Dünyâ Neden Kalbimize Yetmiyor?-2
Çünkü insan bu dünyâda sâdece misâfir değil, aynı zamânda vazîfelidir.
Bir önceki yazımızda şu hakîkati anlamaya çalışmıştık: İnsan kalbiyle dünyâdan büyüktür. Çünkü insan sâdece yeme, içme, eğlenme ve başarılı olma isteğiyle yaşamaz. Sevilmek ister, unutulmamak ister, ayrılıksız buluşmak ister, güzelliklerin bitmemesini ister. Kısacası insan, ebedî olanı ister.
İşte bu yüzden dünyâ bâzen kalbe dar gelir. Çünkü dünyâ kötü olduğu için değil; geçici olduğu için insanı tam doyuramaz. Bu dünyâda güzellikler tattırılır; ama onların sonsuza kadar elde tutulamayacağı da hatırlatılır. Sevinç verilir; fakat ayrılık da gösterilir. Buluşma nasip edilir; fakat fânilik de unutturulmaz.
Peki bu daralma bize ne söylüyor?
Acaba kalbimizin dünyâya tam sığmaması, bizim eksik veya bozuk olduğumuzu mu gösterir? Yoksa daha büyük bir hakîkat için yaratıldığımızı mı haber verir?
İşte bu ikinci yazıda meseleyi biraz daha derinden ele alacağız. Kalbin dünyâya sığmamasını yalnızca bir “iç sıkıntısı” olarak değil; ebed arzusu, Cennet hasreti, kulluk vazîfesi ve insanın yeryüzündeki halîfelik sorumluluğu açısından anlamaya çalışacağız.
Şimdi bu hakîkati daha kolay kavramak için bir temsîlle başlayalım.
SARAYDAN UZAKTA BİR GÖREV YERİ
Bir çocuk çok büyük, güzel ve ferah bir sarayda büyüse… O sarayda geniş bahçeler, güzel yiyecekler, temiz elbiseler, rahat odalar, güzel kokular, huzurlu ortamlar olsa…
Sonra o sarayın sahibi, hikmetli bir görev için bu sarayda büyüyen bâzı kimseleri uzak bir yere gönderse. Gittikleri yer saray gibi değil; daha dar, daha yorucu, daha sınırlı bir yer olsa. Orada bekleyişler, imtihânlar ve eksiklikler bulunsa.
Bu temsîlî hikâyedeki insan, gönderildiği o dar yerde bâzen sıkılmaz mı? “Sanki burada bir şey eksik” demez mi? “Ben daha geniş, daha huzurlu bir yere âit gibiyim” diye hissetmez mi?
Elbette hisseder.
İşte saray temsîliyle anlatmak istediğimiz şudur: Kalb, bu dar dünyâyı aşan bir genişliği özler. İnsan geçici lezzetlerle tamâmen doyacak bir varlık değildir. İnsanın fıtratına Cennet’e ve ebedî huzura uzanan bir arayış konulmuştur.
Elbette bu yalnızca bir temsîldir. Burada anlatılmak istenen şey, her bir insanın dünyâya gelmeden önce şahsen Cennet’te yaşadığı değildir. Fakat şu da unutulmamalıdır: İnsanlığın atası Hazret-i Âdem (as) ve Hazret-i Havvâ’nın (ra) Vâlidemiz ilk yurdu Cennet’le irtibatlıdır. Kur’ân bize onların Cennet’te bulunduklarını, sonra dünyâya indirildiklerini bildirir. Bu hakîkat, insanın Cennet’e karşı duyduğu derin özlemi daha da mânidar hâle getirir.
Maksat şudur: İnsanın kalbi, bu dar ve geçici dünyânın tam olarak karşılayamayacağı kadar geniş arzularla yaratılmıştır. İnsan fıtratına ebedî saâdeti isteme, ayrılıksız buluşmayı arama ve Cennet’e namzed olma mânâsı konulmuştur. Bu yüzden dünyâdaki güzellikler bize Cennet’i hatırlatır; fakat Cennet’in yerini tutamaz.
Bu yüzden saray, Cennet’i ve insanın asıl varış yeri olan ebedî saâdeti; uzak görev yeri, dünyâyı; verilen teçhizât, akıl, kalb, irâde ve kabiliyetleri; görev süresi, dünyâ ömrünü; geri çağrılış, ölümü; huzura çıkış ise âhiretteki hesabı hatırlatır.
RİSÂLE-İ NÛR’DAKİ DÂİMÎ MEMLEKET........© Risale Haber
