Ekmeğin Başına Gelenler, Gelmemiştir Sultan Süleyman’ın Başına
İnsan, küçük bir kâinat; kâinat, büyük bir insan. Kâinatta ne varsa ya aynıyla ya da misliyse insanda da var. İnsan, kâinatı tanıdıkça kendi varlığının farkına varıyor. Kâinattan uzaklaştıkça kalbi katılaşıyor, kendinden de varlıktan da uzaklaşıyor, kendine de varlığa da yabanlaşıyor. Bundan mıdır; Allah dostları sık sık dağlara vururlar kendilerini. Dağlarda seslerinin ve kâinatı yaratanın sesini ararlar. Hz. Musa, Tur Dağında; Hz. Mustafa, Nur Dağında sesine ses bulmuştur. Bediüzzaman da Barla Dağlarını mesken tutmuştur.
İnsan, ekmeğe; ruhu, hamura; kalbi, fırına benzer. Hamur düzgün, fırın kızgın olunca hamlıktan çıkar, yanar, sonra da pişer. İş, hamuru bozmamakta, fırını kızgın tutmakta; gerisi olur gider. Bediüzzaman böyle ekmek gibi sımsıcak bir adamdı; otuz altı ekmekten ibaret bir kile buğday bir yıl ona yeterdi.
Yarım Buğday, Yarım Hurma
Cümle varlığa hükmeden Hz. Süleyman bir gün bir karıncaya rastlamıştı. Dünya telaşına kendini kaptıran karıncaya, “Bir yıllık yiyeceğin nedir?” diye sormuştu. Karıncadan, “Bir buğday tanesi.” cevabını alınca şaşırmış; sözünün doğru olup olmadığını test etmek için onu, yaşamına yetecek bir hava boşluğu olacak şekilde içinde bir adet buğday olan kavanoza koymuştu. Bir yılın sonunda kavanoza baktığında buğdayın yarısını yediğini fark etmişti. “Hani senin bir yıllık yiyeceğin bir buğday tanesiydi. Oysa yarısını yemiş, yarısını bırakmışsın.” demişti.
Karınca, rızkın Allah’tan olduğunu biliyordu ve O’na güveniyordu fakat yarattığı insanlara güvenmiyordu.
“O, normal şartlar altındadır. Rızkım Allah’ın elindeyse yarın kaygısı çekmem. Bir buğday tanesini yerim. Ertesi yıl Allah’ın bana bir buğday tanesini daha göndereceğini bilirim. Ama bu durumda iş değişti. Rızkım senin eline geçti. Bir yılın sonunda ya bana yiyecek vermeseydin veya beni unutsaydın… Bunu düşünerek buğdayın yarısını ertesi yıla sakladım.”
İnsan değişmeye görsün, başına da balına da bak neler gelir…
İnsanlar değişince karıncalar da değişti. Nerede Süleyman Peygamber, nerede onun dönemindeki karıncalar... Mübarek karıncalar bile insandan hırs dersini almış sanki. Bundan dolayı ayaklar altında eziliyor. Senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, kanaat etmiyor, elinden gelse binler taneyi topluyor. Oysa mübarek arılar öyle mi? Kanaatinden dolayı başlar üstünde uçuyor; çiçek çiçek dolaşıp bal yapıyor.
Kubbe-i Hasiye’de cumhuriyet dersini karıncadan alan Bediüzzaman, Barla Dağlarında bal dersini arılardan almış, Barla Dağlarını petek yapmış, bal tadında Risale-i Nurları aralarına bırakmıştı. Emeğinin boşa gittiğini düşünüp endişelenme. Unutulup gitmekten korkma. Balın varsa korkma, Bağdat’taki bile gelir seni bulur. Bağdat oradaysa Barla da burada…
Harmana serdiler sarı buğdayı
Eskiler, “Ek tohumun hasını, çekme yiyecek kaygısını.” derler; insan yetiştirmeyi her türlü dünyalığın önüne koyarlardı. Bediüzzaman bu eskimeyen eskilerdendi. Ekmeğini terine basıp yiyecek, her türlü çileyi göze alacak kadar insan sevdalısı olanlardandı. Farelerin şerrini def ederken, buğday yetiştirmeye devam edenlerdendi. Bilirdi ki harmanı olmayanın dermanı olmazdı ve toprak, dökülen her damla alın terinin karşılığını........
