Che'den bugüne değer yasasının diyalektiği: Sosyalist geçiş, meta biçimi ve kapitalist kategorilerin aşılması üzerine
Fotoğraf: Ernesto Che Guevara Moskova'da, 1965
Çözülemeyen sorunun yeniden ortaya çıkışı
Küba Devrimi'nin ardından 1960'lı yılların başında ortaya çıkan ve literatürde “Büyük Tartışma” olarak adlandırılan ekonomik tartışmalar, yalnızca Küba'nın hangi ekonomik yönetim modelini uygulaması gerektiğine ilişkin teknik bir tartışma değildi. Tartışmanın gerçek teorik ağırlığı, sosyalist devrimin iktidarı ele geçirmesinden sonra kapitalist üretim ilişkilerinin hangi mekanizmalar aracılığıyla yeniden üretilebileceği ve bunların hangi araçlarla aşılabileceği sorusunda düğümleniyordu.
Ernesto Che Guevara'nın tartışmaya müdahalesinin tarihsel önemi de tam burada ortaya çıkar. Che'nin itirazı, Sovyetler Birliği'nde kullanılan belirli bir muhasebe sistemine veya işletme yönetim tekniğine indirgenemez. Onun temel sorusu çok daha derindeydi:
Kapitalist üretim ilişkilerinin maddi temellerini ortadan kaldırmayı amaçlayan bir toplum, üretimin örgütlenmesinde kapitalizmin meta, para, kâr, kredi, faiz, maddi teşvik ve işletme özerkliği gibi kategorilerini ne ölçüde kullanabilir ve bunları kullanırken hangi noktada yeniden üretebilir?
Bu soru, 1960'ların Küba'sında ortaya çıkmış olmakla birlikte yalnızca tarihsel bir soru değildir. Tersine, sosyalizmin ne olduğu ve sosyalist geçişin hangi ekonomik ilişkiler üzerinden gerçekleştirilebileceği sorusunun bugün de temel düğüm noktalarından biridir.
Che Guevara'nın tartışmadaki özgünlüğü, kapitalizmden sosyalizme geçişi yalnızca mülkiyet biçiminin değişmesi olarak görmemesidir. Bir fabrikanın özel mülkiyetten devlet mülkiyetine geçirilmesi, tek başına kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kalktığını kanıtlamaz. Eğer aynı işletme hâlâ kendi maliyetini hesaplamak, kendi gelirini yaratmak, kâr elde etmek, kredi kullanmak, başka işletmelerle piyasa ilişkisine girmek ve çalışanlarını maddi farklılıklar üzerinden motive etmek zorundaysa, mülkiyet biçimi değişmiş olsa bile üretimin toplumsal düzenlenme biçiminde kapitalist kategorilerin önemli bir kısmı yaşamaya devam ediyor demektir.
Dolayısıyla Che'nin asıl sorusu şudur:
Kapitalizmi yalnızca kapitalistleri mülksüzleştirerek mi aşacağız, yoksa kapitalizmin toplumsal üretimi örgütleyen kategorilerini de tarihsel olarak tasfiye etmek zorunda mıyız?
Bu soru, değer yasası tartışmasının merkezidir.
Değer yasası kapitalizmin teknik yasası mı, toplumsal ilişkisi mi?
Marksist ekonomi politik açısından en önemli yanlış anlamalardan biri, değer yasasını yalnızca “malların emek miktarına göre değiş tokuş edilmesi” şeklinde teknik bir ekonomik yasa olarak ele almaktır.
Oysa Marx'ın çözümlemesinde değer, öncelikle belirli bir toplumsal ilişkinin biçimidir.
Meta yalnızca üretilmiş bir nesne değildir. Meta, üreticilerin birbirleriyle toplumsal ilişkilerinin ürünler üzerinden kurulduğu tarihsel bir biçimdir. Para yalnızca bir değişim aracı değildir; değerin bağımsızlaşmış ve toplumsal güç kazanmış biçimidir. Sermaye yalnızca para veya üretim aracı değildir; değerin kendisini büyütmek üzere hareket eden toplumsal ilişkidir.
Bu nedenle meta → değer → para → sermaye zinciri yalnızca ekonomik araçların birbirine eklenmesinden oluşmaz. Bunların her biri belirli bir toplumsal ilişkinin biçimsel ifadeleridir.
Tam da bu nedenle Che'nin tartışması önemlidir.
Eğer sosyalist toplumda işletmeler birbirleriyle mal alıp satmaya devam ediyor, her işletme kendi maliyetini kendi gelirleriyle karşılıyor, işletmeler kârlılıklarına göre değerlendiriliyor, kredi mekanizması üretimin önemli bir düzenleyicisi olarak çalışıyor ve para üreticiler arasındaki toplumsal ilişkinin temel aracısı olmaya devam ediyorsa, kapitalist kategorilerin yalnızca isimleri değiştirilmiş olmayabilir. Sorun tam burada ortaya çıkar...
Kapitalist kategoriler içerikleri değiştirilerek kullanılabilir mi, yoksa onların kullanımının kendisi belirli kapitalist ilişkileri yeniden üretme eğilimi mi taşır?
Che'nin cevabı ikinci seçeneğe daha yakındır.
Ancak burada Che'yi de mekanik biçimde yorumlamak doğru değildir.
Çünkü değer yasasının sosyalist geçişte tamamen ortadan kalktığını söylemek ile onun toplumsal üretimin bilinçli düzenleyici ilkesi olmaktan çıkarılması arasında büyük bir fark vardır. Bu ayrım, günümüz için de belirleyicidir.
Değer yasasının “yok olması” ile “egemenliğini kaybetmesi” aynı şey değildir
Kapitalizmde üretimin temel amacı insan ihtiyaçlarının doğrudan karşılanması değildir. Üretim, sermayenin genişlemesine tabi durumdadır.
Ürün P → M → P' hareketi içerisinde sermayenin büyüme sürecinin bir momentidir.
Kapitalist üretimin nihai ölçütü, toplumsal ihtiyacın karşılanması değil, sermayenin kendisini genişletmesidir. Sosyalist üretimin mantıksal başlangıç noktası ise tersine çevrilmelidir.
Toplumsal ihtiyaç → üretim → dağıtım → toplumsal yeniden üretim.
Burada üretimin amacı değişmektedir.
Fakat üretimin amacı değiştiğinde, kapitalizmden devralınan maddi üretim yapısının bütün kategorilerinin aynı anda ortadan kalkacağı düşünülmemelidir. Geçiş dönemi tam da bu nedenle geçiş dönemidir.
Eski toplumun ekonomik kategorileri bir anda ortadan kalkmaz. Kapitalizmden devralınan işbölümü, ücret farklılıkları, uzmanlaşma, kıtlık, bölgesel eşitsizlikler, üretim araçlarının teknik gelişmişlik farklılıkları, dünya pazarıyla ilişkiler ve hatta toplumsal bilinç biçimleri varlığını sürdürebilir. Dolayısıyla sosyalist geçişte ortaya çıkan temel mesele şudur:
"Değer yasası var mı, yok mu?" sorusundan daha gelişkin olan soru şudur: Değer yasasının toplumsal üretim üzerindeki düzenleyici gücü hangi ölçüde devam ediyor?
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü değer yasası kapitalizmde üreticilerin iradesinden bağımsız olarak işler. Tek tek kapitalistler toplumsal üretimi bütünüyle planlayamaz. Her kapitalist kendi sermayesinin çıkarıyla hareket ederken, toplumsal emek piyasada kendisini sonradan doğrular.
Bu nedenle kapitalist toplumda toplumsal emek önceden bilinçli olarak örgütlenmiş toplumsal emek değildir. Toplumsal emek, piyasa aracılığıyla ve çoğu zaman krizler üzerinden kendisini düzenler.
Sosyalizmin tarihsel iddiası tam olarak burada başlar: Toplumsal emeğin piyasanın kör mekanizmaları aracılığıyla değil, bilinçli ve kolektif planlama yoluyla örgütlenmesi. Che'nin merkezi bütçe sistemi düşüncesi bu perspektiften okunmalıdır.
Che'nin asıl itirazı: İşletme değil, toplumsal üretim birimi
Sovyet ekonomik hesaplama modelinde işletmelerin belirli ölçülerde özerkliği bulunuyor, işletmelerin maliyetlerini karşılamaları ve finansal sonuçları üzerinden değerlendirilmesi öngörülüyordu.
Che'nin itirazı tam da burada yoğunlaştı.
Che açısından sosyalist devlet işletmelerini birbirinden bağımsız ekonomik özneler gibi örgütlemek, onları piyasa ilişkisine sokmanın ve dolayısıyla meta ilişkisini yeniden üretmenin maddi zeminini güçlendirebilirdi. Bunun karşısına koyduğu Merkezi Bütçe Sistemi, bütün devlet işletmelerini tek bir toplumsal üretim organizmasının farklı bölümleri olarak ele alma eğilimindeydi. Bu durumda bir çelik fabrikasının başka bir devlet işletmesine çelik vermesi, iki bağımsız ekonomik öznenin birbirleriyle ticaret yapması olarak değil, toplumsal üretimin farklı bölümleri arasındaki kaynak aktarımı olarak görülebilirdi.
Bu ayrım yüzeysel değildir. Bir fabrikanın ürettiği çelik “Benim malım, senin paran, benim fiyatım, senin maliyetin” mantığıyla hareket ediyorsa meta ilişkisi vardır. Ama “Toplumun çelik ihtiyacı, toplumun üretim planının bir parçası olarak bu tesiste üretilmekte ve başka bir üretim alanına tahsis edilmektedir” mantığıyla hareket ediyorsa, üretimin toplumsal karakteri farklı bir biçim kazanır.
Che'nin düşüncesinin en güçlü yanı burada ortaya çıkar. Sosyalizm, yalnızca mülkiyetin toplumsallaştırılması değil, üretimin toplumsal karakterinin üretim sürecinin kendisinde görünür hale gelmesidir.
Maddi teşvik sorunu: İnsan neden üretir?
Che'nin Sovyet modeliyle ayrıştığı ikinci büyük alan maddi teşviklerdi. Burada Che'nin düşüncesi çoğu zaman yanlış anlaşılır. Che, geçiş toplumunda maddi teşviklerin nesnel varlığını bütünüyle inkâr etmiyordu. Onun itirazı, maddi teşviklerin üretimin temel ve kalıcı motivasyon mekanizmasına dönüştürülmesineydi. Çünkü üreticinin, “Daha fazla ücret → daha fazla tüketim → daha fazla bireysel avantaj” ilişkisi üzerinden üretime bağlanması, kapitalizmin insan davranışını düzenleyen temel mantığının sosyalizm içerisinde yeniden üretilmesi riskini taşıyordu.
Che'nin düşüncesi burada “ahlakçılık” değildir. Tam tersine, son derece maddi bir düşüncedir. İnsan bilinci toplumsal ilişkilerden bağımsız oluşmaz. Kapitalist toplumda bireyin toplumsal konumu büyük ölçüde meta ilişkileri aracılığıyla kurulur.
İnsan emeğini satar. Gelir elde eder. Tüketir. Mülk edinir. Başka bireylerle ekonomik rekabet içine girer. Bu ilişkiler belirli bir insan tipini üretir. Dolayısıyla sosyalist toplumun hedefi yalnızca farklı bir ekonomik sistem değil, farklı bir toplumsal insan ilişkisinin kurulmasıdır. Che'nin “yeni insan” düşüncesi tam burada önem kazanır. Ancak yeni insan, propaganda yoluyla yaratılabilecek bir bilinç değildir. Yeni insanın maddi toplumsal zemini yaratılmak zorundadır.
Bilinç üretimin üstünde mi, üretim bilincin altında mı?
Burada Che'nin Marksist teorideki özgün katkılarından biri belirginleşir. Bilinç ile üretim arasında tek yönlü bir ilişki yoktur. Ekonomik yapı bilinci etkiler. Fakat bilinç de üretim ilişkilerinin yeniden örgütlenmesinde aktif bir toplumsal güç haline gelebilir. Che'nin düşüncesi bu nedenle kaba ekonomik determinizmden........
