menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

12 Mart okumaları

17 0
11.03.2026

Fotoğraf: Kızıldere, 30 Mart 1972

12 Mart dönemi denildiği zaman ilerici kamuoyunun aklına öncelikle devrimcilerin yiğitliği ve direniş gelir. Yarı askeri biçime bürünmüş bir cunta dönemi olarak 12 Mart elbette sadece bu boyuttan ibaret değildir. Ayrıca ’71 devrimci kopuşunun sembolleşmiş öncüleri olarak Denizlerin, Mahir’in, Kaypakkaya’nın, Ulaş’ın, Sinan’ın, Cevahir’in vd. ölümü hiçe sayan yiğit duruşları yanında Nahit Töre’de, Yusuf Küpeli’de, Münir Ramazan Aktolga’da, İrfan Uçar’da cisimleşen (ilerleyen yıllarda Bingöl Erdumlu ve Müfit Özdeş gibiler tarafından dibe doğru daha da derinleştirilen) döneklik örnekleri de vardır o dönemin tablosu içinde. Fakat o döneme rengini verip damgasını vuran boyut devrimci direniştir.

TDH’nin tarihinde ’71 Devrimci Kopuşu olarak bilinen tarihsel dönüşümün başını çeken deneyimli önder kadroların kaybına rağmen o yenilginin kısa süre içinde kitleselleşen yeni bir devrimci atılımın esin kaynağı olması da onun bu asli yönünün somut kanıtıdır. Dolayısıyla her kim hangi niyetle olursa olsun o dönemi bu baskın karakteri yönünden değil de o yıllarda dünyaya bile gelmemiş kuşakları bu devrimci mirasın gerçekliği ve geçerliliği konusunda kuşkuya düşürecek tali yönlerini öne çıkaran bir okuma yönelimi içine girerse, o devrimci ruha yabancılığını ele vermiş olur.

Bu ruhsuzluk daha 12 Mart’tan çıkış kesitinde kendisini gösterdi. 12 Mart öncesinin ayrışma sürecinde pasifizm ve parlamentarizmde ısrarlı çevrelerin uzantıları, bütün o görkemli direniş örneklerine rağmen onun sonuçta yenilmiş olduğunu öne çıkardılar, yeniden toparlanma sürecini kendi kulvarlarına çekebilmek için bu yöntemi kullandılar. Onlara göre 12 Mart öncesinin gençlik hareketi boyundan büyük işlere kalkmıştı, Dev-Genç kendisini parti yerine koymuş sınıfı ve yoksul köylülüğü örgütlemeye soyunmuştu. Maceracı yaklaşımlar darbe sonrasında da sürmüş, kır gerillacılığı, Elrom’un rehin alınması ya da Kızıldere gibi sonu hüsranla biteceği baştan belli eylemlere girişilmiş, sonuçta gereksiz yere ağır kayıplar verilmişti… 12 Mart’tan çıkış sürecinde Ankara’da ADYÖD’ün devrimcileşmesi, uyanıklık yaparak öğrenci hareketini peşlerine takmaya soyunan bu nedamet teorisyenlerinin 12 Mart değerlendirmelerinin etkisizleştirilmesi sayesinde mümkün oldu.

Onlarınki de bir 12 Mart okumasıydı. Haklı olduğu yönler de vardı elbette. En başta darbenin niteliği ve amacı erken teşhis edilememiş, güç dengesi doğru hesaplanmamış, yasal olanakların ortadan kalkmasıyla devrimci hareketin destek ilişkilerindeki hızlı daralma yeterince dikkate alınmamıştı. Yapılan hata ve kusurlardan daha çok alınan yenilginin yol açtığı düşünsel ve ruhsal çöküş sonucu havlu atıp mücadeleyi terk edenler de o zaman bunları dillerine dolayarak kaçışlarını rasyonalize etme çabasına girdiler. Ama bütün kusur ve lekelerine karşın 12 Mart karşısındaki devrimci duruşun tarihsel önem ve anlamını merkeze koymayan o süreç değerlendirmeleri, en başta ruh ve amaç olarak devrimcilikten uzaktı. Paparazziler gibi sansasyonel görüşler ortaya atarak ilgi çekip rant devşirme/haklı çıkma peşinde koşan bir tarih anlayışının ifadesiydi.

Gerçi bunun tam zıddı yönde hareket ederek o dönemde gerçekleştirilen tarihsel eylemleri ve dönemin sembol isimlerini fetişleştiren 12 Mart okuması da sorunludur. En başta bir dizi siyasal ve toplumsal etkenin birbirleri üzerindeki etkileri temelinde şekillenen çok boyutlu ve katmanlı bir tarihsel kesiti sadece belirli yön ve eylemlere, dahası simgeleşmiş devrimci figürlere indirgeyen bir darlık ve tek yanlılıkla maluldür. Bu yüzeysel yaklaşım, ’71 Devrimci Kopuşu’nun ve 12 Mart’ın arka planını çoğu zaman ıskalar. O kopuşu, Türkiye’nin 1960’larda hızlanan sosyo-ekonomik dönüşümü ile dünyadaki politik iklim ve rüzgarların etkisinden soyutlar. Bu haliyle bireylerin cesareti ve yeteneklerine indirgenmiş kahramanlara dayalı bir tarih anlatımı özelliği kazanır. Halbuki 12 Mart darbecilerinin şefi dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın şu sözü bile çok şey anlatır: “Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı.” Bu tıpkı Halit Narin’in 12 Eylül’de “Bugüne kadar işçiler güldü, gülme sırası şimdi bizde” sözü gibi darbenin tarihsel arka planını, sınıfsal karakterini ve amacını özetleyen manifesto niteliğinde bir itiraftır.

‘68’i ve onun devamı olarak ’71 Devrimci Kopuşu’nu TİP-MDD saflaşması temelinde dönemin gençlik hareketi içinde öne çıkan önderlerin düşünce ve eylemleriyle sınırlı ele alan tarih anlayışı, tarihi seçkin bireylerin tutumlarıyla açıklayan idealist tarih anlayışının versiyonlarından biridir öz olarak.

Tarihi elbette insanlar yapar ve ona belirgin bir yön ve tempo kazandıran öncülerin rolü özel bir öneme sahiptir. Fakat hem toplumsal güçler daha doğrusu sınıflar anlamında ‘insanlar’ hem de tarihin önünü açıp akışını ivmelendiren öncüler rollerini kendilerinin seçtiği koşullarda değil kişisel tercih ve niyetlerine bağlı olmayan nesnel koşulların mümkün kıldığı sınırlar içinde oynayabilirler. Tarihin akışı üzerinde ön açıcı/hızlandırıcı bir rol oynayan tarihsel kişilikler, bu bağlamda, yaşadıkları dönemin tarihsel-toplumsal koşullarının ürünüdürler. Tarihte bireyin rolüne dair materyalist tarih anlayışının yetkin bir özetini yapmış olan Plehanov bu ilişkiyi şöyle tanımlar: “Bireyin kişiliği ancak toplumsal ilişkiler izin verdiği zaman ve bu ilişkiler izin verdiği ölçüde toplumsal gelişmenin bir ‘etken’i olur.” (Tarihte Bireyin Rolü, sf.36, abç)

O halde onların farkı nereden kaynaklanır? Onlar neden ve nasıl ‘kahramanlaşıp’ tarihsel bir rolün sahibi olmuşlardır? Materyalizm bu sorunun yanıtını da şöyle verir: Yaşadıkları dönemin nesnel koşulları tarafından belirlenen tarihsel zorunlulukların bilincine herkesten önce ya da herkesten daha derinlemesine vardıkları için. Bu onlara öyle büyük bir irade gücü, öyle bir enerji, öyle tutkulu bir yönelim kazandırır ki, bu sayede herkesten ‘farklı’, ‘büyük’ ve ‘kahraman’ olurlar.

İdealist tarih yazıcıları ise bu ilişkiyi baş aşağı çevirirler. Tarihsel süreçlerin seyrini ‘kahramanlar’ın varlığı ya da yokluğuna bağlarlar. O kahramanlar olmasaydı öncülük ettikleri süreçler yaşanmazmış gibi görünür böylelerine. Tarihte bireylerin rolünü bu şekilde kavrayan idealizmin saçmalığını sergilemek için Plehanov Napolyon örneğini verir. “Eğer” der, “Napolyon askeri bir dehaya değil de Beethoven’in üstün müzik yeteneklerine sahip biri olsaydı kamu düzenini sağlamak için ‘güçlü bir kılıç’ arayışı içinde olan Fransa’ya imparator olamazdı.” “Öte yandan” diye sürdürür sözünü, “Eğer Fransa’da eski düzen bir 75 yıl daha sürseydi ya da Napolyon dünyaya örneğin 50 yıl daha erken veya 50 yıl daha geç gelseydi ünsüz sansız bir general ya da albay olarak ölüp giderdi herhalde.”(age)

Dolayısıyla Türkiye’de ’68’i ve onun devamı olarak mayalanan ’71 Devrimci Kopuşu’nu 1960’lı yıllarda ivmelenen bağımlı kapitalist gelişmenin yol açtığı toplumsal çalkantı ve arayıştan, 1961’deki ünlü Saraçhane mitingi ve Yalınayaklar Yürüyüşü’yle başlayıp daha sonra Kavel, Demir Döküm, Kozlu, Berec direnişleriyle devam eden ve DİSK’in kuruluşuyla sonuçlanan işçi hareketinin kabarışından, feodal ilişkilerin görece daha erken çözülmeye başladığı Ege, Karadeniz ve Trakya’da köylülüğün uyanışından, aydınlar içinde sosyalizm yöneliminin güç toplamasından kopuk ‘kendinde şey’ olarak idealize etmek yanlıştır. Bu ‘iç’ dinamiğin yanı sıra Küba Devrimi ve sonrasında Latin Amerika’dan esen rüzgarlar ile Vietnam Devrimi ve Güneydoğu Asya’yla Afrika’da birbirlerine eklenen ulusal kurtuluş mücadeleleri dalgasının esinleyici etkilerinin üzerinden de atlanamaz. Dolayısıyla Türkiye’de ’68 ve sonrasında yaşanan 12 Mart dönemine ilişkin olarak Marksizm’in yöntemine de tarih anlayışına da taban tabana zıt indirgemeci-mekanik yaklaşımlar genç kuşakları yanıltmakla kalmaz sansasyonel tez ve yorumlarla ilgi çekmeyi amaçlayan paparazzi tarih yazımlarının matah bir şey sanılmasına yol açar.

Kişiliklerinin şekillendiği tarihsel koşullardan soyutlanarak yüceltilen bireylerin kahramanlığı (ya da korkaklığı, ihaneti vb.) temelinde anlatılar tarihi sadece ters yüz etmekle kalmaz rekabetçilik başta olmak üzere bir dizi hastalıklı yaklaşıma da kapı aralar. 2000 sonrası gemi azıya alan tasfiyeci yozlaşma ortamında giderek daha fazla tanık olduğumuz bu hastalıklı yaklaşımların tipik örneklerinden biri de ’71 kopuşunun sembolleşmiş öncülerini birbirleriyle kıyaslayarak aralarında hiyerarşik bir basamaklandırma ilişkisi kurmaya yeltenmek olsa gerek. Bunun en düzeysiz biçimini ise ‘kartallarla tavuklar’ kıyaslaması oluşturuyor kanımca. Bana göre hasta bir zihin ve ruh halinin ifadesi bu kıyaslamaya göre “tavuklar da uçabilirmiş ama kartalların çıktığı yüksekliğe çıkamazlarmış”. Keskin Kaypakkayacı pozlarında ilgi çekme peşinde koşan pili bitmiş bazı tiplerden duyar olduk son yıllarda bu karşılaştırmayı. Gerçi Mahir’in ya da Deniz’in kimi takipçileri arasında da karşılaşıyoruz benzer “biricikleştirme” çabasına. Fakat onlarınki yine de göreli kimi üstün yanların tek yanlı abartılması sınırları içinde kalıyor. Andığımız kıyaslama ise sınır tanımayan bir haddini bilmezliğin ifadesi. Üstelik alçakgönüllülüğü yüzünden bile okunan bir devrimci olarak Kaypakkaya’ya saygıyla falan da alakası yok bu “yarıştırmanın”.

’71 Devrimci Kopuşu’nun sembolleşmiş öncülerini birbirleriyle kıyaslayarak içlerinden birini ya da ötekini diğerlerinin üstüne çıkarmaya çalışan yarıştırmacı her yaklaşım insani açıdan olduğu kadar siyaseten de yakışıksız çiğ bir tutumdur. Bu zihniyette olanlar devrimci yoldaşlık ilişkisinin anlamı kadar o dönemin devrimciliği arasındaki simbiyotik ilişkinin de farkında olmadıklarını ele verirler sadece. Onlar arasındaki ilişkiyi aralarındaki farklılıklar ve göreli üstünlükler yönünden okuyanlar, buna rağmen birbirleri üzerindeki etkilerinden kopartılarak ele alınamayacak bir bütünlük oluşturdukları gerçeğinin farkında bile olmadıklarını gösterirler. Halbuki Maltepe firarı ve Kızıldere ile Kaypakkaya’nın Aydınlık oportünizmiyle köprüleri attıktan sonraki ilk eylemlerinden birinin neden Nurhak’ta Sinanları ihbar eden muhtarı cezalandırmak olduğu üzerine bir parça durup düşünseler bu bütünlük ilişkisine dair bir ipucu yakalamış olurlar.

Bu elbette o dönemin devrimcileri aralarında hiçbir rekabet olmadığı anlamına gelmez. Örneğin devrimci siper yoldaşlığının müthiş bir örneği olan Kızıldere’yi öncesinden kopartılmış kendinde şey olarak idealize edenlerin üzerinden atladıkları yönü de bu oluşturur. O dönemi yaşayanların tanık oldukları da bir yana THKP/C’nin ilanının neden öne çekildiği sorusunun yanıtı bile zaman zaman sürtünmeli bir hal alan ilişkilerin bu yönü hakkında bir fikir verir. Fakat işte “Gerçekçi ol, imkansızı iste” sloganını rehber edinen o dönemin devrimcilik anlayışının yoldaşlık ve siper arkadaşlığı kavrayışı ve ruhunun büyüleyici kimyası tam da bu çelişkili bütünlükten ileri gelir. Sözle tarifi olanaksız o müthiş hazzı hiç tatmamış ya da ruhu kirlendiği için ona zamanla yabancılaşanların ıskaladıkları ‘tarihsel sır’ burada yatmaktadır.

12 Mart’ı devrimci bir tarzda okumanın çıkış noktası ve pusulası her şeyden önce bu sırra ermek olmalıdır.


© sendika.org