menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Katre-Reşha-Zühre Bahsinin Şerhi-11

5 0
28.04.2026

ESMAÜ’L-HÜSNA VE İNSANIN KEMAL YOLCULUĞU

Kuşatıcılık, Akıl ve İlim Sistematiği

Bediüzzaman aklın vahyin güneşiyle elde ettiği kemal seviyesini, sebep-sonuç bağının bütün zaman ve mekanı içine alan yapısını şöyle ifade eder: “Esbab-ı zâhiriyeyi (zahiri sebepleri) perestiş edenleri (tapar derecede sevenleri) aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tabir edilir, birbirine illet (etkin unsur) zannetmeleridir. Hem bir şeyin ademi (yokluğu), bir nimetin mâdum olmasına (yok olmasına) illet olduğundan, tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddemâtına (öncüllerine, alt yapısına) ve şerâitine (şartlarına) terettüp eder. Halbuki o nimetin ademi (yokluğu), bir tek şartın ademiyle oluyor. Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin (şartların) vücuduna tevakkufla (bağlı olmakla) beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlâtanın (yanılgının) ne kadar hatası zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin (sebeplere tapanların) de ne kadar hata ettiklerini bil!

[Nihayetinde katre-i akıl, bilebilen yapısı ve bilmek için yaratılan fıtratı gereği sınırlı âlemden çıkamaz. Çünkü hakiki manada bilmek, ihata etmekledir. İhata ise, kuşatılabilen şeyleri kuşatmakla olur. Kuşatmak ise

*Bir şeyin evvel ve âhirini, yani nereden geldiğini ve nereye gittiğini ve vardığını görmek,

*Zâhir ve bâtınını, yani dış yapısını ve iç dinamiklerini anlayarak varlık âleminde ne vazife gördüğünü çözmeye dayandığından aklın fıtratı “muhat” tan (kuşatılan) kendini çekip alamaz. Akıl, Muhît-i Mutlak (mutlak kuşatıcı) ile doğrudan muhatap olamaz. Bu ise onu Hakikat-i Mutlaka’ya karşı perdeler. Ancak Varlık Kameri üzerindeki nurları ve cilvelerinden Onu temaşa edebilir. Fakat Onun hararet-i zatiyesini algılayamaz, Ona gerçek manada muhatap olamaz. Eğer “Ben bilmem” ve “Bildiğim bir şey varsa o da bir şey bilmediğimdir” şeklinde kendini sıfırlayacak, algıladıklarını eleştirecek bir terbiyeye girerse, “bilme” çabasının kurbiyetini terk edip “bilinirliği” nin farkındalığındaki akrebiyete ererse, bu durumda “ulema-i billah” seviyesine yükselebilir. Aksi takdirde hakikat arayışında ömrünü tüketir.

Bediüzzaman’ın ifade ettiği üzere akıl, kendi başına hakikati bulma, bilme konusunda yetersizdir. Vahyin ışığı ve gölgesi altında Hakikat ve Hakka yürüyebilecek ve erişebilecek bir mahiyettedir. Vahye tabi bir akıl Hakikate dair yakînî bir kanaat elde edip bürhan ve hüccetler içinde hakikate vasıl olursa Kur’an ona “lübb” adını verir. İnsanı........

© Risale Haber