menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

7 Ekim’den Mekke Anlaşması’na: Emperyalist saldırganlık, bölgesel savaş ve sınıf siyaseti

4 0
monday

Giriş: Direnişin varlığı, kurtuluşun ilerlemesi değildir

Hamas’ın 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği, adını “Aksa Tufanı” koyduğu eylemlerin üçüncü yılında Türkiye’nin birçok kentinde kitlesel yürüyüşler yapıldı. Bu eylemler, “Aksa Tufanının yıl dönümünde” emperyalizm ve siyonizmi protesto etmek için iktidara yakın siyasal İslamcı çevreler, bazı sosyalist örgütler tarafından ayrı ayrı örgütlendi. Siyasal İslamcı çevrelerin yanı sıra bazı sosyalist yapılarında doğrudan “Aksa Tufanı” referansını kullanması ve Filistin direnişini neredeyse Aksa Tufanı eylemiyle özdeşleştirmesi bugün Filistin’le dayanışmanın hangi siyasal zeminde kurulacağı sorusunu yeniden gündeme getirdi.

Bugün dünyanın dört bir yanında düzenlenen kitlesel eylemlerle Gazze’de yaşanan soykırım ve yıkımın yarattığı güçlü bir dayanışma duygusu olduğunu görüyoruz. Filistin ve Gazze halkıyla dayanışmanın niteliğini yalnızca İsrail devletinin saldırganlığına karşı çıkmak belirlemez; Filistin halkının kurtuluş mücadelesinin hangi siyasal programa, hangi toplumsal güçlere ve hangi hedeflere bağlanacağı da oldukça belirleyicidir. Halkların özgürlüğünü, emekçilerin bağımsızlığını ve demokratik hakları merkeze alan bir siyasal çizgi, halk hareketlerini yalnızca karşılarında duran güçlere bakarak değerlendirmez. Bir hareketin ABD’ye, İsrail’e ya da başka bir emperyalist merkeze karşı çatışıyor olması, onun özgürleştirici olduğunu göstermez. Belirleyici olan; hareketin hangi sınıfsal çıkarlara dayandığı, nasıl bir toplumsal düzen savunduğu ve kadınların, gençlerin ve emekçilerin haklarına ilişkin aldığı pozisyon, kurduğu ilişki biçimidir. Bu sebeple her anti-emperyalist söylem ile toplumsal kurtuluş programı aynı şey değildir. 

İşgale karşı direnen bir hareket, aynı zamanda emekçilerin bağımsız örgütlenmesini sınırlayabilir, kadınların eşitliğini ikinci plana itebilir ya da dinsel ideolojiyi siyasal tahakküm aracı hâline getirebilir. Bu çelişki görülmeden kurulan her dayanışma, halkların bağımsız çıkarlarını başka güçlerin siyasal hesaplarına bağlama tehlikesi taşır. Filistin halkının özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz savunmakla Hamas’ın siyasal programını eleştirmek birbirine karşıt değildir ve enternasyonalist dayanışmanın anlamı da tam burada ortaya çıkar. Bu nedenle Filistin halkının mücadelesi, Hamas’ın örgütsel sınırlarına, bölgesel devletlerin diplomatik hesaplarına ya da emperyalist merkezlerin güvenlik anlayışına asla hapsedilemez. 

7 Ekim’in ardından İsrail devleti ve Batılı emperyalist merkezler, olaylara ilişkin çeşitli söylentileri Gazze’ye yönelik topyekûn saldırıyı meşrulaştırmak için kullandı. Bu durum bir kez daha bağımsız bir siyaset için savaş koşullarında dolaşıma sokulan bilgi, görüntü ve iddiaların hangi siyasal amaçlara hizmet ettiğini sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. Bu süreçte İsrail’in propaganda aygıtıyla Batı medyasının önemli bölümü, Filistin sorununu sömürgecilik ve ulusal kurtuluş bağlamından kopararak “terörle mücadele” başlığına sıkıştırmaya ve terörizm konseptine sokmaya çalıştı. Elbette ki bu çerçeveyi sorgulamak, Hamas’ın siyasal çizgisine eleştiri yöneltmemek anlamına da gelmez. 

Asıl soru, 7 Ekim’in Hamas’ın belirleyici olduğu Aksa Tufanı eylemleri ve sonrasındaki süreç Filistin halkının ulusal kurtuluş mücadelesini nereden nereye hangi stratejik hatta taşıdığıdır. Bir eylemin askerî açıdan etkili olması, halkların özgürlüğü, demokratik örgütlenme ve emekçilerin bağımsız siyaseti bakımından ilerletici sonuçlar doğurduğunu kendiliğinden kanıtlamaz. İşgalci devlete darbe vurmak tabii ki önemlidir ancak halkın siyasal bağımsızlığını güçlendirmek ile aynı şey değildir. Bir eylemin stratejik değeri; halkın savunulmasına, demokratik örgütlenmenin gelişmesine, ulusal birliğin güçlenmesine ve emperyalist planların geriletilmesine ne ölçüde hizmet ettiğine bakılarak değerlendirmesi yapılmalıdır. Bu nedenle Filistin halkının haklı direnişini savunmak, Hamas’ın siyasal ve askeri programıyla özdeşleşmek değildir. Aynı biçimde Hamas’a yönelik eleştiriyi İsrail’in sömürgeci şiddetini, Gazze ablukasını ve ABD emperyalizminin bölgesel saldırganlığını aklayan bir hatta yerleştirmek de kabul edilemez. 

Enternasyonalist dayanışmanın görevi, işgale, ablukaya, sömürgeciliğe ve emperyalist savaşa karşı Filistin halkının yanında dururken mücadelenin dinsel-muhafazakâr örgütlere ve bölgesel egemen sınıfların çıkarlarına mahkûm edilmesine de karşı çıkmaktır.

1. Filistin siyasetinde kritik eşik, sıkışma, bölünme: Hamas ve siyasal İslamın sınırları

Hamas, 1987’de Birinci İntifada sürecinde Filistin’deki İslamcı Müslüman Kardeşler geleneğinden doğdu. Hamas’ın yükselişini yalnızca dinsel ideolojiyle ya da dış müdahalelerle açıklamak yeterli değildir; ortaya çıkışı, İsrail işgalinin yarattığı yıkımın, Filistin ulusal hareketindeki krizlerin ve siyasal İslam’ın bölgesel yükselişinin kesiştiği tarihsel koşullarda gerçekleşti. 

Hamas’ın doğması ve gelişmesinin nedenlerinden biri İsrail’in geçmişte işgal altındaki topraklarda İslamcıların kurduğu dini ve sosyal dayanışma kurumlarının gelişmesine belirli ölçülerde alan açması oldu. İsrail’in bilinçli olarak uyguladığı bu politika sonucunda laik ve ulusalcı Filistin hareketlerine karşı farklı bir siyasal ağırlığın büyümesine imkân verdi. Fakat bu tarihsel arka plan, Hamas’ın doğrudan İsrail tarafından yönetildiği ya da dış müdahalelerin ürünü olduğu söylemek eksik ve hatalı bir değerlendirme olur. Sonuçta Hamas, ideolojik çizgisi, örgütsel kapasitesi ve toplumsal tabanıyla Filistin siyasetinin önemli aktörlerinden biri hâline geldi.

2006 seçimlerinin ardından El Fetih’le yaşanan iktidar çatışması ve Hamas’ın 2007’de Gazze’de fiilî yönetimi ele geçirmesi, Filistin ulusal hareketindeki bölünmeyi derinleştirdi. Gazze ile Batı Şeria’nın farklı siyasal merkezlerce yönetilmesi, ortak bir ulusal strateji oluşturulmasını daha da zorlaştırdı. Bu bölünme, salt iki örgütün iktidar mücadelesinden ibaret değildir. Filistin halkının ortak siyasal temsilini, demokratik karar alma süreçlerini ve ulusal kurtuluş mücadelesinin birliğini zayıflatan yapısal bir sorundur. Halkın siyasal iradesi, hem işgalin baskısı hem de Filistinli örgütlerin kendi aralarındaki rekabet nedeniyle parçalandı.

Hamas’ın ortaya çıkışıyla oluşan bu bölünmenin tüm sorumluluğunu dış güçlere yüklemek, Filistin siyasetinin iç çelişkilerini görmezden gelmek olur. Hamas’ın kendi örgütsel otoritesini ve ideolojik çizgisini önceleyen, iş birliğine uzak duran yönetim anlayışı, ortak ve demokratik bir ulusal zemin kurulmasını zorlaştırdı. Bu bölünmenin kalıcılaşmasında El Fetih yönetimini otoriter uygulamaları, Filistin Yönetimi’nin meşruiyet krizi, İsrail’in işgal politikaları, ekonomik kuşatma, hareket kısıtlamaları ve bölgesel devletlerin müdahaleleri etkili oldu. 

Sonuçta Filistin halkının ortak siyasal iradesi zayıflayarak İsrail’in işine yarayan bir ortam oluştu. Filistinlilerin demokratik, birleşik ve bağımsız bir siyasal irade etrafında toplanmasının zorlaşması; işgalin sürdürülmesini, Filistin devletinin kurulmasının ertelenmesini ve Filistin topraklarının farklı yönetim bölgelerine ayrılmasını kolaylaştırdı. Ancak buradan, Hamas ile İsrail arasında doğrudan bir gizli anlaşma bulunduğu anlamını çıkarmak da kolacı ve komplocu bir yaklaşım olur ki bu çok yanlış bir değerlendirme olur. Bazı durumlarda siyasal hareketler, kendi iradeleriyle hareket ederken bile karşıtlarının işine yarayan sonuçlara yol açacak eylemler yapabilirler. Bu dar örgütsel hesaplarla izlenen çizginin emperyalist güçlere alan açmasıyla sonuçlansa da, o hareketin doğrudan emperyalizmin aracı olduğu çıkarımı yapmayı doğrulamaz. 

Filistin mücadelesi tarihsel olarak siyasal İslamdan ibaret değildir. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi........

© sendika.org