menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yabancılaşmanın tarihi: Kendinden dünyaya, dünyadan “öteki”ne

10 0
20.09.2026

Yabancılaşma bugün gündelik hayatın sık kullandığımız kelimelerinden biri. Kendimize, işimize, çevremize ya da yaşadığımız hayata yabancı hissettiğimizi söylüyoruz. Oysa kavramın uzun tarihi, bunun yalnızca bireysel bir duyguya işaret etmediğini gösteriyor. Yabancılaşmanın anlamı değiştikçe, insanın kendisinden uzaklaştığını düşündüğü şey de değişti: Tanrı, özgürlük, benlik, emek, dünya ve sonunda ait olunan topluluk. 

Peki bu değişim nasıl oldu? Yabancılaşma, hangi noktada bireysel bir kopuş deneyimini anlatmanın ötesine geçerek siyasal bir öfkenin diline dönüştü? 

Yabancılaşma eski bir kavram. Kökeni Latince alienare fiiline, yani bir şeyi başka birinden ayırmak, uzaklaştırmak ya da başkasının mülkiyetine geçirmek anlamlarına uzanıyor. Farklı dönemlerde kazandığı anlamlar birbirinin aynısı değil. Ancak bu kullanımlar arasında bir süreklilik de var: Yabancılaşma çoğunlukla insanın kendisiyle, dünyayla ya da başka insanlarla kurduğu bir ilişkinin bozulması ve bunun bir kayıp duygusuyla deneyimlenmesi etrafında şekilleniyor.  

Augustinus'ta bu kopuş dinsel bir çerçevede düşünülür. İnsan günah aracılığıyla Tanrı'dan uzaklaşır; kurtuluş ise bozulan bu ilişkinin yeniden kurulması anlamına gelir. Rousseau'da mesele daha dünyevi ve toplumsal bir zemine taşınır. İnsan, toplumsal yaşamın gelişmesiyle birlikte eşitsizlik, karşılıklı bağımlılık ve başkalarının yargıları içinde kendi özgürlüğünden ve kendiliğindenliğinden uzaklaşabilir. Kierkegaard ise soruyu bireyin kendi benliğiyle ilişkisine yöneltir. Ölümcül Hastalık Umutsuzluk'ta umutsuzluk, insanın kendisi olma ilişkisini kuramaması ya da bu ilişkiden kaçması üzerinden düşünülür. 

Böylece aynı kavramın işaret ettiği kayıp değişmeye başlar. Augustinus'ta Tanrı'yla kurulan ilişki, Rousseau'da özgürlük ve kendiliğindenlik, Kierkegaard'da ise kişinin kendi benliğiyle kurduğu ilişki öne çıkar. Buna rağmen ortak bir yapı korunur: Bir zamanlar bütünlüğü olan bir ilişkinin bozulması ve insanın bu kopuşu bir eksilme olarak deneyimlemesi. 

Marx, Sartre, Camus, Marcuse...

1844 Elyazmaları'nda Marx, bu yapıyı modern üretim ilişkileri içinde yeniden düşünür. Yabancılaşma artık yalnızca insanın içsel ya da dinsel durumuyla ilgili değildir, doğrudan çalışma hayatının örgütlenişiyle bağlantılıdır. İşçi, emeğiyle ürettiği ürüne yabancılaşır çünkü ortaya çıkan ürün üzerinde belirleyici bir gücü yoktur ve ürettiği şey kendi karşısında bağımsız bir güç olarak belirir. Ancak Marx'ın tartışması ürünle sınırlı değildir. Üretim etkinliğinin kendisi de işçi için dışsal hale gelir. Çalışmak, insanın yaratıcı ve özgür etkinliğini gerçekleştirdiği bir alan olmaktan çıkarak geçimini sağlamak için yapmak zorunda olduğu bir faaliyete dönüşür. Bu dönüşüm, Marx'ın “türsel varlık” kavramıyla anlattığı insan kapasitesini de etkiler. İnsan yalnızca hayatta kalmak için üretmez, bilinçli biçimde üretir, yaratır ve dünyayla ilişkisini dönüştürür. Emek bu özgür etkinlik olmaktan çıktığında insan, kendi insani potansiyeliyle kurduğu ilişkiden de uzaklaşır. Bunun bir sonucu olarak yabancılaşma insanlar arasındaki ilişkiye de taşınır. Kişinin kendi emeğiyle, ürünüyle ve kendisiyle kurduğu ilişkinin biçimi, diğer insanlarla kurduğu ilişkiyi de belirlemeye başlar.  

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise yabancılaşma tartışması daha belirgin biçimde insanın varoluşuna ve başkalarıyla ilişkisine yönelir. Sartre'ın Varlık ve Hiçlik'te geliştirdiği “bakış” analizi bu dönüşümün önemli örneklerinden biridir. İnsan kendisini yalnızca kendi deneyimi ve seçimleri üzerinden yaşamaz. Başka birinin bakışının nesnesi olduğunun farkına vardığında kendisini dışarıdan, başkasının gözünden de deneyimlemeye başlar. Böylece kişi, kendi özgürlüğünü yaşayan bir özne olmanın yanı sıra başkası için belirli özelliklere sahip bir nesne olduğunu da fark eder. Sartre'ın bu analizi, yabancılaşma fikrini doğrudan bir ekonomik düzenden çıkarıp insanın kendisini başkalarının bakışı içinde deneyimlemesi problemine yaklaştırır. 

Camus'de ise mesele başka bir yönde ilerler. Sisifos Söyleni'nde “absürd”, insanın dünyada anlam ve açıklık arayışıyla dünyanın bu arayışa kesin bir karşılık vermemesi arasındaki gerilimden doğar. Gündelik hayatın alışkanlıkları sürdüğü........

© sendika.org