menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İsrail–Türkiye geriliminin ardında ne var?

35 0
07.08.2026

Son dönemde İsrail ile Türkiye arasındaki karşılıklı sert açıklamalar, savaş senaryoları ve bölgesel güç mücadelesine ilişkin tartışmalar kamuoyunda giderek daha fazla yer buluyor. İlk bakışta bu gelişmeler yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik veya askerî bir gerilim gibi görünebilir. Oysa bu tablo, İran’dan Suriye’ye, Doğu Akdeniz’den enerji ve ticaret koridorlarına uzanan daha geniş bir bölgesel yeniden yapılanma sürecinin parçası olarak ele alınmalıdır.

Bu yazı ne kapsamlı bir jeopolitik analiz sunma ne de bütünlüklü bir siyasal iktisat çözümlemesi yapma iddiası taşıyor. Daha çok, bu iki düzlemin kesiştiği noktalara bakmayı amaçlıyor: Devletlerin bölgesel hamleleri, sermaye birikiminin güncel yönelim ve ihtiyaçları, savaş politikaları ve emek rejimleri birbirini nasıl biçimlendiriyor?

Hareket noktası, antiemperyalist devrimci teorinin temel yöntemsel önermelerinden biri olan somut durumun somut tahlilidir. Amaç, parçalı ve zaman zaman birbiriyle ilgisiz görünen olayların hangi maddi ilişkiler içinde yan yana geldiğini ve söz konusu gerilimin bu bölgesel güç mücadelesi içinde nasıl bir işleve sahip olduğunu tartışmaktır.

“Savaş çıkar mı?” sorusu kime yarar?

NATO Zirvesi öncesinde İsrail Dışişleri Bakanlığının doğrudan Türkiye’yi hedef alan açıklamaları[1], Sumud Filosu davasında Netanyahu hakkında kırmızı bülten çıkarılmasına yönelik verilen yargı kararı[2] ve son dönemde enerji ve maden işçilerinin ödenmeyen ücretleri, tazminatları ve iş güvenceleri için Ankara’ya yürümeleri ilk bakışta birbirinden ayrı gelişmeler gibi görünmektedir. İran etrafında genişleyen askerî gerilim, Suriye’nin geleceğine ilişkin pazarlıklar, enerji güzergâhları ve kritik madenler üzerindeki rekabet de farklı gündemlerin konusuymuş gibi ele alınmaktadır. Oysa somut durumun tahlili; bölgesel güç ilişkilerinin, güvenlik siyasetinin, enerji ve hammadde politikalarının ve emek rejimlerinin aynı yeniden yapılanma sürecinde nasıl kesiştiğine bakmayı gerektirir.

Bu nedenle son dönemde yeniden tırmandırılan İsrail–Türkiye gerilimini yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik veya askerî bir karşıtlık olarak ele almak yeterli değildir. “İsrail ile Türkiye savaşa girer mi?” sorusu, bölgedeki her yeni kırılmada yeniden dolaşıma sokuluyor. Tehditkâr açıklamalar, askerî kapasite karşılaştırmaları ve savaş senaryoları bu soruyu sürekli besliyor. Fakat tartışma çoğu zaman devletlerin niyetlerine, liderlerin söylemlerine ve olası askerî hamlelere sıkışıyor.

Oysa üzerinde durulması gereken, bu sorunun doğrudan bir savaş ihtimali hesabı sunup sunmadığından çok, neden belirli siyasal eşiklerde yeniden üretildiğidir. Gerilimin yükseltilmesi yalnızca dış politikadaki bir çatışmayı görünür kılmaz; aynı zamanda toplumları devletlerin etrafında hizalayan, sınıfsal çelişkileri geri plana iten ve güvenlik siyasetini olağanlaştıran bir işlev de görür. Bu bakımdan “savaş çıkar mı?” sorusu, çoğu kez savaşın üretim, dolaşım ve gündelik yaşam içinde çoktan işlemekte olan biçimlerini perdeleyen retorik bir alarma dönüşür.

Bölgesel rekabetin maddi zemini

İsrail ile Türkiye arasında gerçek çıkar çatışmaları ve bölgesel rekabet alanları bulunduğu açıktır. Ancak iki devletin karşılıklı sert söylemleri, aynı emperyalist dünya sistemi içinde, farklı konum ve rollerle hareket ettikleri gerçeğini ortadan kaldırmaz. Her iki devlet de bölgesel güç ilişkilerinin, askerî ittifakların, enerji politikalarının ve sermaye dolaşımının parçasıdır. Aralarındaki gerilim, bu düzenin dışındaki iki bağımsız gücün karşılaşması değil, aynı düzen içindeki rekabet ve yeniden konumlanma mücadelelerinden biridir.

Bu gerilim, İran etrafında derinleşen bölgesel çatışmalardan da ayrı düşünülemez. İsrail’in İran’ı askerî, siyasal ve ekonomik bakımdan etkisizleştirme yönelimi; ABD’nin bölgedeki askerî ve ekonomik varlığı,........

© sendika.org