Göçmen olmak
Bir zamanlar ‘istenmeyen göçmenler’di…
Bugün Martin Scorsese’den Francis Ford Coppola’ya, Robert De Niro’dan Al Pacino’ya, Frank Sinatra’dan Lady Gaga’ya kadar Amerikan kültürünün dünyaya ihraç ettiği sayısız ismin arkasında İtalyan-Amerikan hikâyesi var.
Ama bu hikâye her zaman pizza, Sinatra şarkıları, Hollywood ve ‘Little Italy’ kadar renkli değildi.
Benim içinse biraz daha kişisel.
Dedem Thomas Milano, Calabrialı ve Anconalı göçmenlerin çocuğuydu. II. Dünya Savaşı’nda Amerikan ordusunda askerlik yaptı. Yani üniformasını giyip ülkesi için savaştı. Fakat İtalyan kökenli olmak, o yılların Amerika’sında insanın her zaman tam anlamıyla ‘bizden biri’ kabul edilmesine yetmiyordu. Kendi ülkesinde dışlanmanın ne demek olduğunu o kuşak yakından biliyordu.
Aslında Thomas Milano’nun hikâyesi milyonlarca İtalyan-Amerikalının hikâyesinin küçük bir parçası.
19. yüzyılın sonlarından 1920’lere kadar dört milyondan fazla İtalyan ABD’ye geldi. Büyük bölümü Calabria, Sicilya, Campania, Basilicata ve Puglia gibi Güney İtalya bölgelerinden gelen işçi ve köylülerdi.
Amerika’ya ceplerinde büyük servetlerle gelmediler. Ama bavullarında kültürlerini, aile anlayışlarını, yemeklerini, müziklerini ve daha iyi bir hayat kurma inadını getirdiler.
Amerika ise onları her zaman kollarını açarak karşılamadı.
Özellikle Güney İtalyanlar ve Sicilyalılar ‘geri kalmış’, ‘suça eğilimli’, ‘tehlikeli’ diye damgalandı. Dönemin sözde bilimsel ırk teorileri, Akdeniz halklarını Kuzey Avrupalılardan aşağı göstermeye çalışıyordu. ‘Sicilyalı’ kelimesinin yanına........
