İsveç seçimleri: Hükümet değişebilir, peki siyasetin ekseni?
13 Eylül seçimlerini yalnız Stockholm’deki parti dengelerine, Magdalena Andersson ile Ulf Kristersson arasındaki başbakanlık yarışına ya da ırkçı İsveç Demokratlarının (SD) kaç sandalye kazanacağına bakarak anlamak mümkün değil. İsveç sandığa; savaşların, hızlanan silahlanmanın, büyük güç rekabetinin, ekonomik durgunluğun, hayat pahalılığının ve Avrupa genelinde güçlenen milliyetçi sağın dünyayı yeniden biçimlendirdiği bir dönemde gitti. Ukrayna-Rusya savaşı, Gazze ve Ortadoğu’daki çatışmalar, NATO’nun genişlemesi, Avrupa’nın yeniden silahlanması, ABD-Çin rekabeti ve giderek sertleşen emperyalist kamplaşma, İsveç seçimlerinin görünmeyen uluslararası arka planını oluşturdu. Sandık İsveç’te kuruldu; fakat seçimin koşulları yalnız İsveç’te oluşmadı.
Bu nedenle İsveç seçimlerini dünyanın geri kalanından kopararak okumak, sonucu görüp süreci kaçırmak olur. Bir zamanlar dış politikasını askerî bağlantısızlık üzerinden tanımlayan İsveç, 2024’te NATO’ya katıldı. 2026’da askerî savunmaya ayrılan bütçe 175 milyar krona ulaştı; bu, yalnız bir yılda yüzde 18’lik artış anlamına geliyor.[1] Daha önemlisi, silahlanma artık sağ ile sol blokları kesin biçimde ayıran bir mesele olmaktan çıktı. Haziran 2025’te hükümet partileriyle birlikte Sosyal Demokratlar, İsveç Demokratları, Sol Parti, Merkez Parti ve Yeşiller askerî genişleme konusunda ortak bir anlaşmaya vardı.[2] Bir zamanlar İsveç siyasetinin en büyük ayrım çizgilerinden biri olan askerî bağlantısızlığın yerini, birkaç yıl içinde silahlanmanın kapsamı ve finansmanının tartışıldığı yeni bir siyasal mutabakat aldı.
14 Eylül sabahının geçici seçim sonucu ise sağ Tidö hükümetinin iktidarı kaybedebileceğine işaret ediyor. Sosyal Demokratlar, Sol Parti, Merkez Parti ve Yeşillerin oluşturduğu muhalefet cephesi 176, sağ blok ise 173 milletvekilliğinde görünüyor; iki blok arasındaki fark yaklaşık 29 bin oy... Ancak yurtdışı ve kalan oyların sayımı tamamlanmadığı için sonuç henüz kesinleşmiş değil.[3]
Sandık sağ hükümete bir yenilgi getirmiş olabilir; fakat bu, İsveç siyasetinin sola döndüğü anlamına geliyor mu?
Asıl mesele tam burada başlıyor. Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’da güvenlik kaygılarını derinleştirdi. Fakat güvenlik kaygısının varlığı, ona verilen her siyasal ve ekonomik cevabı kaçınılmaz hale getirmez. Asıl soru, bu krizin hangi devlet politikalarını kalıcılaştırdığı, kamu kaynaklarını nereye yönelttiği ve hangi ekonomik çıkarlarla birleştiğidir. Avrupa’nın hızlanan silahlanması kamu bütçelerini, sanayi politikalarını ve devletlerin yatırım önceliklerini de giderek daha fazla savunma ve güvenlik eksenine çekiyor. İsveç de bu dönüşümün dışında değil, merkezindedir.
Tam burada seçimin sınıfsal içeriği görünür hale geliyor. Savaş ve silahlanma için yüz milyarlarca kron seferber edilebilen aynı ülkede sağlık, okul, konut, işsizlik ve sosyal güvenlik söz konusu olduğunda “kaynakların sınırlılığı” siyasal tartışmanın değişmez gerekçelerinden biri haline geliyor. Oysa devletin kasası kendiliğinden boş ya da dolu değildir; bütçe, hangi sınıfların ve hangi toplumsal ihtiyaçların öncelikli olduğunun rakamlarla yazılmış halidir.
Dolayısıyla 13 Eylül’de sandığa giren yalnız Sosyal Demokratlar, Moderatlar ve İsveç Demokratları değildi. Sandığa; İsveç kapitalizminin son kırk yıldaki dönüşümü, refah devletinin piyasalaştırılması, finans sermayesinin gücü, NATO üyeliği, savaş ekonomisi ve Avrupa’nın sağa kayan siyasal iklimi de girdi.
Bu nedenle seçim gecesinin en önemli sorusu yalnız “Kim kazandı?” değildir. İsveç’te hükümet değişebilir; fakat sermaye birikiminin, militarizmin ve siyasal sağa kayışın üzerine kurulduğu eksen değişecek mi?
Bu daha büyük sorunun ilk düğüm noktası ise İsveç’in birkaç yıl içinde geçirdiği askerî ve dış politik dönüşümdür: Nasıl oldu da bir zamanların “tarafsız İsveç”inde NATO üyeliği ve tarihsel ölçekte bir askerî genişleme siyasal merkezin ortak doğrularından biri haline geldi?
“Tarafsız İsveç”ten NATO İsveç’ine
İsveç’in son yıllardaki dönüşümünü belki de hiçbir gelişme NATO üyeliği kadar açık göstermiyor. İki yüzyılı aşkın süre askerî ittifakların dışında kalmayı dış politikasının temel unsurlarından biri yapan İsveç, 7 Mart 2024’te NATO’nun 32. üyesi oldu.[4] Ancak asıl çarpıcı olan üyeliğin kendisinden çok, bu tarihsel kırılmanın ne kadar kısa sürede İsveç siyasetinin yeni normaline dönüşmüş olmasıdır.
Daha birkaç yıl önce ülkenin en sert siyasal ayrım çizgilerinden biri askerî bağlantısızlıktı. 2026 seçimlerinde ise NATO neredeyse hiç tartışılmadı. İsveç devlet televizyonu SVT’nin seçim öncesi incelemesine göre parlamentodaki partilerin tamamı, Sol Parti dışında, NATO üyeliğini destekliyor. Sol Parti üyeliğe karşı olmasına rağmen NATO’dan çıkmayı artık aktif bir seçim talebi olarak ileri sürmüyor.[5] Dün tartışmanın konusu İsveç’in NATO’ya girip girmemesi iken bugün NATO’dan çıkmak bile ciddi bir seçim tartışmasının konusu değildir.
Askerî dönüşüm üyelikle sınırlı değil. NATO’nun 2025 Lahey Zirvesi’nde kabul ettiği yeni hedef, üye ülkelerin GSYH’lerinin yüzde 3,5’ini doğrudan askerî ihtiyaçlara, yüzde 1,5’ini ise savunma ve güvenlikle bağlantılı daha geniş yatırımlara ayırmalarını öngörüyor.[6] Toplam yüzde 5’lik hedef, silahlanmayı geçici bir savaş dönemi tedbiri olmaktan çıkarıp uzun vadeli bir ekonomik ve mali programa dönüştürüyor. İsveç’in 2025–2030 savunma kararı da bu dönem boyunca askerî savunmaya 170 milyar kronun üzerinde ek kaynak aktarılmasını öngörüyor.[7]
Bu nedenle İsveç’te yaşanan dönüşümü yalnız daha fazla tank, uçak veya asker üzerinden okumak eksik kalır. Mesele aynı zamanda devlet bütçesinin, sanayi politikasının ve kamu yatırımlarının hangi öncelikler etrafında yeniden örgütlendiğidir. İsveç siyasetinde bugün esas olarak tartışılan, silahlanıp silahlanmamak değil; silahlanmanın ne kadar hızlı gerçekleştirileceği ve nasıl finanse edileceğidir.
Sıradan vatandaş açısından soru tam burada değişiyor: Sağlıkta, okulda, yaşlı bakımında ve belediye hizmetlerinde her kronun hesabı yapılırken, askerî genişleme nasıl böylesine geniş bir siyasal mutabakat alanına dönüşebildi?
Bu sorunun cevabını yalnız “Rusya tehdidi” diyerek vermek yeterli değildir. Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’nın güvenlik dengelerini sarstı ve İsveç’in güvenlik kaygılarını derinleştirdi. Ancak ortada bir tehdidin olması, ona verilen her siyasal ve ekonomik yanıtın sorgulanamaz bir doğru olduğunu kanıtlamaz. Asıl soru tehdidin var olup olmadığı değil; bu tehdidin hangi bütçeleri büyüttüğü, hangi sanayileri beslediği, hangi toplumsal harcamaları ikinci plana ittiği ve hangi sınıfsal öncelikleri meşrulaştırdığıdır.
Buradaki sınıfsal mesele “savunmaya para harcansın mı, harcanmasın mı?” gibi basit bir ikilem değildir. Mesele, toplumun yarattığı zenginliğin ve devletin topladığı kaynakların hangi toplumsal ihtiyaçlara yöneltileceğine kimin karar verdiğidir. Hastane kuyrukları, okul bütçeleri, işsizlik ve belediyelerin mali sıkıntıları söz konusu olduğunda kaynakların sınırlarından konuşulurken askerî harcamalar için olağanüstü büyüklükte yeni kaynakların harekete geçirilebilmesi, “kaynak kıtlığının” siyasal tercihlerden bağımsız olmadığını gösteriyor.
Para yok değildir. Siyasal tercihler vardır. Ve her bütçe, rakamlarla yazılmış bir sınıfsal öncelikler belgesidir.
İsveç’in NATO’ya girişi bu nedenle yalnız bir dış politika değişikliği değildir. İsveç yalnız askerî bir ittifaka katılmadı; güvenlik politikasını, bütçe önceliklerini ve üretim kapasitesinin giderek daha büyük bir bölümünü Avrupa’nın yeni silahlanma düzenine bağladı.
İsveç’in askerî bağlantısızlığı önce terk edildi; ardından bu tarihsel kırılmanın kendisi siyasal tartışmanın dışına çıkarıldı. Bir ideolojik dönüşümün başarısı bazen herkesin onu savunmasıyla değil, artık kimsenin onu tartışmaya ihtiyaç duymamasıyla ölçülür.
Savaş aynı zamanda bir sermaye birikim alanıdır
Savaşın ekonomi politiği cephede başlamaz, cephede bitmez. Savaş bütçeleri yeniden dağıtır, devlet siparişlerini büyütür, yeni pazarlar yaratır ve sermayenin belirli kesimleri için olağanüstü genişleme alanları açar. Birileri savaşın bedelini hayatıyla, vergileriyle ve daralan toplumsal kaynaklarla öderken; başkaları aynı dönemi büyüyen sipariş defterleri ve yükselen kârlarla karşılar.
İsveç bunun çarpıcı örneklerinden birini sunuyor. Ülkenin en büyük savunma şirketi Saab’ın aldığı siparişlerin değeri 2025’te yüzde 74 artarak 168,5 milyar krona ulaştı.[8] Büyüme 2026’da da sürdü; şirketin ikinci çeyrekteki faaliyet kârı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 41 yükseldi.[9] Saab yönetimi de artan talebi jeopolitik belirsizlikler, uluslararası gerilimler ve ülkelerin savunma kapasitelerini güçlendirme çabalarıyla ilişkilendiriyor.[8] Toplumların tehdit olarak yaşadığı jeopolitik gerilim, savunma sermayesinin bilançosunda büyüme olarak görünebiliyor.
Seçimlerden yalnız dört gün önce bunun son örneklerinden biri yaşandı. İsveç Savunma Malzeme İdaresi, geleceğin insanlı ve insansız savaş uçağı sistemleri üzerinde çalışması için Saab’a yaklaşık 2,9 milyar kronluk yeni sipariş verdi.[10] Burada mesele Saab’ın “iyi” ya da “kötü” bir şirket olması değildir. Kapitalizmi şirket yöneticilerinin ahlakıyla açıklamak, sistemi kişilerin niyetlerine indirgemek olur. Asıl mesele çok daha yapısaldır: Devletin güvenlik politikası ile sermaye birikimi aynı ekonomik devrenin parçaları haline geliyor. Kamu bütçesi siparişe, sipariş üretime, üretim satışa, satış da kâra dönüşüyor.
Rusya-Ukrayna savaşı bu ilişkinin daha geniş boyutunu gösteriyor. Şubat 2022’den bu yana İsveç’in Ukrayna’ya sağladığı askerî desteğin toplam değeri yaklaşık 128 milyar krona ulaştı.[11] Bu desteğin gerekçeleri güvenlik ve dış politika üzerinden kurulurken, ortaya çıkan devasa askerî talep aynı zamanda İsveç ve Avrupa savunma sanayisinin üretim kapasitesini genişletiyor. Savaş böylece yalnız jeopolitik bir çatışma değil, devlet bütçelerini ve sermayenin yatırım alanlarını yeniden biçimlendiren ekonomik bir sürece de dönüşüyor.
Asıl soru tam burada başlıyor: Bir güvenlik krizi ne zaman kalıcı bir ekonomik yapıya dönüşür?
Avrupa’da artık yalnız mevcut silah stokları yenilenmiyor. Yeni üretim kapasiteleri kuruluyor, uzun vadeli devlet siparişleri veriliyor ve onlarca yıl kullanılacak silah sistemlerine yatırım yapılıyor. Sermaye, istihdam ve teknolojik kapasite bu alanlara bağlandıkça silahlanma yalnız güvenlik politikasının sonucu olmaktan çıkıyor; yatırımın, ihracatın ve şirket büyümesinin de parçası haline geliyor. Devlet güvenlik için savunma sanayiine, savunma sanayii büyümek için devlet siparişlerine ihtiyaç duyuyor.
Bu ilişkiyi göstermek, savaşların tek tek sermaye grupları tarafından kâr amacıyla “çıkarıldığını” iddia etmek değildir. Böyle mekanik bir açıklama Marksist analizi güçlendirmez, tersine basitleştirir. Savaşlar; ekonomik çıkarların, devletlerarası rekabetin, emperyalist güç mücadelelerinin, tarihsel çatışmaların ve siyasal kararların iç içe geçtiği somut koşullarda ortaya çıkar. Fakat savaş başladıktan sonra hangi sermaye kesimlerinin büyüdüğünü, kamu kaynaklarının nereye aktarıldığını ve savaş ekonomisinin hangi yeni maddi çıkarları ürettiğini sormamak da ekonomi politiği terk etmek olur.
Saab 2025’i kendi raporunda bir “rekor yıl” olarak tanımladı.[8] Avrupa toplumları aynı dönemde savaş ve güvensizlikten konuşurken savunma sanayii rekor siparişlerden söz ediyordu. Aynı savaş emekçi için vergi, hayat pahalılığı ve güvensizlik; devlet için askerî harcama; savunma sermayesi için ise sipariş, satış ve kâr anlamına gelebiliyor.
Savaş ekonomisinin sınıfsal yüzü tam da burada ortaya çıkıyor. Savaş yalnız cephede can almıyor; bütçelerin yönünü, sanayinin yapısını ve devletin önceliklerini de değiştiriyor. Ve her büyük kaynak aktarımında olduğu gibi burada da aynı soru karşımıza çıkıyor: Bedeli kim ödüyor, kazancı kim topluyor?
Aynı İsveç’te iki ekonomi
İsveç ekonomisinin durumunu tek bir büyüme rakamıyla anlatmak mümkün değil. Çünkü aynı ekonomik düzen toplumun farklı sınıfları tarafından bütünüyle farklı yaşanıyor. Avrupa Komisyonu 2026’da İsveç ekonomisinin yüzde 1,8 büyümesini beklerken işsizliğin yüzde 8,5 gibi yüksek bir düzeyde kalacağını öngörüyor.[12] Temmuz 2026’da işsiz sayısı 503 bine ulaştı. İsveç Sendikalar Konfederasyonu’na (LO) göre bu, sağcı Tidö hükümetinin göreve geldiği 2022 sonbaharına kıyasla yaklaşık 100 bin daha fazla işsiz demektir.[13]
Fakat aynı ekonomi toplumun tepesindekilere başka bir hikâye anlatıyor.
İsveç Sendikalar Konfederasyonu’nun (LO) 2026 tarihli Makteliten araştırmasına göre İsveç’te ekonomik elit ile işçiler arasındaki gelir uçurumu, araştırmanın başladığı 1950’den bu yana ölçülen en yüksek düzeye çıktı. Ülkenin en büyük 50 şirketinin genel müdürlerinden oluşan ekonomik elitin ortalama aylık geliri 2024’te 2,8 milyon kronu aşarak 77 sanayi işçisinin toplam ücretine eşitlendi. 1980’de aynı oran yaklaşık dokuz işçiydi.[14] Bu yalnız gelir dağılımındaki bir bozulma değil; İsveç kapitalizminin son kırk yıldaki sınıfsal dönüşümünün rakamlara dökülmüş halidir.
Finans sektörü aynı tablonun diğer yüzünü gösteriyor. 2020–2025 döneminde İsveç bankalarının ortalama özkaynak getirisi yaklaşık yüzde 13 oldu; bu oran karşılaştırılan Avrupa ülkelerinin tamamından daha yüksekti.[15] İsveç Merkez Bankası da büyük bankaların kârlılığının uzun süredir piyasanın risk karşılığında talep ettiği getiri düzeyinin üzerinde olduğunu belirtiyor.[16] Seçimden iki gün önceki değerlendirmesinde ise büyük İsveç bankalarını kârlı, güçlü sermaye ve likidite tamponlarına sahip kurumlar olarak tanımladı.[17]
Hanelerin bilançosu ise başka türlü görünüyor. Riksbank, özellikle yüksek borçlu hanelerin ekonomik koşullar kötüleştiğinde tüketimlerini kısmak zorunda kalabileceğine ve bunun ekonomik gerilemeyi daha da derinleştirebileceğine dikkat çekiyor.[18]
Borçlu hane için faiz giderdir; banka için gelir. Birinin bilançosundaki yük, diğerinin bilançosundaki kazancın kaynağı olabilir.
Bu nedenle “İsveç ekonomisi iyi mi, kötü mü?” sorusu eksiktir. Kimin ekonomisi?
İşini kaybetme korkusu yaşayan ücretlinin mi? Konut kredisini ödeyen ailenin mi? İşsizin mi? Yoksa yüksek getirilerini sürdüren bankaların, milyonluk yönetici gelirlerinin ve savaş ekonomisiyle büyüyen şirketlerin mi?
İsveç’te kriz herkes için aynı anlama gelmiyor. Ücretli için kriz işsizlik, konut maliyetleri, düşen alım gücü ve sosyal güvenlik kaygısı anlamına gelebilir. Banka........
