Katre-Reşha-Zühre Bahsinin Şerhi-10
ESMAÜ’L-HÜSNA VE İNSANIN KEMAL YOLCULUĞU
Katre-i Aklın Hakikat Yolculuğu
Bediüzzaman aklın yolculuğunu şöyle izah eder: “Şimdi, sen dahi, ey Katre içine giren hakîm feylesof! Senin katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle, tâ kamere kadar terakki ettin, kamere girdin. Bak, kamer kendi zâtında kesafetli, zulümatlıdır. Ne ziyası var, ne hayatı. Senin sa'yin beyhude, ilmin faidesiz gitti. Sen ye'sin zulümâtından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervâh-ı habisenin iz'âcâtından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlarla kurtulabilirsin ki: Tabiat gecesini terk edip hakikat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki, şu gece nurları gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir. Bu şartı yaptıktan sonra sen kemâlini bulursun. Fakir ve karanlıklı kamer yerine, haşmetli güneşi bulursun. Fakat sen dahi, öteki arkadaşın gibi, güneşi safi göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicapların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin.”
[İnsan aklının sembolü olan Katre fikir, nazar ve teemmül ile kendini ve kâinatı okumaya başlayarak enfüs ve âfâkta derinleşir. Fakat özellikle âfâkta derinleşir, perdeleri adım adım aşar, külliyet kesbeder, evrensel bir düşünce boyutuna yükselir. Hilkat âlemine tepeden ve bütünden bakabilecek bir seviyeyi elde eder. Katrenin kemal seviyesi olan kamere kadar terakki etmekte kasıt, “varlık hakikati” çerçevesinde kâinata bakabilecek bir seviyeye çıkmaktır. Tefekkür eden bir akıl kâinatı varlık, hayat, his, şuur, akıl şeklinde 5’li bir kategorizeye tabi tutar.
*Akıl sahipleri olarak görünenler, insan nev’idir.
*Şuur sahibi olarak görünenler, hayvanlar ve insan nev’idir.
*His sahibi olarak görünenler bitkiler, hayvanlar ve insan nev’idir.
*Hayat sahibi olarak görünenler ise yine bitkiler ve ağaçlar gibi “sabit ve mekana çakılı canlılar” ile hayvanlar ve insanlar gibi “seyyar canlılar”dır.
*Varlık sahibi görünenler ise cansız ve canlı yapılar, his, şuur ve akıl sahibi olan bütün gözle görünen nesnelerdir. Dağlar, kum taneleri, atomlar, partiküller, gezegenler, meteorlar, yıldızlar gibi cüz’i nesneler bu gruba girdiği gibi toprak, hava, su, ateş gibi külli unsurlar, daha ötede uzayı dolduran esir maddesi ya da güncel adıyla kara enerji ile elementlerin anası olan hidrojen gibi gazlar da “varlık” kategorisi dahilinde ele alınır.
Akıl açısından çıkılacak en üst seviye “varlık hakikati” penceresinden kâinata bakabilmektir. Bu noktada akıl, ancak gözle görülenleri bilebilip algılayabildiğinden dolayı mecburen inceleme sahası “sınırlı varlık” olmaktadır. Akıl, sınırsız varlığı bilip inceleyemez. Fakat sınırsızlık, sınırlılıktan kadîm, sonsuzluk sonluluktan mukaddem, ıtlak ve mutlakıyet mukayyed varlıktan akdem olduğundan ve sınırlı, sonlu, kayıtlı varlık başlangıcı ve sonu, içi ve dışı olmasıyla zarureten Mutlak, Nihayetsiz, Namahdud ve Zamandışı Varlığın bir eseri olabildiğinden dolayı “varlık hakikati” nin sembolü “dolunay” ve “kamer” olabilmektedir. Ki hakikatte ay, güneşten kopan bir parçanın katılaşmış halidir. Güneştendir, fakat güneşe ait mahiyet ve hakikatten uzaklaşmıştır; güneşin cazibesiyle ona bağlıdır, fakat kendi etrafında dönen yapısıyla uzayda varlığını devam ettirir. Bu noktada Bediüzzaman, “Bak, kamer kendi zâtında kesafetli, zulümatlıdır. Ne ziyası var, ne hayatı. Senin sa'yin beyhude, ilmin faidesiz gitti” diyerek varlık âlemini,........
