Hegel’in devrimci öteki yüzü: Lenin ve diyalektiğin hesaplaşması
Resim: Giuseppe Pellizza da Volpedo - Dördüncü Kuvvet (Il Quarto Stato) (1901)
Lenin, Hegel’i anlamadan Marx’ın anlanamayacağını pek ünlü bir şekilde dile getirmiştir. O ünlü pasaj şudur: “Marx’ın Kapital’ini, özellikle de birinci bölümü, Hegel’in Mantık’ının tümünü iyice inceleyip anlamadan tam olarak anlamak mümkün değildir. Bu nedenle, yarım yüzyıl sonra Marksistlerin hiçbiri Marx’ı anlamadılar!" Louis Althusser ise Lenin’in sistematik bir şekilde Hegel okumaya başladığı yılın 1914 olmasına rağmen Marx’ı en iyi anlayanın Lenin olduğunu öne sürerek Lenin’in formülünü tersine çevirir: Marx’ı anlamadan Hegel’i anlamak mümkün değildir. Peki, nedir bu ilişkinin sırrı? Cevap, Hegel’in devrimci öteki yüzünde saklıdır.
Vladimir İlyiç Lenin’in İsviçre sürgünü sırasında felsefeye yönelik titiz bir okumaya girişmesi (özellikle 1914 ve 1916 yılları arasına tekabül etmektedir), Büyük Savaş’ın tam kalbinde, tarihsel etkisi belirleyici olan teorik bir geri dönüş niteliği taşır. Birçok yazar (Anderson, 1995; Budgen, Kouvelakis & Žižek, 2007), Lenin’in Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e dönüşünün 1914 kriziyle tetiklendiği fikrinde birleşir. Kendi devletlerinin savaş kredilerini onaylayarak enternasyonalizmi terk eden Avrupalı sosyalist partiler karşısında çıkış yolunu Marksizm'in bizzat temellerine dönmekte aramıştır: Hegelci diyalektiğin materyalist bir “altüst edilişle” yeniden ele alınması (ya da Louis Althusser’e göre “altüst ediliş” değil. Bu konuya daha sonra tekrar döneceğiz).
Devrimci pratiğin, teoriden ayrılmaz doğasını Lenin, 1890’ların sonunda Rusya’da kapitalizm üzerine kaleme aldığı yazılardan, temel eserleri olan Ne Yapmalı? (1902) ve/veya Devlet ve İhtilal’e (1917) kadar açığa çıkarmıştır. Bununla birlikte, onun felsefi teoriyle kurduğu ilişkinin, (doruk noktasına ulaştığı Felsefe Defterleri öncesinde) 1909 yılında Materyalizm ve Ampiryokritisizm'in[1] yazılmasıyla gerçek anlamda vücut bulduğunu söyleyebiliriz. (Belirtmek gerekir ki, Lenin’in temel eleştirisi, materyalizm ve idealizm ikililiğinin ötesinde kurulan bir felsefi yol anlayışı olmuştur). Bu yapıt; Bolşevik Parti içinde filizlenen ideolojik, siyasi ve felsefi bölünmeleri ya da Otzovistler[2] vakası ışığındaki felsefi krizi çözmek amacıyla tasarlanmıştı. Bu süreç, felsefi teorinin parti birliğini korumayı ve başlangıçta Menşevikler tarafından temsil edilen “tasfiyeciliği”[3] kökten kazımayı hedefleyen pratik ve siyasi amaçların hizmetinde nasıl araçsallaştırıldığını gözler önüne serer. Burası, felsefenin kendisini gerçek bir siyasi savaş alanı olarak ilan ettiği andır.
Lenin, devrimci eylemin kendisine bağlı olduğu nesnel gerçeklik tanımını bizzat mesele etmektedir. “Ampiryokritisist” sapmalar karşısında Maddenin “İde” (Die Idee) üzerindeki bu önceliğini (Hegel’in Mantık Bilimi’nde sistematize ettiği üçüncü doktrin olan Kavram Doktrini’nin üçüncü bölümünde ele aldığı “İde”’den bahsetmekteyiz. Kavram ile nesnelliğin birliği olarak Hegelci anlamda İde, soyut bir düşüncenin -kavram- fiziksel dünyada tekil varlıklar olarak ete kemiğe bürünmesi ve bu dışsal görünüşlerin, o düşüncenin özüyle tam bir uyum içinde olması. Bir başka deyişle, bir kavramın sadece zihinsel bir tasarım olarak kalmayıp, kendini gerçeklikte var etmesidir) gerekçelendirmek için Lenin, Marx’ın kurucu jestini yeniden sahiplenir: Hegelci diyalektiğin altüst edilişi. Bununla birlikte, Althusser’e göre bu “altüst ediliş”, basit bir yer değiştirme olarak anlaşılmamalıdır. Leninist Hegel okuması, Maddenin sadece İde’nin yerini aldığı terminolojik yer değiştirmeden ibaret değildir; o, yapısal bir kopuş ve sistemsel bir dönüşüm gerçekleştirir. Lenin ile birlikte felsefi pratiğin bizzat icra ediliş biçimi dönüşüme uğramıştır.
Bu radikal felsefi kopuş, Bolşevik devrimci programının tüm tutarlılığının temelini oluşturur. Kapital’in ikinci baskısına yazdığı Sonsöz’de (1873) Marx, Hegel’de diyalektiğin “baş aşağı durduğunu” savunur; çünkü Hegel, İde’yi maddi dünyanın yaratıcı öznesi haline getirir. Lenin’e göre Marksist anlamda bu geçiş, fikirler dünyasından maddi koşullar dünyasına geçişi işaret ederek Kutsal Aile’den itibaren kesin bir şekilde gerçekleşir. Böylece Marx, diyalektiği tekrar ayakları üzerine oturtarak tarihsel materyalizmin temellerini kurmayı amaçlayan teorik bir alan olan ve Lenin’in “yeni bir fikirler dairesi” (Lenin 1914/1955, 16) olarak nitelendirdiği şeye yönelmek için Hegelci felsefenin sınırlarını aşmıştır.
20. yüzyılda bu okuma, Marksizm[4] içinde önce Hegelci felsefi temeller arayıp ardından bu mirası radikal bir biçimde reddetmeye yönelen Althusser tarafından derinleştirilir. Nitekim, “G.W.F.Hegel’in Düşüncesinde İçerik Üzerine (1947)” adlı metninde şöyle yazar:
Yaşam hakikaten bir bedenden bir başka bedene geçer, o bir süregeliştir: Hegel; Marksizmde, varoluşçuluklarda ve faşizmlerde yaşamaya devam eder; ancak Hegelci hakikatin gövdesi tarihte, bize çürümüşlüğünü “kavramdan yoksun bir varoluş”, formdan mahrum bir içerik, yabancı bir form tarafından terk edilmiş bir içerik olarak gösteren bir cesetten ibarettir. (1994, 63)
Yaşam hakikaten bir bedenden bir başka bedene geçer, o bir süregeliştir: Hegel; Marksizmde, varoluşçuluklarda ve faşizmlerde yaşamaya devam eder; ancak Hegelci hakikatin gövdesi tarihte, bize çürümüşlüğünü “kavramdan yoksun bir varoluş”, formdan mahrum bir içerik, yabancı bir form tarafından terk edilmiş bir içerik olarak gösteren bir cesetten ibarettir. (1994, 63)
Ona göre bu kopuş, gerçek bir devrimci pratiğin inşası için Hegelci yapıdan özgürleşmenin olmazsa olmaz bir koşul olup olmadığı sorusunu sormaya bir davettir. Buna paralel olarak, Alexandre Kojève’in antropolojik okuması, insanın ancak biyolojik koşullarından sıyrılıp ötekinin tanınmasını arzulayarak (yani nesneye yönelik arzudan başka bir “arzunun” arzusuna yönelmek) gerçek anlamda kendini gerçekleştirebileceğini anımsatır; bu noktada iki bilincin karşılaşması bir saf prestij mücadelesi doğurur.
Leninist yaklaşım, Hegelciliğin radikal bir tersyüz edilişi olarak tasarlanmış olan bu eleştirel yeniden sahiplenme izleğine eklemlenir. Marx, “Mutlak Eleştiri”nin varislerinin[5], gerçek zincirleri basit fikirlere dönüştürme sanatını Tinin Fenomenolojisi’nden aldıklarını zaten ironiyle vurgulamıştır (Lenin 1955, 23). Bu idealist sapmanın aksine Lenin, diyalektik yöntemi bir hayal gücü egzersizi olarak değil, somut zincirlerin kırılması için gerekli bir araç olarak kavrar. Bu doğrultuda bu yazı Lenin’in Hegelci diyalektikle kurduğu ilişkinin, felsefenin yeni bir dönüştürücü pratiğini ne şekilde teşkil ettiğini kanıtlamaya odaklanacaktır.
Bu sorunsalı yanıtlamak için, ilk aşamada Lenin’in Hegel’i “tersyüz etme” eylemini aşarak diyalektiğin yeni bir tanımına nasıl ulaştığını analiz edeceğiz. İkinci aşamada ise bu teorik yeniden sahiplenmenin, gerçekliğe bir müdahale ve onu dönüştürme aracı olarak tasarlanan yeni bir felsefe pratiğini nasıl temellendirdiğini inceleyeceğiz.
Diyalektiğin yeniden tanımlanması: Teorik düşünceden yöntemin yeniden inşasına
Lenin, Hegel’in Mantık Bilimi (1812) eserinin birinci kitabı olan Varlık Doktrini’ni analiz ettiği defterine şu notu düşer (Lenin 1955, 90):
Diyalektik; karşıtların nasıl özdeş olabileceğini ve nasıl genellikle özdeş olduklarını (ve değiştiklerini) -hangi koşullar altında birbirlerine dönüşerek özdeşleştiklerini-; insan sağduyusunun bu karşıtları neden ölü, taşlaşmış birer varlık olarak değil de canlı, koşullu, devingen ve birbirine dönüşen varlıklar olarak görmesi gerektiğini gösteren öğretidir. (Hegel’i okurken)
Diyalektik; karşıtların nasıl özdeş olabileceğini ve nasıl genellikle özdeş olduklarını (ve değiştiklerini) -hangi koşullar altında birbirlerine dönüşerek özdeşleştiklerini-; insan sağduyusunun bu karşıtları neden ölü, taşlaşmış birer varlık olarak değil de canlı, koşullu, devingen ve birbirine dönüşen varlıklar olarak görmesi gerektiğini gösteren öğretidir. (Hegel’i okurken)
Kevin B. Anderson, Lenin, Hegel, and Western Marxism: A Critical Study (1995)[6] adlı eserinde, Lenin’in Hegel ile kurduğu derin felsefi ilişkinin Marksizm'i mekanik materyalizmden özgürleştirmeye olanak tanıdığını ve onu 1917 devrimini mümkün kılan diyalektik bir devrimciliğe taşıdığını savunur. Althusser’in, Lenin’in Hegel okumalarının kapsamını küçümsediğini belirten yazar, Neil Harding’in yaptığı gibi Lenin-Hegel ilişkisini Althusserci bir mercekten yorumlamaya yönelik her türlü girişimi reddeder (Anderson 1995, 14). Ona göre Harding’in hatası, Hegelci yöntemi yalın bir “tez-antitez-sentez” biçimsel şemasına indirgemesidir.
Bu perspektifle, öncelikle Hegelci diyalektiği mekanik ve statik bir yorumdan kurtarmak; onu süreğen bir olumsuzlama süreci ve içkin bir hareket olarak yeniden kavramak gerekir. En azından Lenin’in Felsefe Defterleri bize bunu zorunlu kılar. Bu bölümde, “hareket”in rolünü incelemeden önce, diyalektik yöntemin bünyesindeki “çelişki”nin rolünü ele alacağız. Amacımız, Hegel’in diyalektik yönteminin Lenin’inkini hangi yollarla belirlediğini aydınlatmaktır.
Çelişkiden karşıtların birliğine
Hemen vurgulamak gerekir ki, karşıtların özdeşliğinin kavranış biçimi, Leninist diyalektik yöntem anlayışının merkezinde yer alır. Felsefe Defterleri’nde yer alan “Diyalektik Üzerine” başlıklı makalesinde Lenin, diyalektiğin (Plehanov ve Engels’e atfedilen bir tuzak olan) basit bir örnekler derlemesi olma aşamasını aştığını; hem bilginin hem de nesnel dünyanın bir yasası olarak kendini kabul ettirdiğini savunur (Lenin 1955, 279). Bu nedenle, Leninist yaklaşımın Hegelci miras karşısındaki özgünlüğünün en net biçimde görüldüğü kilit nokta olan “karşıtların birliği” konusunu öncelikle ele almayı tercih ettik.
Bu karşıtların birliği, her şeyden önce Lenin’in temel hareket noktası olduğunu düşündüğümüz şu ilkede somutlaşır: Düşünceyi kendi içkin etkinliği içinde düşünmek. Bu ön kabul, özne ve nesnenin birliğini şart koşar. Düşünce, nesneyi dışarıdan gözlemleyen bir ayna değildir; aksine o, nesnenin bizzat kendisine has iç mantığının bilince çıkışıdır. Dolayısıyla, nesnel kavramdan bağımsız herhangi bir öznel düşünce var olamayacağı gibi, hakikate erişmek de nesneyi kendi açınım süreci içindeki dinamiğiyle kavramayı gerektirir. Gerçekliğin bu şekilde kavranması, formu içerikten koparmayı reddeden ve bütünselliğe yönelik ilişkisel bir yaklaşımı önceleyen diyalektik bir mantığı zorunlu kılar. Bu mantık, sağduyunun basit bir biçimsel kuralı olmanın çok ötesinde, gerçekliğin bilgisini oluşturur.
Lenin, teorik dayanağını tam da bu diyalektik yöntem içinde geliştirir. Özne ve nesnenin bu birliği, ötekiliğin nesneye dışsal olmadığı anlamına gelir: Çelişki, nesnenin kendi sınırlarını yoklayarak kendi içinde kendi karşıtını ürettiği o hareketten doğar. Lenin için bu gerilim, defterlerinde ele aldığı şu ilkeyi örnekleyecek şekilde karşıtların birliğinde doruğa ulaşır:
Olumsuz olan aynı zamanda olumludur; olumsuzlama tanımlanmış bir şeydir, belirlenmiş bir içeriğe sahiptir; iç çelişkiler, eski içeriğin yerini yeni ve daha yüksek bir içeriğin almasına yol açar (Lenin 1955, 79).
Olumsuz olan aynı zamanda olumludur; olumsuzlama tanımlanmış bir şeydir, belirlenmiş bir içeriğe sahiptir; iç çelişkiler, eski içeriğin yerini yeni ve daha yüksek bir içeriğin almasına yol açar (Lenin 1955, 79).
Özetle, olumsuzlama asla rastlantısal bir eylem ya da yalın bir yıkım değildir; aksine bizzat içeriğin özgüllüğünden ileri gelir. Bu durumda çelişki, gelişimin daha yüksek bir formuna yönelik bir aşmanın zorunlu taşıyıcısıdır. Yani, Lenin için Hegel’in en önemli katkısının; düşüncelerin ve kavramların dönüşümünü, sürekliliğini ve birbirine bağımlılığını ön plana çıkarmasında yattığını belirtebiliriz. Ona göre Hegel, iki temel gerekliliği öne çıkarır: “Bağın zorunluluğu” ve “farklılıkların içkin doğuşu” (Lenin 1955, 79). Bu gereklilikler, tam ifadesini şu tanımda bulur:
Verili bir fenomenler bütünü içindeki tüm vechelerin, kuvvetlerin, eğilimlerin vb. birbirine eklemlenmesi ve nesnel bağı zorunludur; farklılıkların içkin kökeni -bu, evrimin ve kutupsal karşıtlıkların mücadelesinin nesnel iç mantığıdır (Lenin 1955, 80).
Verili bir fenomenler bütünü içindeki tüm vechelerin, kuvvetlerin, eğilimlerin vb. birbirine eklemlenmesi ve nesnel bağı zorunludur; farklılıkların içkin kökeni -bu, evrimin ve kutupsal karşıtlıkların mücadelesinin nesnel iç mantığıdır (Lenin 1955, 80).
Böylece Lenin’e göre diyalektik, gerçekliğin çeşitliliğini yalnızca saptamakla kalmaz; her bir fenomenin kendisine özgü bir farklılaşma hareketi aracılığıyla bütüne bağlı olduğunu ortaya koyarak gerçekliğin iç yapısını kavrar ve değiştirir.
Dolayısıyla, Lenin’in Hegelci mantığı sahiplenmesi, nesnelerin sabit ve değişmez ele alınışının reddidir. Bu çerçevede diyalektik yöntem, artık verili bir........
