Kutsalın mezarı, hakikatin doğumu: Kızıldere’yi anma, onu düşün!
Kızıldere üzerine düşünmek, geçmişte gerçekleşmiş belirli bir olayı analiz etmek anlamına gelmez. Çünkü burada söz konusu olan şey, kendi tarihsel bağlamına kapanmış bir vaka değil, düşüncenin sınırlarını zorlayan bir kırılmadır. Bu kırılma, yalnızca yaşandığı ana ait değildir. Aksine, o anın ötesine taşarak politik olanın ne şekilde kavranabileceğine dair yerleşik kabulleri bozan bir etkide bulunur.
Bu nedenle Kızıldere’yi yalnızca tarihsel sonuçları üzerinden değerlendirmek, onun açtığı düşünsel alanı baştan kapatmak anlamına gelir. Burada mesele, neyin başarıldığı ya da kaybedildiği değildir. Mesele, politik öznenin hangi koşullar altında kendisini yeniden tanımlamak zorunda kaldığıdır.
Kızıldere’nin sürekli anılması fakat nadiren gerçek anlamda düşünülmesi, bu noktada tesadüfi değildir. Bu tekrar, basit bir hafıza pratiği olarak görülemez. Daha çok, çözülememiş bir problemin etrafında dolaşan bir düşünce biçiminin belirtisidir. Anma ile düşünme arasındaki fark burada belirleyici hale gelir. Anma, geçmişi sabitler. Düşünme ise onu yeniden açar.
Türkiye’de solun önemli bir bölümünde Kızıldere’nin bir tür sembolik yoğunluk taşıdığı açıktır. Ancak bu yoğunluk çoğu zaman analiz edilmek yerine korunur. Böylece Kızıldere, üzerine gidilmesi gereken bir problem olmaktan çıkar ve dokunulmaz bir referans noktasına dönüşür. Bu dönüşüm, onun politik içeriğini görünmez kılar.
Bu görünmezleşme süreci, farklı anlatı biçimleri üzerinden işler. Kızıldere kimi zaman trajik bir son olarak sunulur, kimi zaman kahramanlık anlatısına indirgenir, kimi zaman da stratejik bir hata olarak değerlendirilir.
Bu üç yaklaşımın ortak özelliği, olayın dramatik yönünü öne çıkarırken, onun içerdiği düşünsel kopuşu geri plana itmesidir. Trajedi anlatısı duygusal yoğunluk üretir, kahramanlık anlatısı özdeşleşme yaratır, hata anlatısı ise mesafe koymayı sağlar.
Ancak bu üçü de, farklı biçimlerde de olsa, Kızıldere’yi mevcut politik kategoriler içine yerleştirerek nötralize eder. Oysa burada söz konusu olan şey, tam da bu kategorilerin yetersizliğini açığa çıkaran bir momenttir.
Bu noktada, sonuç merkezli düşünme biçiminin kendisi sorgulanmalıdır. Politik olanı yalnızca elde edilen kazanımlar ya da yaşanan kayıplar üzerinden değerlendirmek, onu mevcut düzenin ölçütlerine bağımlı hale getirir. Bu ölçütler, siyaseti bir tür hesaplama pratiğine indirger. Risk minimize edilir, olasılıklar tartılır, uygun zaman beklenir. Bu yaklaşım, belirli koşullarda rasyonel görünebilir, ancak politik olanın sınır durumlarını açıklamakta yetersiz kalır. Kızıldere gibi momentler, bu tür hesaplamaların askıya alındığı, dolayısıyla başka bir rasyonelliğin devreye girdiği durumları temsil eder.
Kopuşun ontolojisi: Araçsal akıldan radikal müdahaleye
Bu alternatif rasyonelliği anlamak için öncelikle “kopuş” kavramını netleştirmek gerekir. Kopuş, burada soyut bir radikallik ifadesi değildir. Belirli tarihsel ve politik hatlardan bilinçli bir ayrılma sürecidir. Bu ayrılma, yalnızca devletle ya da egemen düzenle sınırlı değildir. Aynı zamanda solun kendi içindeki belirli yönelimlerden de uzaklaşmayı içerir.
Parlamenter beklentilere dayanan siyaset anlayışı, aşamacı devrim teorileri ve pasifist yaklaşımlar bu bağlamda kopulan hatlar arasında yer alır. Ancak kopuş yalnızca bir reddediş olarak tanımlanamaz. Aynı zamanda yeni bir yönelimi de içerir. Bu yönelim, devrimi ertelenmiş bir hedef olmaktan çıkararak, mevcut zamanın içine yerleştiren bir müdahale biçimi üretir.
Bu noktada zaman meselesi belirleyici hale gelir. Devrimin geleceğe ertelenmesi, politik öznenin kendisini mevcut koşullar içinde sınırlandırmasına yol açar. Oysa devrimin şimdide gerçekleşen bir kesinti olarak kavranması, öznenin bu sınırları aşmasını mümkün kılar.
Kızıldere, bu anlamda lineer zaman anlayışının kırıldığı bir momenttir. Burada süreç değil, kesinti belirleyicidir. Bu kesinti, yalnızca dışsal bir müdahale değildir. Öznenin kendisiyle kurduğu ilişkinin de dönüşümünü içerir. Devrimci özne, bu noktada kendisini korumaya çalışan bir aktör olmaktan çıkar ve kendi varlığını askıya alabilen bir pozisyona geçer.
Bu askıya alma, çoğu yorumda fedakarlık kavramı üzerinden açıklanmaya çalışılır. Ancak fedakarlık, burada yetersiz bir açıklama sunar. Çünkü fedakarlık, hala araçsal bir mantık içinde işlev görür. Bir şeyden vazgeçilir çünkü başka bir şey elde edilecektir.
Oysa Kızıldere’de ortaya çıkan durum, bu tür bir hesaplamayı içermez. Burada özne, kendisini bir araç olarak konumlandırmaz. Tam tersine, araçsallığın kendisini reddeder. Bu reddediş, politik olanın radikal bir yeniden tanımını içerir. Siyaset, bu noktada hedeflere ulaşmak için kullanılan bir teknik olmaktan çıkar ve doğrudan bir varoluş biçimine dönüşür.
Kurucu yenilgi: Zamanın kesintisi ve öznenin yeniden inşası
Bu dönüşümün anlaşılabilmesi için yenilgi kavramının da yeniden ele alınması gerekir. Kızıldere genellikle tartışmasız bir yenilgi olarak tanımlanır. Fiziksel sonuçlar açısından bakıldığında bu tanım anlaşılabilir görünür.
Ancak politik düzlemde durum bu kadar basit değildir. Yenilgi, yalnızca kaybetmek anlamına gelmez. Aynı zamanda belirli bir imkanın ortadan kalkmasını ifade eder. Kızıldere’de ise bu tür bir kapanma söz konusu değildir. Aksine, belirli bir imkan açığa çıkar. Bu imkan, politik olanı mevcut rasyonalite kalıplarının ötesinde düşünme imkanıdır.
Bu nedenle Kızıldere, kurucu bir yenilgi olarak kavranmalıdır. Kurucu yenilgiler, görünürde bir kayıp barındırırken, aynı zamanda yeni bir düşünce alanı açar. Bu tür momentler, mevcut kategorilerin yetersizliğini ortaya koyar ve yeni kavramsal araçların geliştirilmesini zorunlu kılar. Ancak bu potansiyelin açığa çıkabilmesi, o momentin doğru bir şekilde ele alınmasına bağlıdır. Eğer Kızıldere yalnızca bir anma nesnesi haline getirilirse, bu kurucu özellik görünmez hale gelir.
Türkiye’de solun Kızıldere ile kurduğu ilişki, bu noktada belirli düşünme biçimlerinin etkisi altında şekillenir. Bu düşünme biçimleri homojen değildir. Farklı yönelimler, farklı politik stratejiler ve farklı teorik çabalar mevcuttur. Ancak bu çeşitliliğe rağmen, belirli ortak eğilimlerin baskın hale geldiği söylenebilir.
Bu eğilimlerden biri, geçmişi analiz edilmesi gereken bir alan olarak değil, korunması gereken bir miras olarak görme eğilimidir. Bu yaklaşım, tarihsel olayları sabitleştirir ve onları sorgulanamaz referanslara dönüştürür.
Diğer bir eğilim ise, geçmişi tamamen hatalar üzerinden okuyarak, onun içerdiği radikal imkanları göz ardı etmektir. Bu iki yaklaşım, ilk bakışta birbirine zıt görünse de, aynı sonucu üretir: Düşüncenin askıya alınması.
Bu askıya alma, zamanla bir hafıza rejimi oluşturur. Bu rejim, hangi olayların nasıl hatırlanacağını belirler ve bu hatırlama biçimleri üzerinden........
