menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Altta kalanın canı çıksın mı? Zorbalık ve ruh sağlığımız

27 0
14.10.2026

Okuldaki şiddetin toplumsal hayattaki şiddetin bir uzantısı ya da yansıması olduğu, ikisini doğuran ya da besleyen etkenlerin ortak olduğunu sıkça söylemişimdir. Şiddetin okula yansıma biçimlerinden birisi olan okuldaki zorbalık ise şiddete ek bir ‘boyut’ kazandırıyor: Yaşanan, zorbalığın tabiatındaki asimetrik şiddet olaylarının orada öylece kalmayıp ortak belleğin ve ‘kültür’ün bir parçası olmasını, böylece sözde reddedilse bile eylemde devamlılık göstermesini sağlıyor.

Zorbalık hakkında yazmaya her oturuşumda, zorbalıkla ilgili akademik bilgiyi derli toplu biçimde bir araya getirmek niyetiyle başlıyorum. Ancak ‘kalem’i elime aldığım gibi zihnim ister istemez hayatımın on yılları içerisinde oynadığım değişik rollerde (çocuk, genç, hekim, akademisyen, yurttaş) ve bağlamlarda karşılaştığım zorbalık olaylarına sürükleniyor.

İlkokul öğrencisi olduğum zamandan aklıma ilk geliveren Bekir örneği; yetmiş kişilik sınıfımızın okuyup yazmayı bir türlü öğrenemeyen, aynı zamanda yoksul ve sinirli öğrencisi. Bir gün artık okula gelmemecesine küçük düşürülüp çıkıp gittikten sonra biz okula başarıyla devam eden öğrencileri okul çıkışında dövmeye geldiğinde içimden ona hak verişimi hatırlıyorum. Tabii, bu içimden hak veriş, o ve birkaç arkadaşı tarafından epeyce hırpalanmama engel olmadıysa da, zorbalık nedir, zorba kimdir, hangi koşullar zorbalığı üretir sorularının ham şeklini ilk kez o zaman düşünmüşümdür, diye avunuyorum. Yediğim dayağa değmiş olabilir (Zorbalığı ya da şiddeti övmüyorum, lafın gelişi!).

Bekir’i ve onun ve benzerlerinin çevresinde yaşanan olayları hatırlayarak, zorbalık ve ruh sağlığı konusunu daha ziyade çocukları merkeze alarak bir soru-cevap formatında netleştirmeye çalıştım; zorbalığın, birey düzeyinde olduğu kadar toplumsal ölçekte sağlığımızı ve ruh sağlığımızı etkileme potansiyeline dikkatinizi çekmek istedim.

Toplumsal yapının ‘özelliklerinin’, örneğin, yoksulluğun ve eşitsizliğin ve bunların ürettiği şiddet, adaletsizlik gibi olguların (doğru kelime mi?) beynimizin işleyişini, davranışlarımızı, ruhsal yapımızı ve genetiğimizi etkilediğini ortaya koyan çalışmalar artıyor. Kendi başına olmadığımız bir dünyada, başkalarının esenliği, iyilik hali tam olmadığında tek başına kendi iyilik halimiz o an bizi idare etse de pek uzun ömürlü değil. Streslerin en toksiklerinden birisi başkalarının başına gelen kötü olaylara, yapılan kötülüklere seyirci olmak… Bu seyircilik birey ya da toplum düzeyinde olabiliyor, duruma seyirci kalmamıza hatta bazen alkış tutmamıza zihin kolayca açıklamalar getirse de, zorbalığa uğrayanın bunu hak ettiği noktasına varan kendini ikna çabaları olsa da, eninde sonunda moral bir travma geçirmekten kendimizi koruyamıyoruz. İnsan oluşumuzu zedeleyen bu yara bir nedze dokusu ile kalıcılık kazanıyor. Bunu zorbalık çalışmaları gösteriyor. Anlayacağınız, zorbalık kavramsal olarak birçok koridora açılan geniş bir kapı, bu kapıyı sizler için açmış olayım.

Zorbalık mı, değil........

© Şalom