Mahir Çayan Kitabı: Özenli bir Toplu Yazılar edisyonu, ancak…
Dipnot Yayınları’nın Mahir Çayan Kitabı’nı çıkardığını, kendi Mahir Çayan ve Sömürge Devrimciliği çalışmamı 30 Mart’ın yıldönümünde yayına hazırlarken öğrendim. Daha önce Dipnot’un aynı serisinden yine Emir Ali Türkmen editörlüğünde İbrahim Kaypakkaya, Hikmet Kıvılcımlı ve Behice Boran kitapları çıkmıştı. Dünya düşünürleri üzerine hazırlanan seriden Poulantzas Kitabı’nı Dipnot için yayına hazırlamış olduğumdan bu seriye aşinayım. Mahir Çayan Kitabı: Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar derlemesi bu yüzden beni özellikle heyecanlandırdı. Yayınevi nezaket gösterip kitabı bana ulaştırınca kendi Mahir kitabımın üzerinde son dokunuş niteliğindeki çalışmalara ara verip bu yazıyı yazmak istedim.
Anglosakson yayıncılık dünyasında reader olarak bilinen kitaplar, bir yazarın en önemli metinlerini derleyen antolojilerdir. Bu formatta, hakkında kitap hazırlanan yazarın düşünceleri ve eserleri hakkında kapsamlı giriş yazıları olmasına alışkınız ancak çoğu zaman başka yazarlardan başka yazılara yer verilmez. Dipnot’un Türkiye sosyalist hareketinin öncü yazarları hakkında hazırladığı “… kitabı” serisi bu bakımdan farklı. Konu alınan yazarların yanı sıra başka yazarların metinlerine de yer veriyor ve bence iyi de ediyor.
Kendi siyasal ve akademik ilgi alanım olunca Çayan’ın yazılarının bütün baskılarını edinmeye çalışırım. Bu kitaplar geleneksel olarak “Toplu Yazılar” veya “Bütün Yazılar” adıyla bilinir, öyle ki özellikle de Çayan çizgisindeki çevrelerde “bütün yazılar” ifadesi doğrudan bu kitabı hatırlatır. Türkiye Devrimci Hareketi içinde en çok siyasi yapıyı (bir dönem “fraksiyon” denirdi) doğuran THKP-C kökenli hareketlerin birçoğu Çayan’ın yazılarının baskılarını yapmıştır. ‘72 tasfiyelerinin ardından yükselen devrimci hareketlerin en kitlesellerinden Devrimci Yol’un 1978’de yayımladığı derleme Toplu Yazılar, Atılım Yayınları’ndan 1992’de çıkan ve uzun süre erişilebilir tek baskı olan Bütün Yazılar’ın yanı sıra Dipnot’un bu kitabına da temel oluşturuyor. Devrimci Sol’un 1979’da yaptığı Bütün Yazılar baskısını model alan Boran Yayınları’nın 2003 baskısının önsözünde Çayan’ın yazılarının 1975’ten itibaren toplu olarak yayımlandığı belirtiliyor. Evren Yayınları’ndan çıkan ve Mehmet Ali Moğultay (daha sonra adalet bakanlığı yapan değil) tarafından derlenen 1976 baskısı, çeşitli edisyonlarda temel alınmış gibi görünüyor. Birçok akademik yayının kaynakçasında yer alan yasaklı Kurtuluş Cephesi sitesinde çevrimiçi versiyonu da bulunan Eriş Yayınları baskısının yanı sıra Birgün Yayıncılık, Su Yayınevi, Kolektif (Nokta Kitap), Abaküs Yayınevi gibi yayınevlerinden çıkan baskılarının olduğu da internet üzerinden yapılan aramalarda görülüyor. Bu yazıyı yazdığım tarihte sahafar dışında yalnızca Eriş ve Su yayınevleri edisyonlarının satışta olduğunu görüyorum. Demek ki her şeyden önce Dipnot Yayınları’nın bu kitabı bir ihtiyaca yanıt veriyor: Mahir’in metinlerine derli toplu ulaşma ihtiyacına. Ne var ki, kitaba eklenen metinlerin hangi ihtiyaçlara yanıt verdiği meselesi üzerine biraz daha düşünmek gerek. Zira Mahir’in metinlerini anlayışımıza bir şey katmadıkları gibi yazarlarının Mahir hakkındaki oldukça yüzeysel ve üzerine düşünülmedikleri hemen belli olan eleştiri girişimleriyle ana metni gürültü perdesinin arkasına gizleme riski taşıyorlar. Bu gürültü perdesinin kitap hakkındaki medya ve sosyal medya tartışmalarında oluşmaya başladığı bile söylenebilir. Oğuzhan Müftüoğlu ile Ertuğrul Kürkçü arasındaki faydasız polemik de buna katkı sundu. Neyse ki Çayan’ın teorik mirası bunların hepsini çok yakında unutulacak parantez içlerine çeviriyor. (Kitapta yer alan ve Çayan’a saygı duruşu niteliğindeki bazı yazıları bu eleştirinin dışında bırakıyorum.)
Kürkçü’nün THKP-C eleştirisi
Derlemenin “Mahir Çayan Üzerine Yazılar” bölümünde yer alan ilk yazı, Ertuğrul Kürkçü’nün İsyanın İzinde’sinden alınmış, 1990’larda yapılmış bir THKP-C değerlendirmesi. Kürkçü, “giriştiği bütün silahlı çatışmaları” kaybeden, “iki kuşatmada on üç öncü savaşı”sını kaybeden THKP-C’nin askeri başarısızlığının “moral ve politik bir zafere yol açtığı”nı saptıyor. Kürkçü’ye göre, “THKP-C’nın izini süren ve kendisini Mahir Çayan’ın ‘örgütü’nden kabul eden yüzlerce hatta binlerce insanın varlığı, sonraki beş yılda Devrimci Yol, Devrimci Sol, Kurtuluş [KSD] gibi yaygın bir kitle gücü edinebilmiş devrimci hareketlerin” ortaya çıkması, THKP-C’nin iki üç yıl gibi kısa bir sürede “son derece yaygın bir alan üzerinde ve çok çeşitli toplumsal sınıf ve katmanlar arasında” yürüttüğü çalışmaların sonucudur. P-C’nin bütün bu alanları birbirine bağlayacak bir koordinasyon çerçevesinde örgütlendiği bu alanlar içinde Devrimci TİP muhalefeti; Dev-Genç; bu devrimci gençlerin yoğun ilişki içinde bulunduğu öğretmen, mimar, mühendis ve işçiler; diğer tüm gençlik hareketlerinden farklı olarak ilerici asker ve subaylar vardır. Kürkçü’ye göre THKP-C’nin dağıldıktan sonra bir daha toparlanamamasının sebebi olan en büyük zaafı ise karizmatik bir önderin etrafında toplanmış ve resmi bir biçime kavuşmamış bir örgütlenme olmasıdır.
Kızıldere’den 20 yıl kadar sonra, bugünden 30 yılı aşkın bir süre önce yazdığı bu yazıda Kürkçü’nün olabildiği kadarıyla nesnel bir çerçeve sunma çabası kendini gösteriyor. Ancak, Çayan’ın teorisindeki “perspektiflerin teorik tutarlılıkları bir yana, temel önemler yüklenen önermelerin böyle büyük bir süratle değişmesi, yalnızca THKP-C’nin kadroları arasında değil, önderliği arasında da sürekli bir kafa karışıklığı doğurdu”ğunu iddia etmesi (s. 361), Mahir Çayan Kitabı’nda yazıları yer alan çoğu yazar gibi onun da siyasal-kuramsal bakımdan, içinden çıktığı hareketten çok çok uzak hatta ona karşıt bir yerde bulunmasının ürünü gibi görünüyor. Sahiden de İrfan Aktan’la yaptığı ve yakın dönemdeki kısır polemik üzerine yoğunlaşan söyleşisinde bu karşıtlığı açık biçimde görüyoruz. Kürkçü bu söyleşide, memlekette 55 yıldır öncü savaşı verilmediğini (artık neyi nasıl hesapladıysa), herkes 70’lerin şehitlerine saygı gösterse de kimsenin o yolu öyle takip etmediğini (artık kimi neye saydıysa) söylüyor. Mahir’e yapılan abartılı övgülerin altında gizlenen fikir şu: “Kimse büyükelçi kaçırmıyor, kimse banka soymuyor, kimse bunda devrimci faaliyet momenti görmüyor”sa demek ki Çayan ne kadar yiğit bir insan olsa da fikirleri değersizdir, yanlıştır. Kürkçü bu son iki sıfatı kullanmaya cesaret edemese de söyledikleri açık. Peki, mahkeme ifadelerinden bu yana bütünüyle Mahir’in fikirlerine karşıt olduğunu bildiğimiz, zaten bunu da hiçbir şekilde gizlemeyen Ertuğrul Kürkçü neden örneğin Mahir Çayan Kitabı’nda, düşüncelerinin hemen hepsine karşı çıktığı, mahkeme ifadelerinden bu yana hemen hepsinin yanlış olduğunu defalarca söylediği Çayan’ın yazılarının hemen ardından boy gösteriyor?
Aynı söyleşide Kürkçü, Mahir’in değerinin bu kuramlarda, bu eylemlerde değil de kendi teorisine sahip çıkarak örgütünün başına geçip son ana kadar burada kalması olduğunu da ekliyor.
Bunun değerli olduğu muhakkak. Ne var ki, Çayan’ı bugüne dek güncel tutan şey, en az kahramanca ölümü kadar, Kesintisiz II-III’te eriştiği kuramsal momenttir. Benim kendi çalışmamda oldukça ayrıntılı bir biçimde tartıştığım üzere, onun en büyük kuramsal hasleti, kendi düşünceleri dahil olmak üzere bütün düşüncelere radikal bir eleştirellikle bakabilmeyi başarmasıdır. Bu düşünce değişiklikleri, kopuş kadar sürekliliklerle de karakterize olur. Milli Demokratik Devrim’den Demokratik Halk Devrimi’ne, yarı-sömürge tespitinden yeni-sömürge tespitine geçişler, yahut Kürkçü’nün bahsettiği Kıvılcımlı’ya dönük görüşler, kuramsal ayrıntılarda önemli yarılmalar doğurmakla birlikte ‘71 çıkışının ana yörüngesini hiçbir şekilde değiştirmez: Emperyalizm ve faşizme karşı silahlı bir savaş örgütlemek. Farklı teorik yönelimlerin kadrolar içinde Kürkçü’nün kitaptaki yazısında öne sürdüğü “kafa karışıklıklarını” doğurmuş olması olasıdır, ancak iki ayrı örgütten 10 devrimcinin neredeyse kesin olan imhayı göze alarak Kızıldere’ye gitmesi, tüm bu teorik tartışmaların temelde hiçbir şeyi değiştirmediğini göstermiyor mu? Kızıldere’yi yalnızca bir dayanışma ve yiğitlik jesti sanmak, onun arkasında yer alan kuramsal ve örgütsel arkaplanı hiç anlamamak demektir çünkü.
Kürkçü’nün kendi yeni siyasal konumunun, onun Çayancı düşünceyi anlayışında öznel perspektif yanılgıları oluşturduğunu söylemiştim. “Bütün öteki çalışma kolları ‘silahlı propaganda’ya bağlanmıştır ama, bu çalışmaların ‘silahlı propaganda’nın ‘lojistik desteği’ olması anlamında” şeklindeki ifadesi de bu yanılgıların veciz ifadelerinden biri. Çayan’da suni dengeden sonra en önemli kavram olduğunu düşündüğüm silahlı propagandaya dönük bu anlayış eksikliği derlemenin diğer birçok yazarında da karşımıza çıkıyor. Bunun nedenlerinden biri, bu kavramın Çin, Vietnam ve Latin Amerika’dan Çayan’a doğru gelirken aldığı çeşitli bükümlerin tarihsel ve kuramsal olarak anlaşılamamış olması. (Benzer bir yanılgıyı ileride Işık Ergüden’in yazısı bağlamında da göreceğiz; yer kısıtı dolayısıyla silahlı propaganda tartışmalarında okuru kendi çalışmamın 4. Bölüm’üne yönlendirmek durumundayım).
Çayan söz konusu olduğunda sıkça ve fakat neredeyse her seferinde aynı bulanıklıkla dile getirilen bir iddia vardır. Çayan’ın teorisi şu veya bu ölçüde aslında sömürge devrimciliğinin başka coğrafyalarından alıntılanmıştır, kopya edilmiştir, aktarılmıştır vb. vb. Kimine göre Küba’dır bu coğrafya, kimine göre Venezüella, Honduras, Vietnam, Filipinler vb. vb. Kürkçü de uzun bir ülkeler listesi vererek “yeni yönelimin yalnızca Mahir Çayan’ın kafasından çıkmış olan bir fikirler manzumesi” olmadığını, “THKP-C’nin siyasal ve teorik kavramlar portföyünde yer alan kavramların ve mücadele biçimlerinin büyük bir çoğunluğu”nun “bir uluslararası devrimci akımın içinden” geldiğini öne sürüyor (s. 362).
Yanlış değildir bu ama, belirsizliği nedeniyle, doğru da değildir. Çayan’ın düşüncelerindeki hangi kavram ve kavrayışların nerelerden ve ne ölçüde alındığını açıklamak benim için 15 yıllık bir çalışmaya, binlerce sayfa okumaya, hemen hemen 500 sayfalık bir kitaba mal oldu. Vardığım sonuç şu: Gerçekten de Çayan, Marksist-Leninist teorinin genelinde ve sömürge devrimciliği literatüründe geliştirilmiş birçok kavramı kullanmıştır ama hepsine kendi rengini vererek ve kendi bütünlüklü teorisi içinde yerinden edilemez ve yeri değiştirilemez konumlara yerleştirerek. Dahası, özellikle ‘suni denge’ olmak üzere bazı kavramlar da tamamen ve münhasıran onun tarafından geliştirilmiştir (bu konuya, Işık Ergüden’in burada ele aldığım kitaptaki yazısı vesilesiyle tekrar döneceğim.)
Kürkçü şu açıdan haklıdır: “THKP-C’nin kendi özgül tarihi içinde hiç kimsenin kendi tezlerini Mahir Çayan kadar kuvvetli bir biçimde ve Marksizmin genel bağlamı içine yerleştirerek savunabilmiş ve ilerletebilmiş olduğu söylenemez” (s. 362) ancak bu yargıyı THKP-C özgülünden ‘71 devrimci çıkışının tümüne doğru teşmil etmek gerekir. Çayan, kuramının bütünsel yapısı, yenilikçiliği ve özgünlüğüyle dönemin diğer iki çok önemli kuramcısı ve önderi Hüseyin İnan ve İbrahim Kaypakkaya’dan ayrılır. Hemen eklemeliyiz: Yoldaşlar arası bir ayrışmadır bu, rakipler arasında değil.
Işık Ergüden ve tatsız bir akademik etik tartışması
Işık Ergüden, 2012 yılındaki bir röportajında suni denge, yeni sömürgecilik gibi kavramlardan bahsederken “Bunlar önemli kavramlar, Türkiye’de pek öncülleri de yok. … Mahir Çayan bunları nereden buldu, geliştirdi, bilemiyorum,” diyordu. Dipnot kitabında yer alan yazısında ise bu sorusunun cevabını bulmuş gibi görünüyor. Ama nereden bulduğunu bize anlatmıyor. Bu konuya biraz daha yakından bakmak zorundayız. Mahir Çayan kuramı gibi halkların mücadelesinde yaşayan bir olguya dair araştırmalarda müelliflik tartışmasına girmek istemezdim ama olay sahiden tuhaf.
Ergüden, bu kitapta yer alan “Mahir Çayan Düşüncesi” üzerine yazısında “suni denge” kavramının “Che Guevara’nın ‘Gerilla Savaşı: Bir Yöntem’ adlı 1963 tarihli makalesinde (ve/veya Regis Debray’nin Devrimde Devrim kitabında–çeviren R. Güngör, Toplum Yayınevi, 1967) yer alan ‘kararsız/ istikrarsız denge’ kavramından (bir ihtimal çeviri hatası sonucunda) Türkçeye geçtiğini” söylüyor (s. 456). Ergüden, burada doğrudan benim doktora tez çalışmamın (son 15 yılda iki kitap bölümü, iki konferans bildirisi ve makale ve bir röportajda yayımlanan) bulgularını aktarıyor. Ergüden yazısının hiçbir yerinde bana referans vermiyor. Hadi, bunu akademik özensizlik sayıp geçelim ancak benim oldukça etraflı biçimde açıkladığım verileri yanlış aktarıyor ve dahası herhangi bir karşı argüman sunmadan benim bulgularıma şüphenin gölgesini düşürüyor.
Öncelikle, Che’nin metninde geçen “kararsız/istikrarsız denge” (el equilibrio inestable) kavramının aynı yazının Debray kitabında da alıntılanan “suni denge” kısmıyla ilgisi yok. Ben, çeşitli makale ve kitap bölümlerinde kısmen paylaşılan kendi Mahir Çayan ve Sömürge Devrimciliği çalışmamda, Che’nin hiçbir yerde “suni denge”den bahsetmediğini, iki kitabın dört dildeki (Fransızca, İspanyolca, İngilizce ve Türkçe) versiyonlarıyla karşılaştırmalı olarak aktarırken, uzun “Gerilla Savaşı” makalesinin bambaşka bir yerinde dengeyle ilgili başka sıfatların (inestable: kararsız, istikrarsız) kullanıldığından bahsetmiştim, o kadar. Bu bir akademik özen meselesi; belki de “suni denge” kuramının sahibi sahiden de Che’dir de biz göremiyor olabilir miyiz hipotezinin peşinde düşüp bunu yanlışladığım bir akıl yürütme.
Diyelim ki bu konuya dair satırlarım yeterince anlaşılmadı, peki, Ergüden neden “bir ihtimal” diye eklemek zorunda hissediyor? Başka bir ihtimal olduğunu gösteren bir bulgusu mu var? Zannetmiyorum, zaten kendisi de böyle bir şeyden bahsetmiyor. Benim, Fransızca, İspanyolca, İngilizce ve Türkçe metin incelemeleri üzerinden neredeyse kesin bir şekilde gösterdiğim şeyin üzerine, herhangi bir karşı veri sunmadan “bir ihtimal” gölgesini düşürmesi, kanımca, referans göstermeden benim araştırmalarımı paylaşmasından daha ağır bir sorun.
2010’lu yılların başında, Ergüden’in yazısının da olduğu Mahir Çayan Kitabı’nın editörü olan Emir Ali Türkmen ile Dipnot’un bürosunda yaptığımız sohbette (tez çalışmamda da bu sohbete atıfta bulundum), Çayan’ın suni denge kavramına ilişkin Che “alıntısı”nı Debray’dan aktardığını ama ne Che’de ne de Debray’da “suni” sıfatının bulunmadığını, Mahir’in bunu Debray çevirmeninin metne eklediği yorumdan alarak kendi teorisinin temeli haline getirdiğini saptadığımı anlatmıştım. Bu, benim görebildiğim kadarıyla, Çayan’ın teorik kaynaklarına dönük akademik araştırmalarda son 40-50 yılda ulaşılmış en ilginç bilgilerden biriydi, ancak bir türlü R. Güngör isimli çevirmenin kim olduğunu bulamıyordum. Emir Ali Abi hemen orada telefona sarılarak kendi bağlantılarına ulaştı ve R. Güngör’ün Kapital’in de çevirmeni olan Alaattin Bilgi olduğunu buldu. A. Bilgi’yle de bu konuda konuşmayı çok istiyordum ancak hasta olduğu için bunu yapamadım. Açıkçası, bunca bağlantı ve bilgi herkeste varken Ergüden’in yazısında kaynak belirtmeden gösterdiği bulguya bir de şüphe düşürmesini ve bunun bu haliyle bu kitapta yer bulmasını -en hafif ifadeyi arıyorum- garipsedim.
Örneğin Tanıl Bora, Dipnot kitabı hakkında yazdığı “Sun’i Denge” başlıklı yazıda şöyle diyor: “Ergüden’in de dikkat çektiği gibi, ufak bir çeviri sakarlığı sayesinde doğmuş bir kavram bu aslında. Regis Debray önsözlü bir Che Guevara kitabında yer alan ‘kararsız/istikrarsız denge’ kavramı, Türkçeye -Ergüden ‘hatalı’ diyor, bence ‘sakar’ diyebileceğimiz bir şekilde-, ‘sun’i denge’ diye çevrilmiş.” Bir kez daha, benim bulgularım hem yanlış anlaşılıyor hem yanlış aktarılıyor. Üstelik bunu yaparken çevirmene haksızlık da ediliyor. Ben hiçbir yerde çevirmenin bu konuda sakarlık veya çuvallama boyutunda bir “hata” yaptığını kast etmedim (kişisel bir not: bu konuda bilimsel kongreler, söyleşiler, kitap bölümlerinde o kadar konuştum ve bu çeviri yorumu hakkındaki yorumlarımı o kadar çok paylaştım ki belki bir yerlerde bu çeviriden bahsederken “hata” veya “yanlış” sözcüğünü kullanmış olabilirim ama kendi çalışmamda R. Güngör (A. Bilgi) çevirisini “çeviri sorunları barındırsa da genel olarak hakkı verilmesi gereken, başarılı bir çeviri” olarak tanımladım ve çoğu yerde bunu sadece talihli bir “çeviri yorumu” olarak tanımladım. Belki ortada fazla geniş bir çeviri yorumu olduğunu, bunun bazı hatalara götürebileceği söylenebilir ancak Debray çevirisi bugün de faydalanmaya açık, iyi bir metin.)
Ergüden aynı yazısında Çayan’ın diğer önemli kavramı “silahlı propaganda”nın “Mahir Çayan’da somut olarak tanımlanabilmiş” olmadığını, “silahlı eylemden farklı olduğu, silahlı eyleme indirgenemeyecek biçimde onu içerdiği belirtilirken silahlı propagandadaki fazlanın ne olduğu tam olarak belirginleştirileme”diğini iddia ediyor. Ergüden burada da çok yanılıyor. Diyebilirim ki, Çayan’da en somut tanımlanabilen kavram silahlı propagandadır, dahası o kadar somut tanımlanmıştır ki sonraki 50 yıl boyunca Türkiye ve Kürdistan’da birçok siyasi grup bu kavramı kendi pratiklerinin temeline yerleştirmiştir. Bu derlemenin birçok başka yazısında olduğu gibi, yazarlar, kendi kavrayış yetersizliklerini yahut -daha da kötüsü- kendi öznel siyasal duruşlarının kavramalarına izin vermediği şeyi, sanki Çayan’daki bir eksikmiş gibi ifade ediyorlar.
Bu “intihal ve yanlış aktarma” silsilesi konusunda yazmak benim için zorlayıcı bir deneyim. Doktora tez jürimde yer alan bir hocam Tanıl Bora yazısını okur okumaz “Bu yazıda Ergüden’e atfedilen fikirleri bulan ve yazan sen değil misin? Dinen günah, hukuken suç, ahlaken ayıp bir durumla karşı karşıya değil miyiz? Bana mı öyle geldi? Bu hakkın teslim edilmesi gerekiyor Barış. Diğer türlüsünü düşünemiyorum bile,” diye yazmasaydı bu kadar açık yazar mıydım bilmiyorum. Bu zorlanmanın nedenini anlatmaya çalışayım:
Mahir Çayan’ın büyük düşüncesi ve görkemli eylemi, onun fikirleri üzerinde yapılan bütün araştırmaları eninde sonunda bir ayrıntıya, en iyi ihtimalle zaten çoktan yerine getirilmiş olması gereken bir göreve çeviriyor. Çayan’da suni denge bu zamana dek defalarca akademik olarak çalışılmış, Çayancı siyasi hareketler tarafından en ince ayrıntısına dek incelenmiş olmalıydı. Ben zaten bunun yapılmadığını, en azından yeterince yapılmadığını fark ettiğim için Mahir’in okulu Mülkiye’de yaptığım doktora çalışmasını onun düşüncelerine vakfettim. Bunu ben söylemişim başkası söylemiş, sahiden önemli değil, önemli olan, Çayan araştırmalarında bu zamana dek erişilmemiş bir merhaleye erişmiş olmamız. Ama yine de kimsenin benim söylediğimi kendi söylemiş gibi yapmasına da gerek yok, diye düşünüyorum. Bu intihalin, büyük ölçüde Çayan’ın düşüncesini yanlışlamaya vakfedilmiş yazıların içinde, yalapşap biçimde yapılması ise siyasal olarak ağırıma giriyor. Yoksa Çayan’ın yaptıkları yanında benim şu veya bu akademik araştırmamın lafı mı olur?
Şunları söyleyerek bu tatsız bahsi kapatmak istiyorum: Ergüden’in niyetinin benim düşüncelerimi kendine mal etmek olduğunu sanmıyorum; sadece özensiz davranıyor. Eminim, Emir Ali Türkmen’in de böyle bir niyeti yok. Öte yandan, kendisiyle farklı bağlamlarda birden fazla kitap üzerinde birlikte çalıştığımız Emir Ali Abi, yukarıda anlattığım gibi, benim suni denge kavramı konusunda ulaştığım bu bulguları ilk duyan birkaç insandan biri; kitabın editörü olarak bu özensizliği kaçırmamalıydı. Yine Tanıl Bora’nın da “günahı” yok bu hususta; kimse basılı olarak gördüğü imzalı bir bilginin bütün silsilesini incelemek zorunda değil. Yine de toplamda, ortada ciddi bir sorun var gibi görünüyor.
Sayın’ın ‘suni denge’ ve ‘silahlı propaganda’ eleştirisi
THKP-C ardıllarından Kurtuluş hareketinin önderlerinden Mahir Sayın’ın bu derlemedeki “Devlet Baba’ya Sosyalist İsyan” yazısı, dönemin tartışmalarında özellikle M. A. Aybar, İ. Küçükömer, K. Tahir gibi isimler üzerinden önemli bir yer kaplayan “baba devlet”, “kerim devlet”, “ceberut devlet” türünden ‘devlet sıfat tamlamaları’nı odağa alıyor. Çayan’ın yine kendi özgün bükümüyle suni denge kuramına dahil ettiği bu kavrayışların vardığı sonucu (Türkiye’deki tarihsel isyan geleneğinin kitleleri “baba devlet”e isyan ettirmeye yetmediği) paylaşmıyor gibi görünen Sayın’ın asıl eleştirisi Müslümanlar dışındaki Bulgar, Rum, Ermeni gibi kesimlerin ve Kürt ve Arapların isyanlarının bu gelenek içinde görülmemesine yönelik. Çoğu 19-20. yüzyılda gerçekleşen Hıristiyan, Kürt ve Arap direniş ve isyan hareketlerinin altı-yedi yüzyıllık bir sürece dönük değerlendirmeleri nereye kadar değiştirebileceği bir soru işareti olmakla birlikte, bu ayaklanmaların ilerici ve sosyalist yönlerinin daha ziyade 1970’lerden sonra tarihsel araştırmanın konusu olduğunu hatırlamak gerekir.
Devlet tarafından imi timi kaybolsun diye kimsesizler mezarlığına gömülen Mahir’in mezar yerinin bulunması için ailesiyle birlikte çok değerli bir çaba harcayan Sayın, bu yazısında aileyle olan anıları ve Enver Çayan’ın yeğeni Mahir’in düşünsel gelişiminde oynadığı rolü de anlatıyor. Müzisyen tarafımın ilgisini çeken bir gözlemi de o dönem en çok söylenen marşların Hey Dev-Genç’li, Gündoğdu, Ege Denizi Kararınca ve Avusturya İşçi Marşı olması, fakat Enternasyonal’in pek söylenmemesi. Bolşevik devrimi öncesinde de başka marşların (örneğin “Marseyez”in) Enternasyonal’den çok söylendiğini biliyoruz. Sanırım bunda Pottier ve De Geyter’in 1871-1888 tarihli marşlarının müzikal zorluğunun da bir payı var. Türkiye özgülünde bir de minör tondaki şarkıların majör tona göre daha yaygın kabul görmesi olgusu var ki müzik teorisinin derinliklerine girmeden bu parantezi kapatmak daha iyi olacak galiba.
Çayan’ın yazılarındaki evrim ve devrim dönemleri konusundaki hususiyetler bu derlemenin yazarlarından Kürkçü’nün de Sayın’ın da ilgisini çekmiş. Kürkçü’ye göre Çayan’ın “belli bir sübjektif birikim olmadan devrim konağında olunamaz” tespitiyle “Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde evrim ve devrim aşamaları birbirinin içine girmiştir” tespiti arasında bir uyuşmazlık vardır (s. 361). Sayın’a göre ise sorun iç içe geçmiş aşamalara tekmiş gibi davranılmasıdır (s. 383). Mahir Sayın daha da ileri giderek kapitalizmin emperyalizm çağında kesintisiz bir kriz yaşamadığını da savunuyor (s. 384). Ben bu tartışmada asıl sorunun yaman bir diyalektikçi olan Çayan’ın bu yönünün ve bu yönüne yaslanarak geliştirdiği düşüncelerin yeterince kavranamaması olduğunu düşünüyorum. Diyalektik hiçbir zaman iki şeyin (yahut zıtlıkların) bir arada olduğunu söylemekten ibaret değildir, bu bir düşünce hattı bile sayılmaz; dünyada yaşayan herkes az çok varlıktaki çeşitliliğin farkındadır. “Yaman” diyalektikçileri ayıran şey, birlikte var olan karşıtlar arasındaki başat yönü saptama becerisidir. Çayan, evrim ve devrim dönemleri arasındaki ve kapitalizmin “devrevi” krizleri ile görece rahatlama anları arasındaki farkları görür fakat içinde bulunulan dönemde ve yerde, son analizde, bu ikiliklerin bir tarafının (devrim ve buhran) diğer tarafına (evrim ve rahatlama) galebe çaldığını tespit ederek buna uygun mücadele biçimini belirler: silahlı mücadele. Çayan’ın bu amansız diyalektiği uyguladığı başka yerler arasında nispî refah ile yoksulluk, faşizmin açık biçimi ile örtülü biçimi, faşizmin parlamenter yöntemlerle birlikte yahut bu yöntemleri dışlayarak sürdürülmesi, emperyalizmin yarı-sömürgeci ve yeni-sömürgeci biçimleri, milli demokratik devrim ve demokratik halk devrimi arasındaki süreklilik ve kopuş ilişkisi ve sair konu vardır.
Sayın bir dizi örnekle suni denge kavrayışını çürütmeye çalışıyor: 15-16 Haziran gibi büyük direnişlerini “İşçi sınıfı hiçbir dengeye kulak asmadığı gibi örgütlü militan mücadelesine öncülük edecek bir devrimci partiyi aramaktadır. Ancak kırsal alanlardaki halk için aynısını söylemek mümkün değildir” diye yorumluyor; “1970 sonrası da işçi sınıfı hareketinin yüksekliği açısından Türkiye’de halkın tepkileriyle oligarşi arasında herhangi bir denge olduğuna değil tam tersine işaret etmektedir” diyor; “1974’ le birlikte yığınların itirazları, hiçbir suni denge görüntüsüne imkan bırakmayacak şekilde yükselmeye ve bir önceki dönemde oluşmuş olan sempatinin de çığ gibi büyümesine tanık oldu. Ne suni dengeyi kıracak bir silahlı propaganda vardı ortalıkta ne de yığınların ‘devasa devlet aygıtından ürkerek pasif kalmaları’” gibi yorumlar yapıyor. Suni denge yaklaşımına dönük bu yüzeysel eleştiride de asıl sorun, yine yazarın suni dengenin bir diyalektik analiz olduğunu görememesi bence. Kendisi de 15-16 Haziran direnişine katılan Çayan, hiçbir zaman bu dengenin mutlak olduğunu iddia etmemiştir ancak sömürge tipi faşizm koşullarında “klasik faşizm” koşullarında gözlemlenenin aksine, kitlesel radikal direnişlerden daha ziyade faşizmle kitleler arasında olmaması beklenen bir dengenin olduğunu gözlemlemiştir. Marksist ideoloji teorisine Çayan tarafından yapılan bu dahiyane katkı, aradan geçen yıllarda kendini yüzlerce kez ispatladı. Bu yıllarda Gazi’ler, Gezi’ler ve sayısız direniş ve isyan gördük ancak suni dengeyi yaratan ve Çayan tarafından büyük bir kuramsal titizlikle tahlil edilen unsurlar, bu dengeyi bugüne dek sürekli yeniden tesis etmeyi başardı.
Çayan’ı hatırlayanlar: Demir’ler, Öcalan ve Uyan
Aydınlıkçılar tarafından yayımlanan Sinan Doğan’ın THKP-C Doğuşu ve İlk Eylemleri (1969-1973) kitabında Çayan ve düşüncesi üzerine birtakım iler tutar yanı olmayan iddiaları dile getiren İlkay Alptekin Demir ve Necmi Demir, bu derleme için kaleme aldıkları “Mahir Çayan ve Dönemin Siyasal Dünyası” yazısında genelde nesnel bir yaklaşımla dönemin ruhunu aktarmayı başarmış, diyebiliriz. Yeni bir şey söylemese de hiç olmazsa mevcudun üzerine de belirsizlik bulutları sermeye çalışmayan bir yazı.
Abdullah Öcalan imzalı “Mahir Çayan’ın İzinde” ise Demokratik Uygarlık Manifestosu’nun 5. kitabından ve röportajlarından derlenmiş. Bir THKP-C sempatizanı olarak başladığı siyasal hayatında 71 devrimci kuşağının kendisi üzerinde yaptığı tesiri canlı bir dille kaleme alan Öcalan, Dev-Genç’in İTÜ’deki toplantılarının birindeki Mahir Çayan izlenimini şöyle aktarıyor:
Salon oldukça kalabalıktı. Dev-Genç’in en kritik toplantılarından birisiydi. Birden salona Mahir Çayan [ve arkadaşları] girdiler. Önder Mahir’di. Mikrofona devrimci tarzda el koydu ve uzun bir konuşma yaptı. Konuşmasından hatırlayabildiklerim şunlardır: “Revizyonizm ciddi bir tehlikedir, Marksizm’i sarmıştır; her meselede olduğu gibi Kürt meselesinde de (İlk defa meseleye ad konulduğunu duyuyorum) oportünistçe davranmaktadır. Kürt meselesi ulusların kendi kaderini bizzat tayin etmesi meselesidir. Kürtler isterlerse bağımsız devlet kurma haklarını kullanabilirler. Biz Marksistlere düşen görev Kürtlerin bu haklarını elde etme mücadelesini desteklemektir.” Bende ciddi bir izlenim bıraktığı kesindi. Devrimciliğin timsaliydi. Tepeden tırnağa kadar eylemi ve söylemi bir olan bir devrimciydi. Açık ki beni en çok etkileyen kişilikti. Derin bir sempati bırakmıştı. Hem de benim için yaşamsal önemi olan toplumsal kimliğime ilişkin ne yapmam ve nasıl bir kimlikle hareket etmem gerektiğini o kısacık anda çarpıcı biçimde ortaya sermişti. (s. 405).
Salon oldukça kalabalıktı. Dev-Genç’in en kritik toplantılarından birisiydi. Birden salona Mahir Çayan [ve arkadaşları] girdiler. Önder Mahir’di. Mikrofona devrimci tarzda el koydu ve uzun bir konuşma yaptı. Konuşmasından hatırlayabildiklerim şunlardır: “Revizyonizm ciddi bir tehlikedir, Marksizm’i sarmıştır; her meselede olduğu gibi Kürt meselesinde de (İlk defa meseleye ad konulduğunu duyuyorum) oportünistçe davranmaktadır. Kürt meselesi ulusların kendi kaderini bizzat tayin etmesi meselesidir. Kürtler isterlerse bağımsız devlet kurma haklarını kullanabilirler. Biz Marksistlere düşen görev Kürtlerin bu haklarını elde etme mücadelesini desteklemektir.” Bende ciddi bir izlenim bıraktığı kesindi. Devrimciliğin timsaliydi. Tepeden tırnağa kadar eylemi ve söylemi bir olan bir devrimciydi. Açık ki beni en çok etkileyen kişilikti. Derin bir sempati bırakmıştı. Hem de benim için yaşamsal önemi olan toplumsal kimliğime ilişkin ne yapmam ve nasıl bir kimlikle hareket etmem gerektiğini o kısacık anda çarpıcı biçimde ortaya sermişti. (s. 405).
Çayan’ın Kürtler ve Kürdistan hakkındaki görüşleri konusundaki tartışmalara 2000’lerde sol liberallerin uydurduğu “68 kuşağı Kemalisttir” iftirasının gölgesi vurmuştur. Kürt Yurtsever çevrelerde de bu iftiraya zaman zaman gerçekmiş gibi davranan grupçu eğilimlere rastlanmıştır. İşin ilginci, bu derlemedeki bazı yazarlar da bu konuda Çayan çizgisine dönük eleştiriler dile getiriyorlar. Abdullah Öcalan kitaba alınan bir diğer metninde şunu diyor:
O zaman halkların birliği neydi, biliyor musunuz? İdeolojide Kemalizm’in aşılmasıydı. Mahirler buna önemli katkıda bulundular. Tam istedikleri gibi ideoloji yapamadılar. Zaten fırsatları el vermedi. Denizler onu daha üst düzeyde haykırdı; “Kürt-Türk halklarının özgürlüğü uğruna gidiyorum” demesi, başlı başına en büyük birliktir. (…) Mahirler, Denizler o zaman bile Kürdistan’a doğru seferler yapıyorlar. Gidip “acaba orada bir gerilla yaratabilir miyiz” diye. Onun için Kürt sorununu ortaya çıkarıyorlar, İbrahim Kaypakkaya gibi. (s. 410)
O zaman halkların birliği neydi, biliyor musunuz? İdeolojide Kemalizm’in aşılmasıydı. Mahirler buna önemli katkıda bulundular. Tam istedikleri gibi ideoloji yapamadılar. Zaten fırsatları el vermedi. Denizler onu daha üst düzeyde haykırdı; “Kürt-Türk halklarının özgürlüğü uğruna gidiyorum” demesi, başlı başına en büyük birliktir. (…) Mahirler, Denizler o zaman bile Kürdistan’a doğru seferler yapıyorlar. Gidip “acaba orada bir gerilla yaratabilir miyiz” diye. Onun için Kürt sorununu ortaya çıkarıyorlar, İbrahim Kaypakkaya gibi. (s. 410)
Kürt sorunu ve Çayan ilişkisinde tüm yazarların Öcalan kadar hayırhah düşünmediğini ilerleyen bölümlerde göreceğiz ancak PKK ve THKP-C ilişkisi konusunda son dönemde canlanan ilgiye dikkat çekmek gerek. Çayan kuramını ve Kürt siyasi hareketini tanıyanların iyi bildiği gibi PKK, THKP-C çizgisindeki birçok hareketten biridir; öncü savaşı, silahlı propaganda, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı ve parti, cephe ve ordu tarzındaki örgütsel üçleme yaklaşımı başta olmak üzere Çayancı çizginin birçok başat izleğini en az çeyrek yüzyıl boyunca uygulamıştır. 70’lerde THKP-C sempatizanlarından olduğunu yeri geldikçe belirten Öcalan da PKK’nin özellikle ilk dönem metinleri de bunu açıkça söyler zaten. Bir anlamıyla Çayancı çizgiyi kendi coğrafyasında alabildiğine başarılı bir şekilde uygulayarak kitlesel ve askeri gücünü büyütmesi, öte yandan söylemsel ağırlık merkezinin önderliğinin metinleri ekseninde şekillenmesi bu nesep bağını zaman zaman gölgede bırakmıştır. Siyasal tarihin bütünlüğü açısından bu bağın son günlerde yeniden hatırlanması iyi olmakla birlikte ilginç bir ironi de ortaya çıkıyor. Örneğin Ertuğrul Kürkçü gibi PKK’yi THKP-C’nin neredeyse tek devamcısı gibi görenler, PKK’de Çayan’a ait olan ne varsa 1990’lardan itibaren birer birer önce teorik, sonra pratik olarak geride bırakıldığını bilmiyor olamazlar. Eğer henüz kurtuluşa erişmediysek, “Kurtuluşa kadar savaş” sloganını benimseyen Çayan ile her mesajında üstüne basa basa “silahlı mücadele dönemi sona ermiştir” diyen Öcalan arasındaki teorik ve pratik bağların vurgulanması pek anlamlı görünmüyor. Gönül bağları ise her gönlün kendi bileceği şeydir, elbette.
Bu kitapta Çayan’ı eleştirmek yahut değerlendirmekten ziyade anmayı, selamlamayı odağına alan bir diğer yazı da Devrimci Yol önderlerinden Mahmut Memduh Uyan tarafından yazılmış. “Mahir Çayan: Devrim İçin” başlığını taşıyan yazının başlarında bir özeleştiri var:
Devrimci Yol, “partileşme süreci” olarak tanımladığı örgütlenme/ partileşme süreci, Mahir Çayan’ın açık, net, tereddütsüz, cüretkâr yaklaşımı gibi gerçekleştirilemedi. Bu konuda nasıl bir mücadele yürütüleceği üzerine bazı belirlemeler olsa bile somutta net değildi. Birleşik Devrimci Savaş Stratejisi üzerine ideolojik, teorik, politik düşünceler ifade edilse bile ülke geneline yönelik somutta nerde nasıl adımlar atılması, yer alınması, hazırlanılması, gerekli mevzilenmelerin, donanımın sağlanması vb gibi bir açıklık yoktu. Bu konularda bazı düşünceler oluşsa bile Mahir Çayan’da olan politik cüret, cesaret Devrimci Yol önderlik yapısında yoktu.
Devrimci Yol, “partileşme süreci” olarak tanımladığı örgütlenme/ partileşme süreci, Mahir Çayan’ın açık, net, tereddütsüz, cüretkâr yaklaşımı gibi gerçekleştirilemedi. Bu konuda nasıl bir mücadele yürütüleceği üzerine bazı belirlemeler olsa bile somutta net değildi. Birleşik Devrimci Savaş Stratejisi üzerine ideolojik, teorik, politik düşünceler ifade edilse bile ülke geneline yönelik somutta nerde nasıl adımlar atılması, yer alınması, hazırlanılması, gerekli mevzilenmelerin, donanımın sağlanması vb gibi bir açıklık yoktu. Bu konularda bazı düşünceler oluşsa bile Mahir Çayan’da olan politik cüret, cesaret Devrimci Yol önderlik yapısında yoktu.
Yazı boyunca kendi hareketiyle THKP-C arasındaki süreklilik ve kopuş ilişkisini sorgulayan Uyan’ın bu yazısı, Çayan’ın döneminin teorik ve pratik tutumlarıyla cüretkâr bir tutumla hesaplaştığını belirterek Kürt sorununu odağına alma çabasına dair de öncü bir rol üstlendiğini belirtiyor.
Çayan’ın faşizmle kısa kesilen ömrü, ulusal sorun üzerine yazmayı düşündüğü metni tamamlamaya yetmemiştir ama Türk şovenizmi ve ulusçuluğuyla arada en kılcal bir damar bile bırakmayacak biçimde tüm ilişkisini kesmiş olduğu açıktır. Bu kitabın hiç olmazsa bu konudaki kuşkuları ortadan kaldıracak düşünceler barındırdığını sanıyorum.
Mahir’in “gözden kaçırdıkları”
Kitapta “Bize Kalan” yazısıyla yer alan DY geleneğinden Merih Cemal Taymaz’ın imgesel diliyle diğerlerinden ayrılan metni, Çayan çizgisine dair Kürkçü bağlamında da dile getirdiğim bazı kolaycı ve hatalı saptamalara meylediyor. Çayan’ın metninin “önemli bir kısmını Che’nin ve Lâtin Amerikalı devrimcilerin de kullandığı kavramlarla ve neredeyse teorik bir bükülmezlikle(!) çerçevelediği yazıları”ndan bahsediyor örneğin. Bir kez daha o “Çayan bu düşünceleri falancadan aldı” efsanesi…
Çayan’ın hacimli metinleri Castro ve Che’ye büyük bir hürmet göstermekle birlikte Che’nin metinlerine yalnızca üç kez referansta bulunur; bunların biri hariç hiçbiri Çayan’ın temel kavramsal çerçevesine girdi sunmaz; o biri ise genişletilmiş bir çeviri yorumu üzerinden olmuştur ve Çayan’ın, ne Che ile ne de saptayabildiğim kadarıyla başka bir yazarla ilgisi olmayan “suni denge” kavramını geliştirmesine vesile olmaktan başka işlev görmemiştir (bir önceki bölümde Işık Ergüden yazısı bağlamında uzun uzun tartışmıştım). Dahası, Che’nin kuramsal katkısı gerilla savaşına ve bu mücadelenin askeri boyutlarına dairdir devrim stratejisine dair değil, bunu kendisi de altını çizerek belirtir. Ama işte Çayan (ve İnan’ın) Guevaracı olduğu, Latin Amerika yolunu izlediği ezberi kendi ardıllarınca bile o kadar çok tekrarlanmıştır ki buna inanmakta beis görülmez. Oysa Çayan’ın en çok alıntı yaptığı yazarlar istatistiğinde sırasıyla, Engels, Mao, Marx ve Stalin yer alır. Latin Amerikalı yazarlara verilen atıflar bunların 10’da birini bile teşkil etmez. Kavramsal çerçevesi içinde “Latin Amerika yerlisi” olan tek kavram Politikleşmiş Askeri Savaş’tır (Marighella); bir de yalnızca eleştirmek için kullandığı “foko.”
İngilizce internette bir espri vardır: “But Marx failed to consider…” Marx iyidir hoştur ama falanca konuyu gözden kaçırmıştır; diyelim ki kadın sorununu, LGBTİ’leri, sanatı, estetiği, şiir kuramını, elektronik müziği, emperyalizmi, devrimin doğuda olabileceğini, yapay zekâyı, AKP’yi veya düdüklü tencereyi kitaplarında konu almadığı için (sonuncusundan emin değilim) eksiktir ve bugünün dünyasını anlamakta işe yaramaz. Mahir Çayan Kitabı’nın farklı yerlerinde buna benzer fikir uçuşmaları var: güya Mahir Kürt sorununu, Kemalizm’le kopuşu, işçi sınıfıyla ilişkileri vb. yeterince ele almamıştır. Marx’ın (yahut Çayan’ın) dünyanın bütün önemli konularını ele almadığı bir gerçek olmakla birlikte, bu kitapta ilginç olan, bir yazarın Mahir’de önemli bir eksiklik olarak işaret ettiği şeyi diğer yazarın Çayan’ın önemli katkısı olarak gösterebilmesi.
Örneğin, Taymaz’ın “Kesintisiz 1-2-3’ te Kürt Meselesi’ne hiç değinilmez. Ne düşünmüş oldukları konusunda Hüseyin Cevahir’in Doğu Anadolu Raporu dışında elimizde iknâ edici hiçbir döküman yok” ifadesi düpedüz yanlıştır ve bu yanlış aynı kitapta birkaç sayfa beride veya ileride tekzip edilmektedir. Mahirlerin Kürt sorunu konusunda “ne düşünmüş olduklarını” öğrenmek için, açık bir şekilde ulusların kendi kaderini tayin hakkının savunulduğu “ASD’ye Açık Mektup” yazısını okumasına da gerek yoktu Taymaz’ın; kendi yazısının yer aldığı kitaptaki diğer yazıları (örneğin Öcalan’ınkini) okusa bile bu yanılgıya düşmezdi.
Öndeş: “Radikal araçları temel alan bir müdahale biçiminin lüzumu”
Kitabın son yazısı yine Çayancı bir gelenekten gelen gazeteci Ender Öndeş’in “Mahir ve Mahir’den Daha Fazlası.” Öndeş, yazısında, sosyalist sistemin dağılmasının getirdiği “fırsatı kaçırma” duygusunu, 71’den 80’e kadar günbegün yükselen devrimci mücadelelerin yenilmesinin yarattığı duyguyla karşılaştırıyor. Çayan’ı “Mao ve Ho Chi Minh’in yanında, Bjian” Cezani (İran), Mahir Çayan (Türkiye), Thomas Sankara (Burkina Faso), Carlos Fonseca (Nikaragua), İnti Peredo (Bolivya), Fabricio Ojeda ve Douglas Bravo (Venezüella), Agostinho Neto (Angola), Samora Machel (Mozambik), Patrice Lumumba (Kongo), Amilcar Cabral (Gine), Manuel Marulanda (Kolombiya), George Habbaş (Filistin)” gibi sömürge devrimciliğinin önder figürleriyle birlikte anan yazar “Bu dalga tarihi değiştirebilir miydi?” diye soruyor ve “Evet, değiştirebilirdi” diye yanıtlıyor:
Her şeyden önce bu dalga, haritadaki ‘kırmızı’ bölgeleri hızla, ardı ardına artırarak sadece kapitalist dünyayı fiziksel olarak küçültmekle kalmaz, kaynakları kesilmiş metropol refahını felç ederek sistemin krizini daha da derinleştirebilirdi. Ki bu krizin derinleştirilmesi, devrimci toplumsal hareketlerin ivmesini yükseltirken sistemden yeni parçaların kopartılmasının da yolunu açar, bu arada arka plandaki devrimci dalganın çapını, etki gücünü ve ona önderlik edenlerin özgüvenini büyütürdü. Aşırı iddialı görünebilir ama o günlerde (zaten 1945’lerde direkten dönen) İtalya, Yunanistan, İspanya, hatta Fransa gibileri bu ‘parça koparma’nın örnekleri olabilirdi. İkincisi bu dalga, tam da bu dönemde Batı metropollerinde patlayan toplumsal hareketleri hem büyütür, hem de daha kalıcı noktaya taşıyabilirdi. (s. 470)
Her şeyden önce bu dalga, haritadaki ‘kırmızı’ bölgeleri hızla, ardı ardına artırarak sadece kapitalist dünyayı fiziksel olarak küçültmekle kalmaz, kaynakları kesilmiş metropol refahını felç ederek sistemin krizini daha da derinleştirebilirdi. Ki bu krizin derinleştirilmesi, devrimci toplumsal hareketlerin ivmesini yükseltirken sistemden yeni parçaların kopartılmasının da yolunu açar, bu arada arka plandaki devrimci dalganın çapını, etki gücünü ve ona önderlik edenlerin özgüvenini büyütürdü. Aşırı iddialı görünebilir ama o günlerde (zaten 1945’lerde direkten dönen) İtalya, Yunanistan, İspanya, hatta Fransa gibileri bu ‘parça koparma’nın örnekleri olabilirdi. İkincisi bu dalga, tam da bu dönemde Batı metropollerinde patlayan toplumsal hareketleri hem büyütür, hem de daha kalıcı noktaya taşıyabilirdi. (s. 470)
Ben de böyle düşünüyorum. Kendi çalışmamın ilk evrelerinde sezgisel bir şekilde kullandığım ‘sömürge devrimciliği’ kavramını literatürde araştırdığım zaman Lenin’deki tekil bir kullanım olan önemli istisna dışında ancak çok sınırlı örneklerine rastladım. Öte yandan, böyle bir olgu olduğu da açıktı; yarı ve yeni sömürge ülkelerde (bazıları “küresel güney” diyecektir) geliştirilen devrim kuramlarının belli noktalarda ortaklaşan kendine has yönleri vardı. Bu yüzden bu tarifi bir kavram olarak benimsemiş ve Mahir Çayan’ın kuramını tanımlamakta kullanmıştım. Yukarıda aktardığım gibi, sömürge devrimcilerinin tüketici değilse de kapsamlı bir listesini de veren Öndeş, yazısını, “ortaya koyduğu stratejik aklın doğruluğu yanlışlığı” bir yana, Çayan’ın “son derece özgün görüşlerinin olduğu, bugün de geçerli olan (hatta daha fazla geçerli olan) bir yol haritası, stratejik çizgi ve mücadele biçimleri ilişkisi kurmuş olduğu” tespitiyle sonlandırıyor: “Kavramsal düzeyde nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, bugün de radikal araçları temel alan bir müdahale biçiminin elzem olduğu fikrindeyim” (s. 471).
Sonuç yerine: Mahir Çayan Kitabı’nın yapısı ve katkısı
Kitabın “Mahir Çayan Üzerine Yazılar” bölümünde yer alan bu 8 yazıya ek olarak kitabın başında Emir Ali Türkmen imzasıyla “Mahir Çayan ve THKP-C” yazısı yer alıyor. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nden faydalanarak oluşturulmuş bu kısa tarihçe, Çayan’ın metinlerinin nasıl bir bağlam içinde kaleme alınmış olduğunu aktaran faydalı bir giriş. “Kesintisizler’in Hikayesi” başlığını taşıyan bölümde de Çayan kuramının en olgun halini teşkil eden ve ilk başta üç cilt olarak planlanmışken Kesintisiz I ve Kesintisiz II-III şeklinde iki broşür halinde yayımlanan çok önemli metnin öyküsü aktarılıyor.
Çayan’ın 1970’lerin ikinci yarısından itibaren bazen “Toplu” bazen “Bütün” sıfatıyla yayımlanan “Yazılar”ının farklı edisyonları arasındaki farkları ele alan bir “eleştirel baskı” ihtiyacı devam ediyor (bu ihtiyacı ilk dile getiren kişi tez jürimde de yer alan Gökhan Atılgan’dı). Öte yandan, diyebiliriz ki çeşitli Çayan baskıları arasında yazı sıralamaları, döneme göre değişen yazım eğilimleri ve bir iki metnin dahil yahut hariç edilmesi dışında pek fark olmuyor. Dipnot Yayınları’nın bu “Toplu Yazılar” derlemesi de bu bakımdan diğer edisyonlardan farklı değil. On kadar fotoğraf ve tıpkıbasım sayfayla görsel olarak zenginleştirilmiş bu kitabın asıl farkı, ek olarak içerdiği yazılarda ortaya çıkıyor.
Yahut, “ortaya çıkabilirdi.”
Zira bu yazıların birçoğu, yazarın kendi meşrebine ve ilgi alanına göre Çayancı teoride tuttukları kısımlara dair fragmantal görüş paylaşımlarının ötesine pek geçmiyor. Çayan’ın kuramının daha bütünlüklü bir anlatımına meyleden bazı yazılarsa, yazarlarının öznel eleştirilerini o kuramın kendisinden daha çok öne çıkardıklarından, bu kuramın nesnel bir anlatımına da derinleştirilmiş bir analizine de kapı aralamıyor. Bir dergide, sempozyum kitabında yahut bir sözlü tarih cildinde onlarca başka görüşten biri olarak aktarılsalar tuhafsamayacağımız, zaten bir kısmı başka yerlerde yayımlanmış bu yazılar, Çayan’ın Toplu Yazılar’ının sonuna eklendiklerinde, hani o Avrupa şehirlerinde kimi zaman gördüğümüz, görkemli bir katedralin önünde geçici olarak açılmış, üstleri farklı renklerde brandalarla kapatılmış stantların verdiği gibi bir izlenim veriyorlar: Yapının kendisine pek bir şey katmadıkları gibi dış gözün yapıyı “gürültüsüz” bir şekilde anlamasını da engelliyorlar. Yapı o kadar güçlü ki bunu ancak kısmen yapabiliyorlar ama yine de insan düşünüyor: Ne gerek vardı?
Bu yazıların seçilişinde bir başka zaaf daha var. 1972’de Mahir, Hüseyin ve Ulaş’ın THKP-C’si katliamlar ve hapishanelerde tasfiye edilmesinin birkaç yıl sonrasından itibaren Çayan’ın mirasını bütünüyle yahut kısmen üstlenen radikal siyasi hareketler Türkiye gündeminde çok önemli yer tutmaya başladı. Bu hareketlerin en etkili olanları Devrimci Yol, Devrimci Sol, KSD, Devrimci Kurtuluş, bir ölçüde HDÖ (“THKP-C/Acilciler”) ve (‘80 öncesinde kurulmakla birlikte asıl etkisini ’80 sonrasında gösteren) PKK idi. Kitabın “hakkında yazılar” kısmında bu hareketlerin çoğunun devamcılarının bugünkü perspektifini görüyoruz fakat Devrimci Sol geleneğinden gelen hiçbir yazara yer verilmemiş. Bu geleneğin kendisi de yalnızca bir iki yerde geçerken anılıyor. Bu kitaptaki yazısında Ertuğrul Kürkçü’nün de belirttiği gibi (s. 359), Devrimci Sol, 80 öncesinin en yaygın Çayancı gruplarındandı. İçlerinde Vehbi Ersan gibi (İletişim’den çıkan 1970’lerde Türkiye Solu geçen yıl 6. baskıya ulaştı) sonraki süreçte bu alana kalem emeği dökecek yazarlar da var. 1980 sonrasında Çayan’ın teorisini “olduğu gibi” aldığını söyleyen ve ardılı olan partiyle birlikte en az çeyrek yüzyıl boyunca Çayancı bir çizgide silahlı mücadele veren ve yaygınlaşan bu kesim neden dışarıda bırakılmış? (Emir Ali Türkmen’le bu eleştirileri paylaştığımda “Başka siyasi çevrelerden de temsil özelliği olan isimlerden yazı istedim ama yazmadılar” dedi. Bunu yazmazsam haksızlık etmiş olurum.)
Memduh Uyan, kendi yazısını Braudel’den çarpıcı bir alıntıyla açmış: “Tarih, çevremizi saran ve bizi işgal eden bugünün sorunları -hatta kaygı ve sıkıntıları- adına geçmiş zamanların sürekli sorgulanmasından başka bir şey değildir.” Kitabı okurken bu satırlara geldiğimde birden bu önemli çalışmada beni rahatsız eden şeyin ne olduğunu fark ettim: Bu kitaba eklenen yazılar, Çayan’ın zamanını anlamaktan çok yazarlarının kendi geçmiş zamanlarını sorgulamaya yöneldikleri için bir “haşiv”, bir fazlalık duygusu veriyorlar. Eleştiri ve özeleştiri yapacak birçok platform varken bunu Toplu Yazılar’ın sonunda yapmaya gerek yok. Dipnot’un Mahir Çayan Kitabı’nın devrimcinin kendi yazılarını içeren ilk kısmı onu anlamak için yeterli. Önümüzdeki yıllarda daha çok okuyacağız bu büyük devrimciyi; kütüphanesinde Mahir külliyatını bulundurmak isteyenler için bu baskıyı kuvvetle tavsiye ederim ancak önünce açılmış “stantlar” için değil, katedralin kendisi için.
