menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Failin dili, egemenliğin aynası

7 0
24.04.2026

Türkiye’de kadın kıyımları ve şiddet davalarına baktığımızda, mahkeme salonlarında yalnızca bireylerin değil, bir düzenin konuştuğunu görüyoruz. Sanık kürsüsünde kurulan cümleler, çoğu zaman bir insanın kendini savunmasından öteye geçiyor; verilen ifadeler egemenliğin dilini yeniden üretiyor.

Örneğin Pınar Gültekin’in katili Cemal Metin Avcı, mahkemede kendisine yöneltilen sorulara yanıt verirken şunları söylüyor:

“Askerliğimi Hakkari Çukurca’da yaptım… Aktütün baskını olduğu zaman oradaydım. Çok çatışmaya şahit oldum…”

Aynı failin şu ifadesi de kamuoyuna yansıyor:

“İstanbul Sözleşmesi iyi ki kaldırıldı.”

Bir başka dosyada, Maltepe’de uyuşturucu ve fuhuşa sürüklenme üzerine toplumsal faaliyet yürüten Hasan Ferit Gedik’i öldüren sanıklar, cezaevinden Recep Tayyip Erdoğan’a yazdıkları mektupta şöyle diyor:

“Bismillahirrahmanirrahim… Afrin’de savaşmaya hazırız.”

Bu mektubun besmele ile başlaması da tesadüf değil; aksine şiddetin, savaşın ve hatta Suriye’de Ezidi, Alevi, Dürzi halklara yönelik katliam pratiklerinin “İslam” ve “cihat” üzerinden meşrulaştırıldığı ideolojik hattın bir parçası olarak kuruluyor.

6 yıl sonra ancak hakikat sorgulaması yapılan Gülistan Doku dosyasında adı geçen Türkay Sonel ise şu ifadeyi kullanıyor:

“Tunceli’de lise okuduğum dönemde İstiklal Marşı’nı bile bağıra bağıra okuyan asker polis çocukları bizdik. Bundan dolayı da bize yönelik faşist ırkçı derlerdi.”

Eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel ise gözaltına alınırken rozetli, takım elbiseli görünümü ile “Ben devletin valisiyim, emniyette ifade vermem” diyor.

Bu cümleler bir araya geldiğinde karşımıza çıkan tablo daha açık hale geliyor. Fail, eylemini anlatmıyor; kendini anlatıyor. Kendini anlatırken de egemenliğin dilini konuşuyor. Tam da bu noktada Louis Althusser’in “Devlet, yalnızca zor aygıtlarıyla değil, ideolojik aygıtlarıyla da işler” uyarısı anlam kazanıyor. Mahkeme salonu da bu ideolojik üretimin bir parçası haline geliyor; failin dili bireysel bir savunma olmaktan çıkıyor ve egemenliğin yeniden üretim aracına dönüşüyor.

Failin dili şiddeti ortadan kaldırmıyor ama onu anlaşılır ve kabul edilebilir kılmaya çalışıyor. Pierre Bourdieu’nün “Sembolik iktidar, dünyayı belirli bir şekilde görmemizi sağlar” tespiti burada somutlaşıyor. Bu yüzden failin kurduğu her cümle, yalnızca bir savunma olmuyor; aynı zamanda bir iktidar üretimi haline geliyor.

Bu örneklerin ortak bir zemini bulunuyor; kutsallaştırılmış devlet ve onun mitleri. Fail, kendini bu şemsiyenin altına yerleştirerek suçtan uzaklaşıyor ve kendini daha büyük bir anlatının parçası olarak sunuyor. Ancak sosyoloji bunun bir yanılsama olduğunu açıkça gösteriyor. Devlet dediğimiz yapı, belirli bir toprak parçası üzerinde meşru fiziksel şiddeti kullanma yetkisini elinde tutan tarihsel bir örgütlenmeden ibaret; ne doğal ne de kutsal, tersine kurulmuş ve sürekli yeniden üretilen bir düzen. Ulus dediğimiz şey de bu yapının etrafında kurulan ortak bir hayal ve anlatıdan oluşuyor; “tek bayrak, tek vatan” gibi söylemler değişmez gerçeklikler değil, sürekli yeniden kurulan bir aidiyet hikâyesi. Bizler devletin ve ulusun nasıl kurulduğunu ve yeniden üretildiğini bildiğimiz gibi; bunların ne doğal ne de değişmez olduğunu da biliyoruz.

Bugün “tek ve değişmez” olarak sunulan yapı, tarihsel olarak defalarca kurulmuş ve yıkılmıştır. “16 Türk devleti” anlatısının kendisi bile bunu kabul ediyor. Eğer bir “17.” kuruluyorsa, bu kurulan her şeyin yıkılabileceğini yıkılanın da bir yenisine gebe olduğu zorunluluğunu gösteriyor. Dolayısıyla failin sığındığı “kutsal devlet” fikri kendi içinde çelişki taşıyor; çünkü o yapı bile tarihsel olarak geçici oluyor. Fail bunu görmüyor, çünkü onun ihtiyacı hakikat değil; meşruiyet oluyor.

Antonio Gramsci’nin işaret ettiği gibi, egemenlik yalnızca zorla değil, rıza üreterek kuruluyor. Failin dili de bu rızanın bir parçası haline geliyor; şiddeti açıklamıyor, onu normalleştiriyor. Bu nedenle karşımızda olan şey bireysel bir sapma olmuyor; farklı alanlarda kendini yeniden üreten örgütlü bir kötülüğe dönüşüyor. Bu yapı mahkemede savunma oluyor, sokakta şiddet oluyor, siyasette söylem oluyor ama özü değişmiyor.

Bu yüzden ezilen kimliklerin mücadelesi dağınık kalamıyor. Kadınların, emekçilerin, Kürtlerin, LGBTİ+’ların ve bu düzenin dışında bırakılan herkesin mücadelesi ancak bu merkezi yapıya karşı ortak bir hat kurduğunda güç kazanıyor. Çünkü karşımızda birleşik bir yapı bulunuyor ve bu yapıya karşı verilecek yanıt da ancak birleşik bir mücadele oluyor.

Sonuç olarak failin dili bize gerçeği anlatmıyor ama gerçeğin nerede saklandığını gösteriyor. O gerçek, bu ülkede şiddetin yalnızca bireysel bir sapma olmadığını; egemenliğin diliyle beslenen yapısal bir sonuç olarak ortaya çıktığını gösteriyor. Ve bu yapıya karşı mücadele ancak şu hakikati kabul ettiğimizde mümkün oluyor:

Hiçbir devlet kutsal değildir,

Hiçbir iktidar ebedi değildir,

Hiçbir şiddet meşru değildir.


© sendika.org