yanı sıra Anadoluluk gibi teritoryal tanımlar veya siyasi bağlam üzerinden vatandaş tanımlanıp ulus inşa edilebilirdi. Alman tarzı ırk tanımı üzerinden ulus inşası tarihsel bir zorunluluk değildi. Ama ne yaptılar? Anadolu’nun son derece çoğulcu yapısal gerçekliğini göz ardı ederek, ırka/soya dayalı etnik temelli bir ulus projesi devreye sokuldu. Türkiye’nin sosyolojik gerçekliğini inkâr eden en aykırı tercih yapıldı. Anadolu’nun çoğulcu yapısı göz önüne alınarak, ırk temelli kimlik darlığına gidilmeseydi; daha kapsayıcı bir kimlikle işe başlansaydı sonuç farklı olabilirdi. Ancak bu kadrolar, devletin zor aygıtlarını kullanarak, Anadolu’nun etnik ve dini çoğulcu yapısını tek kimliğe dönüştürerek asimile edebileceklerini, asimile olamayanları ise Ermeni tehciri örneğinde olduğu gibi, ülkeden sökülüp atılabileceğini düşündüler. Vahşi ve kanlı bir iç operasyonu muhtemel kılan bir ulus projesini yürütmeyi çıkarlarına uygun buldular.  

Ulusal inşaya ilişkin farklı fikirlerin tanzimattan itibaren Osmanlı aydınları arasında tartışıldığı bilinmektedir. Bu ulusçu arayış, Osmanlıcılık, İslamcılık duraklarından geçtikten sonra, Türkçülük durağında son bulmuştur. Son duraktaki önerilerden biri, Ziya Gökalp’ten ilham alan “kültürel türkçülük”tür. Bu proje üç tarz-ı siyasete dayanmaktadır. “Türkleşmek”,” İslamlaşmak” ve “muasırlaşmak” şeklindedir. Muasırlaşmaktaki amaç Batılılaşmak değil, modern çağın bir formu olan ulus devlete dönüşme hedefidir. Bu fikriyat güçlü bir Türkçü damar taşımakla birlikte etnik temelden ziyade “kültürel Türkçülük”ten yola çıkmaktadır. Ziya Gökalp’in Türk-Kürt ilişkilerine dair veciz bir sözü de anahtar niteliğindedir. “Türk’ü sevmeyen Kürt, Kürt değildir; Kürt’ü sevmeyen Türk, Türk değildir.” Burada amaç, Kürtlüğü asimile etmek değil, daha çok Kürt kimliğini koruyarak Türklüğe pozitif entegrasyon anlayışı söz konusudur. 

Diğer bir projeyi de İçtihat gazetesi yazarı Abdullah Cevdet ve Dr. Rıza Nur gibi dönemin kimi İttihatçı aydınları tarafından dile getirilen ırka dayalı etnik Türklük projesidir. Bu iki proje çatışır, sonunda Mustafa Kemal’in de desteklediği soy temelli etnik Türk projesinde karar kılınır. Dr. Rıza Nur bu projeyi savunurken, engel olarak Kürtleri gösterenlere “aslında Türk olduklarını onlara anlatmalıyız” demiştir. Mustafa Kemal’in de ömrünün son döneminde, hayatında yaptığı en önemli işlerden bir olarak Türk ırkının yüceliğini ortaya çıkarmak olduğunu söylemiş olması bu tabloyu tamamlamaktadır. 

Etnik kimlik mi teritoryal kimlik 

Dünyanın birçok ülkesinde ulusal kimlikler, ülkedeki herkesi kapsaması hasebiyle teritoryal/toprak ya da coğrafya tanımlı kavramlar üzerinde inşa edilmiştir. Ülkemizin güney komşuları buna örnektir; Suriye, Irak, İran, Lübnan, Kıbrıs vs. gibi. Bu isimlerin hiçbiri etnik, dini ve kültürel kimliklerden ilham almaz. Kemalist kadrolar eğer ırkçı ideolojilerin peşine takılmayıp Anadolu’nun etnik, din ve kültürel çeşitliliğini bir zenginlik olarak algılayıp kapsayıcı kimlik olarak “Türkiyelilik” ya da “Anadolululuk” gibi teritoryal kavramlar üzerinde ulus inşa sürecini başlatsaydı, iç savaş politikalarıyla bir yüz yıl ülke içe doğru çökertilmezdi. Hatalı bir adım, bir yüz yılının heba olmasına yol açtı.  

Sosyal Darvinist ırkçı ideolojilerin yaygın olduğu bir dönemde, sosyolojik çeşitliliği bir zenginlik olarak algılayacak geniş vizyona sahip yönetici elitleri bulmak da pek kolay değildi. Kaldı ki teritoryal tanımlı çokuluslu ülkelerde bile, ulusal baskı politikalarının acımasız bir şekilde sürdürüldüğü; kapsayıcı kimlik tanımlarının toplumsal çoğulcu yapıyı korumaya yetmediği görülmüştür. Çünkü ideolojik harcı ırkçı-milliyetçilik olan bir devlet ancak otoriter ve totaliter olabilir. Bu yapıdaki devletlerden adalet, özgürlük, demokrasi beklemek nafile bir çabadır. 

Bu tür devletler eğer dışarıda sömürgeleri yoksa, içeride dışladıkları, ötekileştirdikleri toplulukları iç sömürge haline getirirler. Ötekileştirdikleri bu kesimlerin bütün varlıklarını, zenginliklerini kendileri için yağmalanacak ganimet olarak görürler. Cumhuriyet tarihi bunun örnekleriyle doludur. Anadolu’da yaşayan gayrimüslimlerin mülksüzleştirilmesi, Kürt bölgelerinin iç sömürgeye çevrilmesi, el konulan zenginliklerle içeride yeni bir Cumhuriyet burjuvazisinin yaratılması, iç sömürge politikasının en belirgin örnekleridir. Bu sömürgeci politika bugün, bazı muhalif kesimlerin zenginliklerine “çökme” eylemleri halinde devam etmektedir. 

Kemalistlerin ırkçı fikirleri 

Cumhuriyetin kurucu kadrosunun önemli oranda ırkçı fikirlerin etkisi altında oldukları yaptıkları açıklamalardan anlaşılmaktadır. Dr. Rıza Nur Lozan delegesidir. Lozan görüşmelerinde öfkelenerek toplantıyı terk ettiğinde masada bıraktığı not ibretliktir. 

“Vatanımızda başka ırktan, başka dinden ve başka dilden hiçbir insan bırakmamak hayati bir zorunluluktur. Türk ve Müslüman olmayanlar sadece bir yabancı unsur değil, aynı zamanda mikroptur.” 

Lozan masasında Türk heyetinin kullandığı retorik neydi? “Biz Türkler ve Kürtler birlikte bir devlet inşa ediyoruz.” Maksat oluşuncaya kadar sahte söylemlerle etrafı uyutmaya devam politikası bu notta kendini ele veriyor. 

Yine Mahmut Esat Bozkurt, tek parti iktidar döneminin önemli bakanlarından ve ideologlarından biridir. Yaptığı açıklamalarda........

© sendika.org